31 Aralık 2009 Perşembe

alphonse osbert (denize övgü)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

sahil kahvesinde zonguldak...

adana saimbeyli'de gözleri görmeyen bir adam donarak ölmüştü geçen kış . cesedinin bulunduğu saatlerde ben kocaman ekranı olan bir televizyonun durduğu camekânın önünden geçiyordum . televizyondaki alt yazıda da ''ve insan yeryüzünün sırlarını öğrenmek istedi'' yazıyordu . erdeniz , kocaman gövdesiyle karaya oturdu . ve küçük bir gezegen daha bulundu , ona bir numara verildi . izmir körfezinde güzelyalı'ya doğru siyah ve ne olduğu bilinmeyen bir tabaka , karabatakların avlanmasına izin vermeyecek şekilde denizin üzerini doldurdu . lavvuarın hemen yanında işçi barakalarından yaşayan bir işçi barakasına girdi . küçük bir çocuk sahilden (çocuğun gözleri çekik) ''boyayalım parlasın'' diye diye geçiyordu . izlanda'lı şarkıcı björk , fotoğrafçısının gömleğini yırtmıştı . biz yan yana fotoğraf çektirmiştik , adım kadar güzel miyim acaba ?

çipura güzel bir balıktır .
dünyada ise hızla devleşen küçük ve büyük pille çalışan insanlar üretmeye çalışan bilim insanları , en iyi pilin duracell olduğunu söylüyorlardı . neyse ki denizin kilometrelerce altında pille çalışmayan çipuralar vardı . güllük'te iki milyonu ölmüş . bu bir komplo mudur acaba ?

gazze'de tam bu sıralarda yoksul insanlar , dünyanın en büyük açık hava hapishanesinden kaçmaya çabalıyorlardı . onlar demirden bir duvarı deldiler . darısı diğer duvarların başına .

rahatsız olsam ben kendim söylerim . ben , sahi ben o sırada çay içerek ısınıyordum . yol paraları çok fazla . hükümet kızılay'ın oradaki binaları almış . ardahan'da kombiler soğuktan donmuş . iran'a hemen bir telefon açılmış . ''açın doğalgaz vanalarını'' . iran şaşırmış .

kadınlar , gelin ! elimde hepinizi kurtaracak bir şey var . beyaz gelinlik üzerine , kırmızı kurdeleli paketlerinizden ; akşam ne yemek yapsam sorusundan ; gece sokağa çıkmışsın , haketmişsin yargılarından ; bu akşam olmaz başım ağrıyor bahanelerinden kurtaracak bir formül...

ama bütün bunların dışında sizlere , sarsılan güvenim ve kırılan kâlbim var . ne çok sevmeme rağmen ne çok kırdınız beni . bilmem anlatabildim mi ?

üstelik ''penbak ampisilin''e duyarlı gram pozitif ve gram negatif mikro organizmaların neden olduğu solunum sistemi , ürogenital sistem , deri ve yumuşak doku enfeksiyonları tedavisinde endikedir . yaa...


''lepistes''


''üsküdar'da güvercinlere yem
zonguldak'ta balıklara ekmek
üsküdar'da güvercinler
zonguldak'ta balıklar
aynı iştahla saldırırlar yiyeceğe
çünkü açlık her yerde aynı''

''engin çöl''

sis perdesi...

ayaz
ve deniz kokusu birbirine karışmış
bu iki katlı şehirde .
sis perdesi
denizin tüm hırçınlığına rağmen
tiranlaşıyor .
kömür kokusu da
teslim olmuş durumda sis perdesine
belki de tanrı'nın bir gazabıydı bu ,
yer üstündekilere
ayakta ölüydüler .
ruhlarını satıyorlardı
toprak tacirlerine
hissetmiyor ve dokunamıyorlardı .
''modern'' dünyanın yutturulan masalıydı ;
öküz ölmüş ,
dünya düşünüyor .


''maraba balık''

dersten önce...

seni tanıdığımda başlıyor herşey
seni tanıdığımda oluyor olanlar
bir de bakıyorum ;
buz gibi yüreğim ateş olmuş
içimde alevlenen kıvılcımlar
büyüyüp yayılmış yangın olmuş

seni tanıdığımda tanışıyorum kağıtlarla
seni tanıdığımda başlıyor şairliğim
o günden sonra karalanıyor bembeyaz sayfalar
o günden sonra düşman oluyorlar bana
derdimi yüklüyorum sırtlarına
ortak ediyorum acıma da onları
çok şeyi düşünürdüm eskiden
artık tek seni düşünüyorum

tek , ders çalışmaya yarardı masam
artık sana şiirler yazıyorum
sofraya oturmadan ellerimi yıkar gibi
şiir yazıyorum derse başlamadan
çalışıyorum da diyemem yalan olur
masal gibi geliyor okuduklarım

kendimi kandırıyorum belki de
benim suçum yok diyerek
hayâlin de olsa kitabımın üstünde
biliyorum mecburum çalışmam gerek
bitsin artık şiirim ,
son bulsun sözüm
çalışmalı makroya , olsa da ölüm
inat edersem güzel şiir olsun diye ,
hem şiir uzayacak ; hem okulum...


''aşk balığı''

29 Aralık 2009 Salı

ben yaşayacağım...

kim görmüş kim
kim görmüş benim öldüğümü rüyasında
hani o yaz günü
yaz günü yol kenarında
upuzun boylu boyunca yatıp da
azraille seviştiğimi kim görmüş
ben ölmem böyle ,
yirmidört yaşında bir gençken
yıl erken
yıl daha tamamlanmadı temmuz ayında
ben
ben daha neler yapacağım gör
neki seni böyle korkutan sevgilim ?
neden gözlerindeki inci tanesi yüreğime damlar
bir yanım hasret ,
bir yanım kor olsa da burada
ben tekrar doğacağım ellerinde
seninle büyüyüp seninle varolacağım
yarın benim günüm ,
yarın benim
tut elimden sevgilim
ben yaşayacağım .


''beta''

28 Aralık 2009 Pazartesi

tacones lejanos (1991)...


1991 yapımı olan ''yüksek topuklar'' filminin yönetmeni pedro almodóvar'dır . bu filmde de yine ünlü yönetmenin o eşsiz çok renkliliğini görüyoruz . yine kendine özgü üslubuyla birçok filminde olduğu gibi , bir oyuncuya birden çok rol verme ve müzikâl sahneleri de hoş bir şekilde kullanma özelliğini bu filmde de coşkuyla izliyoruz film boyunca . onun filmlerindeki sadelik ve sıradışılık iç içe girince yine tadına doyulmaz bir zevk alıyor insan . kısaca bu filme deyinmek gerekirse , küçüklüğünde bazı ailevi sorunlar yaşayan rebeca'nın içinde bulunduğu psikolojik durumun onun davranışlarına ve hayatına olan etkisini ve buna bağlı olarak gelişen düşündürücü olayları izleyeceğiz . yeni evlenen rebeca uzun süre sonra annesiyle buluşur . fakat bu andan itibaren hayatlarındaki bazı gizli kalmış gerçeklerle de yüzyüze gelirler . filmin ikinci bölümünde ise rebeca'nın kocası manuel'in tuhaf şekilde ölü bulunması , işleri biraz daha karıştırır . bundan sonra izleyicinin kafasını en çok meşgul eden soru da ''acaba katil kim?'' sorusudur . bu hoş psikolojik çatışmaların yaşandığı almodóvar filmini severek izleyeceğinize eminim .


sunu : proleter balık





26 Aralık 2009 Cumartesi

macaristan postası...





inti illimani (la nueva cancion chilena)...




alternatif link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01- tocata y fuga o [los mapuches]
02- corazón maldito
03- run run se fue pa'l norte
04- el aparecido
05- así como hoy matan negros
06- chile herido
07- galambito temucano
08- el exiliado del sur o [la exiliada del sur]
09- la partida
10- lo que más quiero
11- ya parte el galgo terrible
12- el pueblo unido jamás será vencido

hangi günü gördün akşam olmamış...

beynimizin yeniliklere ve değişime ne kadar açık olduğunu düşünürsek düşünelim hepimizin dokunulmaz kıldığı , tabulaştırdığı bir şeyler vardır mutlaka . benim çok var örneğin . en çok onlara gereksinim duyduğumdan olacak , yaşam denilen çok bilinmeyenli yolculukta önümü aydınlatıp ; düşlerimi körükleyenleri kutsarım en çok . dokunulmaz kılarak adeta kutsadıklarımdan biri de ''ruhi su''dur .
dinleyenler çok iyi bilir : anadolu türkülerini kendine özgü yorumuyla gürül gürül söyleyen bir sestir ruhi su . benim kuşağımdaki birçok insan gibi bugün artık popa evrilmiş ''aranjman'' denilen başka hayatların seslerine kulağımı tıkayıp , gönlümü türkülere açmışsam ruhi su'nun görklü sesinin bunda payı çoktur kuşkusuz...

öylesine yiğit , öylesine acılı , öylesine hüzünlü , öylesine yürekli ve hepsinden önemlisi öylesine umut dolu söylerdiki türküleri ; onu dinledikçe insan olduğumu iliklerime kadar duyumsar , başkalaşırdım . onunla birlikte söylerdim çoğu zaman :

''ne güzel bir dünya bu dünya
iyi ki geldim''

bir başka dokunulmazım ''hasan hüseyin'' , bu yüzden :

''...ruhi su söylüyor gecede
masalar , sandalyeler söylüyor
duvarlar , duvarlarda tablolar
tablolarda renkler , özler , biçimler
çiçekler , avizeler , süsler söylüyor...''

diye başlayan bir şiirini ;

''yeter artık hey ruhi su
mendil değil bu yürek bu
götürmez bunca coşkuyu
sıkılmış yumruk yumruk
düşmüş caddeye
orman orman söylüyor''

diyerek bitirir...

hasan hüseyin'e ''götürmez bunca coşkuyu'' dedirtecek kadar büyük bir coşkuyu ''erkan oğur'' ve ''ismail hakkı demircioğlu''nu dinlerken ben de yaşadım geçtiğimiz günlerde . anadolu'nun bütün renklerini , bütün seslerini , bütün dillerini , kabına sığmaz sevdaların coşkusuna , ayrılıkların iç yakan hüznüne yükleyerek getirdiler o akşam ; taşıması zor bir yük olarak yüreğime teslim ederek çekip gittiler sessizce . kâh kopuzun , perdesiz gitarın ; kâh curanın kâhsa divan sazının sesiyle anadolunun coşkun ırmaklarında yıkandı ruhum , yundu , arındı . kirinden arınmış bir yürekle yeğinleşerek döndüm evime...

''pir sultan''dım o akşam . divâne bir gönülle ''kızılırmak'a gark olup , çağladım aktım yalınız'' çıktım karadeniz'e , laz takalarıyla mermi taşıdım karşıdaki dost elinden . eşref'in yaralarından akan kana karıştı gözyaşlarım . durmadım , divâne âşık gibi dolandım yollarda . vardım anadolu bozkırına , erenlerin postuna bağdaş kurdum . bir de onların bilgelik dolu sözlerinden dinledim hayatı ve âşkı . bu hâli kör olanlar göremezdi elbette...

usul usul , adeta fısıldar gibi , içe dokunan bir ses ve kırık bir ezgiyle bir harput türküsü yükseldi gecede :

''vardım kiliseye haç suda döner
ahçik'i kaybettim yüreğim yanar
ben dinen dönersem el beni kınar
serimi sevdaya salan o ahçik''

yüreğimi bu hüzün seline teslim edip , gözümü yumdum ve anadolu'yu oluşturan gökkuşağının en sahici renklerinden biri , sevgili ''hrant dink''i düşündüm türkü boyunca . yüreğimin derinliklerinde gözelenen bir ırmağın yürüyerek gözlerimden döküldüğünü hissettim o an . o aydınlık yüzlü adamın kalın kaşlarının altındaki gülen gözleri , içimi üşüten bir fırtınaya dönüştü . gözyaşlarım içime akarken ''kul hüseyin''in sesi yükseldi derde derman olarak :

''hangi günü gördün akşam olmamış''

türkü aralarında , son derece nüktedan bir dille erkan oğur konuştu zaman zaman . kederli türkülere mekân durmuş bir sesin , hemen ardından nükteli bir dile dönüşmesi beni şaşırttı doğrusu . hüzün ile umudun ; sıla ile gurbetin ; ayrılıkla kavuşmanın bu kadar iç içe geçtiği bir kültürde , kederle nüktenin de birbirine bu derece içkin olmasında şaşılacak bir şey yoktu aslında . insan denilen varlık , diğer tüm canlılardan daha farklı olarak , ucu bucağı olmayan bir sonsuzluğun da adı aynı zamanda .

''erenlerin çoktur yolu
cümlesine dedik beli
gören bizi sanır deli
usludan yeğdir delimiz''


türküsünü yakan bir kültürden sözediyorduk ayrıca...

erkan oğur ve ismail hakkı demircioğlu ,anadolu denen çiçek bahçesinde nasıl da varsıl bir kültürle yoğrulduğumuzu bir kez daha duyumsattı bizlere o akşam . duyumsattıklarından biri de yabanıl maviden , gülkurusuna ; çingene pembesinden solgun sarıya kadar tüm renklerin yaşatılmasının nasıl da yaşamsal önemde olduğuydu elbette...

''bu ne biçim düzen hey bekleroğlu
öfkesi sesinden büyük
sesi ününden kocaman ruhi su'yu
şu benim her dalı bin dert açan çıraçakmak ülkemde
istanbul sosyetesi alkışlar
gelin canlar bir olalım''


''dülger balığı''

22 Aralık 2009 Salı

ceplerdeki kahkahalar...

merdivenin üçüncü basamağında durdu . baktı upuzun giden merdivenlere , ne çok yorgundu . ama onu yoran burası ; bu basamaklar değildi . aklı yorgundu . yormuştu beynini insanlar . kâlbi yorgundu . kâlbine her giren , tuzla buz edip çıkmıştı oradan . alışkındı güldüğü arabesk şarkılara benzeyen hayatına . radyoda bir adam ''sil gözünün yalnızlıklarını'' diye söylüyordu şarkısını . sahi yalnız mı bakıyordu gözleri ; yalnızlığın o silinmez izi , gözlerinde mi ele vermişti kendini ? oysa ne güzel gizlerdi yalnızlığını , mutlu kahkahalar maskesini hiç çıkartmadan yüzünden . ona bay kahkaha diyenler vardı . kahkahalarına iltifatlar edilirdi . güzel kahkaha atardı adam . kim duysa içi neşelenirdi o kahkahaları . ama yalnızdı bay kahkaha , hem de başı ve sonu görünmeyen bir merdivenin ortasında yapayalnızdı...

sadece merdivenlerde çıkartırdı maskesini yüzünden . bay kahkaha gizledi kahkahalarını ceplerine ; merdiven biter bitmez çıkarıversin diye . her basamakta kırılan hayâlleri var gibi . basmak istemiyormuş gibi bir edayla attı adımlarını basamağa . acısı yüzündeydi . zaten saklanmış kahkahalar olmayınca , yüzünün ortasında öylece duran acı sebebiyle kıpırtısızdı yüzü . farketmemişti hiç , bir baktı ki son basamakta . birden o şen kahkahalardan birisi çıkıverdi cebinden ve...


''rina''

300 + 1

yangın
içimiz, dışımız, yangın...
12982
2793
96
tarihler
ve kanunlar
141
152
300+1, halâ agos'un önünde.
300+1, uyanamayan düşlerimizde.
300+1, şubat soğuğu altında beşiktaş'ta, eski dgm önünde.
yasalar yaşar mı
300+1 ağzımızdaki türküde
300+1 türbana sarılmış bir kadın bedeninde
sonra , nesin'den kalma bir parçanın mürekkebinde
acele etme dur,
bellek yitimine dur de.
300+1, tüsiad'ın özgürlük adındaki parasının ön yüzünde
300+1, danton'dan donkişot'a adlı bir film afişinde,
tuzla tersanesinde...
300+1 dünyadaki bütün işçilerin birliğinde,
yüzümdeki telsiz sesinde,
vapurdaki tarçınsız sahlepte,
soğuktan ölenlerin mezar taşında...
300+1, 300+1...
rakam alışkanlığı bu,
dilim susar,
aklım susar,
arkadaşım susar,
ben susarım...
su yoktur.
su susar.
300+1 insansızlar kahvesinde, kafka'nın dönüştüremediklerinde
300+1 şairler bahçesinde,
telgrafhane şiirinin cevdetinde
142
143
144
dilim, elim, düşüm
ses...


''crispos japon balığı''

mavi...

al eline fırçayı kalemi ,
tual olarak
beni kullanabilme özgürlüğün var elinde
karıştır nice renkleri...
en bilinmediklerini...
doğadan satın al
gökyüzünden çal
şişeden damlat bir damla

hayâl et !
karıştır nice renkleri...
hepsi senin
çıkart ortaya seni kurtaracak rengi
açık renkler kullan
önünü gör !
koyulaştırma resmi ,
karamsarlığa atma kendini...
buğulanan cama rengini dök ,
en şeffaf olanından
kimsenin göremeyeceği rengi...

sev beni !
kullan içimdeki tüm renkleri
al kırmızımı maviye çevir
al yeşilimi maviyi sevdir
al siyahımı maviye çaldır
al benliğimi mavileştir...


''paranoyak balık''

21 Aralık 2009 Pazartesi

victor hugo (yazgım)...




alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

sorunsu yaşamlar...

düşerken dalından elma sorgulamaz küçük eziklerini
çünkü düşmüştür
bağları koptuğu için daldan
ve dal hesap vermez elmaya
başka bir bağ kurmak için yeni bir elmayla
koparması gerekir eskiyle bağını
bu kısır döngü devam eder hep
sorgulayamadıkları için
neden güçsüz kaldıklarını günün birinde

yaprak dökümüdür sonbahar
her canlı kendi son baharını yaşar
elma yaprak döker tomurcuğa gebe kalır
başka bir canlı böler kendini ikiye
ve başkası başka bir şekilde kurar geleceğini
bir tek insan nesli tayin edemez ;
başkaları dizayn ettiği için geleceğini
bu böyle devam eder
sorgulayamadıkları için ;
neden hayatımızı başkalarının dizayn ettiğini...


''beta''

almanya postası...





akrepsiz...

ne olur bu gece çölü göreyim rüyâmda
susuz ve bitkin olayım ölüme yakın
sabah uyanayım
yeni bir yağmur henüz başlasın
kalkıp bir bardak serin su içeyim ; akrepsiz
canım gökkuşaklarını görmek istemiyor
bisiklete binişleri hâlâ gözümün önünde çocukların
aklıma sevgisiz bir şeyler , eksik geldiğinde ,
durup bir şeyler yazamıyorum yazık
bir öyküyü fısıldamak ,
görmediğin o adam ve bir başka andan düşen
gece iyice ilerliyor kendini sıkı tut
sabaha uyanmam gerekecek
sabah uyanayım
çölde olsun ,
akrepsiz .


''lepistes''

gizli özne...

iki kelimeyi söyleyecek cesaretim yok
aslında çok basit ki ;
seni seviyorum demek
bir dolaylı tümleci bir de fiili var
öznesi gizli ve korkuyor
belki de onun da beni sevmesinden
ama
bir arkadaş gibi
kışın yağan ilk kar gibi
beklenen bir tatil gibi
kardeş gibi ,
indirime girmiş kırmızı mont gibi
bir yudum boğazkesen gibi
gençliğin tutarsız tutkusu gibi
beğenilip de okunan ;
sonra da kitaplığın arka tarafında unutulmuş kitap gibi
aslında seni sevmiyor sen gibi , yâr gibi
hepsi yaralar ;
sonuncusu öldürür beni .


''balık ekmek balığı''

edvard munch (madonna /meryem)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

insan kapitalist doğarsa...

milenyumun ilk yıllarında , dertler bitti , milenyuma girdik ya hayat alabildiğine güzel . japonlar ne büyük bir teknoloji bulmuş . amerika aya gidiyormuş , ne ki ? . bizim süper türk , vatandaşlık numarasını kısa mesajla göderdimi , kredi alma imkânı buldu . oysa mehmet'in (daha annesinin karnında) henüz vatandaşlık numarası yoktu . neyse , çözüm yok değil ya , demokraside çareler tükenmez... o da babasının vatandaşlık numarasını kullanarak ''doğum kredisi''ne başvurdu . onun için sorun değil , dünyaya geldimi gerisi kolay .

akrabalarının , hoşgeldin hıçkırıklarıyla ilk taksidini öder ; bu arada vatandaşlık numarasına da sahip olur . sonra bir mesaj daha gönderir ve ''yaşama devam kredisi'' alır . bununla da doğum kredisi borcunu öder nasılsa . annesi tarafından besleneceği için geçim sıkıntısı da çekmeyecektir . borcunu da eş dosttan aldığı kuruşlarla hâlleder . ama tek sorun doğmaktı .

mehmet dünyayı görmek için acele ediyordu . ama annesi ona ''hiç acele etme doğmaya bebek'' türküsünü dinletiyordu . öyle kızıyorduki mehmet buna ; doğunca adam öldürmeyi bile göze alıyordu bazen . ne demek , dünyayı görmek için gün sayan bir kişiye ''hiç acele etme doğmaya bebek'' diye türkü dinletmek ? sonra geç kalırsın yağmaya bebek ! niye yağmaya geç kalacaktıki ? o yaşamaya geliyordu dünyaya . küçük alanda sıkılmıştı zaten . koskoca dünya , ona da biraz yer düşerdi elbet . dünyanın büyük olduğunu annesinin okuduğu kitaplardan öğrenmişti .

o adam olmasa dünya çok güzeldi mehmet'e göre .
günler günleri kovalayıp doğum günü geldi . annesinin acılar içinde kıvranışı onu daha da heyecanlandırdı . çünkü annesi hariç herkes çok mutluydu ve heyecanla mehmet'in doğmasını bekliyorlardı . bir acayiplik vardı bu işte . demekki doğmasını istemeyen tek kişi annesiydi .

dünyayı gördüğünde durum farklıydı . gözlerini açtığında suratsız bir hemşire annesine komutlar veriyordu . çok kızdı ama hesap soramazdıki onların eli kadar bir şeydi . hemşire vücudunu silip beslenmesi için annesine verdi onu . annesinin şefkâti tüm görüşlerini değiştirmeye başladı . çünkü buradakiler tam bir stres faktörüydü . bekledği gibi altınlar ve gümüşler de gelmemişti . hastaneden çıkarken babasına verilen borç kağıdını gördü . anladıki kredi verilmemişti . bizim süper türk'ün buluşu mehmet için işe yaramadı . borç kağıdını fazla kafasına takmadı . nasıl olsa babası tarafından ödenecekti . şimdi büyüme zamanıydı .

mehmet her geçen gün daha da güzelleşiyor , yapılan sevgi gösterileri çok hoşuna gidiyordu . televizyonla da tanışmış , annesinin kucağında izlemeye doyamıyordu . günlerden birgün , televizyonda bir reklâm ilgisini çekti . bu reklâmda adamın biri kendisi gibi küçük bir bebeğe ''babana sor banka hesabı var mı?'' diye öğüt veriyordu .
konuşmayı bilse hemen soracaktı . çaresiz erteledi ve daha birçok hayâlini erteleyeceğinden habersiz büyümeye devam edecekti...


''beta''

yüreğim ve ben...

hava iyice soğudu . karanlık bastırıyor . insanlar yavaş yavaş kabuğuna çekiliyor . sokaklar , sessizliğiyle başbaşa kalmaya hazırlanıyor . paylaşıyorum bu sessizliği ben de...

sert esen rüzgâr yumruk gibi iniyor yüreğime . yalnızlığıma yalnızlık katıyor . martılar beni ağlatmak için sözleşmişler sanki . hep bir ağızdan türkü söylüyorlar . üşüyorum... vücudum buz kestikçe yüreğimin sıcaklığına sığınıyorum . ısıtıyor beni . yakınlaşıyorum , konuşuyorum onunla . neden bana mavibeyaz kaçamaklar , rengârenk savaşlar , paramparça aşklar yaşattın diyorum ; neden bana sarı hüzünleri verdin ? için için ağlattığın günleri hatırlıyor musun ? peki ya yeni yetme çocuklar gibi ortalıkta gezindiğim günleri ?

susuyor... susuyoruz... mehmet amca bozuyor sessizliği . ''çay ister misin kızım'' diyor . ''sıcak bir çaya hayır demek mümkün mü mehmet amca ?'' diyorum . çok geçmeden getiriyor çayı . ve içiyorum... hiç bu kadar iyi gelmemişti...

pişmanlık kaplıyor bir anda beni . haksızlık ettiğimi düşünüyorum ona ve özür diliyorum yüreğimden . denizin kıyısında karaya vurmuş bir balığım ben . ama yüreğim halâ benimle ,
ben varoldukça ...
paltomu kavrıyorum . kollarımı bağladım , rüzgâra karşı siper ediyorum . kine , nefrete , sevgisizliğe , samimiyetsizliğe karşı koruyorum onu... sıcaklığını hiç kaybetmeyecek...


''mavi cerrah balığı''

yoklar !...

yoklar !
gittiler bilinmedik bir yola
dönmeyecekler
ekmek dökmedilerki arkalarına
ne olur biri anlatsın bana
biz mi olacağız bu dünyada ?

yoklar !
kimbilir kimlerleler
hangi dudaklarla içiçeler ?
hangi kollar sarıyor onları...
düşünmeyelim bunları
yoksa cezaevinden beklerler...

yoklar !
bir gece ansızın gelirler mi ?
gelmeseler de selâm verirler mi ?
vardır , muhakkak vardır bir çıkarları
aklımızı alırlar bunlar
masallarda korku filmi yaşatırlar .

yoklar !
yedi cüce miyiz ki biz ?
biz bakalım ,
elâlem öpsün...
var bi puştluk bu işte
başlarım böyle senariste...


''paranoyak balık''

kızıl madrid kan içinde...




''şişedeki balıklar''

14 Aralık 2009 Pazartesi

biz'im olmayan , onların ben'likleri...

bencillik , ben duygusunun toplanıp bir yanardağ püskürtüsü gibi dışa vurulan ruh hâlidir . nietzsche , benlerin bencilliği doğurduğunu söyler ve çok doğru bir tespittir . bugün öyle bir çağda öyle bir toplumda yaşıyoruz ki , ben duygusunun adeta tavan yaptığı ; paylaşımın , biraradalığın neredeyse hiç olmadığı bir ortamda yaşamaya çalışıyoruz . aslında bu ortam tam da egemenlerin istediği bir yaşam şekli . insanlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşırsa , paylaşımlar ne kadar azalırsa ve insanlar birbirlerini ne kadar az görürlerse , o kadar iyi olacaktı onlar için . ve de öyle oldu . artık yoz bir kültür yaratıldı ve bütün insanlık bu kültürün hizmetine girdi . insanlar günlük yaşantılarında o kadar iç içe , o kadar yakın ama bir o kadar da uzak , yalnız ve karşısındakine göre ötekilerki . herkes birbirine göre öteki , yabancı ve üçüncü tekil şahıs . bu kültürü ve yaşama biçimini değiştirmek için öncelikle benlikleri tazelemek , gözden geçirmek gerekmektedir . ne zaman ki , üçüncü tekil şahıslar ikinci çoğul olur ; ne zaman ki , ''ben'' duygusunun yerini ''biz'' duygusu alır , işte o zaman her şey düzelmeye ve değişmeye başlar . yapılan işlerde paylaşımın arttığı , insanların kalabalıklar içinde kaybolmadığı , aksine üyesi olduğu bir toplumun bireyleri olarak göğüslerini gere gere
''ben burdayım'' diye haykırdıkları zaman , benlikler özüne dönecektir...

zerdüşt birgün ininden çıkar ve şehre iner , herşeyin yazılmışlıktan
ibaret kalmadığını görür ve işte o zaman bütün balıklar aynı halka içinde horona durur...


''unutkan hamsi''

13 Aralık 2009 Pazar

crossing the bridge : the sound of istanbul (2005)...


yönetmenliğini fatih akın'ın yaptığı ''the sound of istanbul'' asya ve avrupa üzerinde bir köprü olan istanbul kentini farklı bir bakış açısı ile izleyenlere sunuyor . sokaktan ve stüdyodan çıkan müzik eserlerini ve istanbul'daki gizli kalmış kent yaşamını gözler önüne seren bu belgesel tarzı eserde , siyasiyabend , baba zula ve duman grubundan ; sezen aksu , orhan gencebay ve erkin koray'a kadar birçok sanatçıyı kamera karşısında görüyoruz . eserin kurgusunda alman bas gitarcı alexander hacke istanbul'a gelir ve burada yapacağı araştırma için çalışmalara başlar . istanbul'da yaşayan değişik sanat insanları ile görüşüp müzik ve hayatları hakkında bilgi toplar . hem sokakta hem de stüdyoda çalışan müzisyenlerle yaptığı röportajlar ve onların eserlerinin yer bulduğu bu sine-belgeselde bu topraklardaki kültürel ve de yaşanmış olan politik gerçekleri de izleyiciye sunmaktadır . hiç bitmesini istemediğimiz ; kürt , türk ve diğer bu topraklarda yeşeren müzik tarzları hakkında bilgi edinebileceğimiz izlenmesi gereken hoş bir eser .


sunu : proleter balık




12 Aralık 2009 Cumartesi

bir dünya düşledik...

yaşayabilmek için ; barış naralarının atıldığı , özgürlük türkülerinin söylendiği bir dünya inşaa etmemiz gerekiyordu ! bu dünyada inandıklarımız vuku bulacak , fakat kavgamız kadar gerçek olacaktı özlem . bu bir rüya degil , hülya değil diye haykırırken gelecekti kızıl güllerle o ''muzaffer gün'' . birlikte kucaklayacaktık sabahın kör ışığında gelen hayellerimizi . umutlarımız saracaktı her yanı , eylem eylem yürüdüğümüz sokakları özgürlük ateşi yakacaktı...

biz öylesine bir dünya düşledik ki inşaası zor , fakat yaşaması bir o kadar kolay olacaktı. düşmandan ayırdığımız dostlarımızla dağlarında , ovalarında , bozkırlarında kutlayacaktık zaferin kaçınılmaz şenliğini... oysa ölüm de bir o kadar kaçınılmaz olmuştu zaferle . düğün ve cenaze...

biz öylesine bir dünya düşlemiştik ki , son ölenler dostlarımız olacaktı . düşmanlık bitecek kanla beslenmeyecekti nehirler . kuşların bile uçmaya korktuğu dağlarda çocuklar oynayabilecekti bu dünyada... çocuk yaşlarında idam mangaları değil ; gelin alayları kurulacaktı bu dünya da.

biz öylesine bir dünya düşledik ki ; hiroşima'da , filistin'de , felluce'de , vietnam'da , afrika'da şeker yiyebilecekti çocuklar . boş kovanlardan yaptıkları
savaş oyuncakları olmayacaktı ellerinde ,
gökkuşağını tutacak doruklara sevdalanacaklardı...

biz öylesine bir dünya düşlemiştik ki...
özgur olacaktı yazdıklarımız hür fikirlerimiz kadar...

biz bir dünya düşledik...


''sarpa''

6 Aralık 2009 Pazar

yaşamak denirse...

nasılsın diye sormuşsun
yaşıyorum işte yaşamak denirse
bilmeden düşünmeden
yaşıyorum işte
kendimi kandırarak
birgün
ve birgün daha koparak hayat takviminden
geziyorum yorgun kaldırımlarda
yaşıyorum işte yaşamak denirse
hangi mevsime baksam gözlerin
bazen bulut gibi mavi
bazen yağmur gibi düşer yanaklarıma
bir yolculuğa çıkar ya insan
geride bırakırken
yaşanmamış tarihini
öylece dalıyorum bilinmedik düşlerin içine
kaybolma pahasına yaşıyorum
buna yaşamak denirse
yaşıyorum işte
olmayan bir hayalin içinde


''beta''

4 Aralık 2009 Cuma

beth gibbons & rustin man (out of season)...




alternatif link
rar şifresi(key) : sisedekibaliklar


melodiler...

01- mysteries
02- tom the model
03- show
04- romance
05- sand river
06- spider monkey
07- resolve
08- drake
09- funny time of year
10- rustin man
11- spider monkey (live)
12- tom the model (live)
13- funny time of year (live)

geleceğe dair bir öykü...

ve işçiler göğün fethine çıkıyordu...

güneş yavaş yavaş yükselmeye , evlerin ışıkları yanmaya başlıyordu . bazı işçiler homurdanarak , bazılarıysa gülerek ve arkadaşlarıyla şakalaşarak indiler madene .

öğrenci evlerindeyse , ışıklar ya birkaç saat sonra ya da öğlene doğru yanmaya başladı . yalnızca bir evdeki ışık geceden beri hiç sönmemişti . anlaşılan evdekiler güneşin doğduğunu bile farketmemiş ve ışığı söndürmemişlerdi . küçücük bir evdi bu . ve dıştan bakılınca içerde sekiz kişinin bulunabileceğini tahmin etmek mümkün değildi . hararetli bir tartışma saatlerdir sürüyordu . elbette böyle zamanlarda eksik olmasına pek ender rastlanan sigara dumanı ve ocaktaki çay da evdeki yerlerini almışlardı .

güneş doğup , işçiler madenlere indiği sırada , kadın bir öğrenci konuşuyordu :

''saatlerdir tartışıyoruz , ukrayna'da başlayan devrime , buradan nasıl yardım edebiliriz ? evet , zonguldak , ukrayna kıyılarına çok yakın , ancak şu anda bu bir anlam ifade etmiyor . bazılarınız üniversitede bunun üzerine toplantı yapmayı ; başlayan devrimle dayanışma gösterisi örgütlemeyi öneriyorsunuz . bu , şu anda yapabileceğimiz tek şey gibi görünüyor bana ama şu da bir gerçek ki ; ukrayna'lı işçiler çok fazla dayanamayabilirler . yalnız rusya tarafından değil , abd ve avrupa ülkeleri tarafından da kıskaca alınmış durumdalar . umalım ki , orada yanan ateş yayılmakta ve bu topraklara kadar ulaşmakta geç kalmasın . biz burada asıl olarak bunun için uğraşıyoruz''

öğrenciler neler yapacakları hakkında bir program hazırlayıp , birer birer evden çıktılar . üniversite yönetiminin yapılmak istenen toplantıya , doğal olarak izin vermemesi sonucu , yüzlerce öğrenci bir anfiyi işgâletti ve yaklaşık üç saat süren tartışmalar başladı . güvenlik güçlerinin kapıları iyice zorladığı ve kırmaya yaklaştığı sırada toplantı da bitmek üzereydi . öğrenciler ukrayna'lı işçilerle ilgili bir dayanışma metni hazırlamış ve türkiye'nin tüm üniversitelerine bu dayanışmaya katılma ve gösteriler düzenleme çağrısında bulunmuşlardı . tam bu sırada camlar ve kapılar krıldı , ortalık bir anda savaş alanına döndü . polis , ele geçirebildiği kadar öğrenciyi gözaltına aldıysa da , çok daha fazla sayıda öğrenci dışarı çıkmayı başarmış ve yürüyüşe başlamıştı .

ertesi günün akşamı haberlerde zonguldak'lı öğrencilerin çağrısına yanıt veren üniveriste öğrencilerinin gösterileri vardı . daha önceki eylemlerden farklı olarak , bir devrimi desteklemek için yapılan bu gösterilere polisin tepkisi de daha farklı olmuş ; ''güvenlik güçleri'' tarafından üç öğrenci öldürülmüştü .

gündem , bir yandan ukrayna'daki iç savaş ve bazı bölgelerin işçi sovyetlerinin eline geçmesine ; diğer yandan da tüm dünyada devrimle dayanışma gösterilerine kilitlenmişti . sendikaların en ufak bir açıklama yapmadığı birkaç günün sonunda , işçiler şalterleri indirmeye , sokaklara çıkmaya başladılar . ilk grev gebze'de olmuş , oradan istanbul , kocaeli , bursa ve izmir'e kadar yayılmıştı . ardından adana , mersin ve batman grevleri geldi . binlerce işçi sokakları işgâl ediyor , ukrayna devrimiyle dayanışma mesajları veriyordu . bu günlerde çıkan çatışmalarda onlarca işçi canından olmuştu ve bunun üzerine silâhlanmaya başlamışlardı . birkaç şehirde sokak çatışmaları başlamıştı ama dağınık ve parçalı olarak sürdürülen çatışmalar çok az işçiyi kapsıyordu . yenilgiye baştan mahkûmdular .

günler hızla akıyor , dünyanın dört bir yanından işçi grevleri ve gösteri haberleri geliyordu . bu sırada ukrayna ordusu işçilerin elinde olan birkaç şehri daha ele geçirmiş ve bu şehirlerdeki tüm isyancılar kurşuna dizilmişti .

zonguldak'lı öğrenciler umutlarını yitirmeye , eylemlerini azaltmaya başladılar . yalnızca daha önce bahsi geçen sekiz öğrencinin sokağa çıkartabildiği yüz kişilik bir topluluk her gün eylemlerini sürdürmeye devam ediyorlardı . onlar , ülkenin her yanından gelen haberlere madencilerin kayıtsız kalmalarına şaşıyor ; bazıları da madencilerin hiçbir şey yapmayacaklarını söylüyorlardı .

önce zonguldak limanından hareket etmeye hazırlanan ve ukrayna ordusu için silâh taşıyan bir tankerin askerler tarafından ele geçirilmesi haberi geldi . bu sırada madenlere , bildiri dağıtmaya giden öğrenciler hiç de beklemedikleri bir durumla karşılaştılar :

''işçilerin vatanı yoktur'' yazıyordu dev bir pankartın üzerinde . ve arkasından binlerce madenci yürüyordu...


''papalina''

farz-ı cumhuriyet arzuhâli...

''lâik bir devlet , yurttaşlarının dinini de soramaz ; nüfus cüzdanı gibi resmi bir yurttaşlık belgesine bunu kaydedemez . bu yüzden bir dilekçeyle nüfus müdürlüklerine başvurmalıyız''

bireysel ve toplumsal yaşamın yönlendiricileri olarak din ve devlet erkinin etki ve egemenlik sınırlarının birbirinden ayrılmasını sağlayan siyasi , hukuki ve idari kurallar bütünü olarak lâikliğin anayasal güvence altında olduğu ve cumhuriyetin temel prensiplerinden biri olarak kabul edildiği bir ülkede hâlâ neden lâiklik eksenli bir gerilim yaşanmaktadır ? çünkü lâik olduğu yönünde tanımlanılan devlet , pratiğinde lâiklik karşıtıdır . zira gerçekten laik bir devlette ''diyanet işleri başkanlığı'' gibi bir kurumun olması , din eğitiminin devlet okullarında veriliyor olması ya da camilerin elektrik , su ve çalışan giderlerinin devlet tarafından karşılanıyor olması söz konusu olamaz .

gerçekten lâik bir devlet yurttaşlarının dinini de soramaz ; nüfus cüzdanı gibi resmi bir yurttaşlık belgesine bunu kaydedemez . bu tamamen gayrimeşru ve keyfi bir uygulamadır . dünyanın gerçekten lâik ve demokratik hiçbir ülkesinde böyle bir uygulamaya rastlanmaz .

öte yandan ''türkiye lâiktir lâik kalacak'' diye slogan atanlar , cumhuriyet yürüyüşleri yapanlar en basitinden böyle bir uygulamanın lâiklik mantığına tamamen aykırı olduğunu ve dolayısıyla türkiye’nin lâik bir cumhuriyet olmadığını görüp bunu politik olarak problematize edemeyecek kadar lâiklikten bihaberdirler .

tc. anayasası’nın 2. maddesinde devletin lâik olduğu , 24. maddesinde de ''kimsenin dini inanç ve kanaâtlerini açıklamaya zorlanamayacağı'' belirtilmiştir .

bu anlamda anayasadaki lâiklik retoriğine denk düşen bir devlet pratiği dileyen yurttaşlar , bu satırların yazarı gibi , nüfus cüzdanı gibi resmi bir devlet belgesine dinlerinin her ne ise yazılıyor olmasını cumhuriyetin kuruluşunun seksen altıncı yıldönümü anısına en azından bireysel olarak protesto edebilirler . elbette dilekçe vermek , 8 kasım 2009 tarihinde yapılan ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı mitingi gibi örgütlü ve kitlesel politik karşı-duruş ile kıyaslanamaz , ancak lâikliğe ilişkin demokratik taleplerin karşılığını bulabilmesi açısından tamamlayıcı niteliktedir .

bunun için kişinin nüfusa kayıtlı bulunduğu ilçe kaymakamlığına aşağıdaki gibi bir dilekçeyi onaylatıp , bu dilekçeyle bağlı bulunduğu ilçe nüfus müdürlüğüne başvurması mümkün .

benim dilekçem aşağıdaki gibidir :

tarih

...............kaymakamlığı'na ,

gerçekten lâik devletler yurttaşlarının dinlerini sormaz , bunu nüfus cüzdanı gibi resmi bir belgeye kaydedemez . şayet sorup kaydediyorsa bu gayrimeşru ve keyfi bir uygulamadır . zira kişinin dini , tıpkı tuttuğu futbol takımı kişinin kendisini ilgilendirir ve özeldir . devlet nasıl ki kişinin tuttuğu futbol takımını nüfus cüzdanı gibi resmi bir belgeye kaydetmiyorsa ; dini de sorup kaydedemez . yurttaşların dininin ne olduğu ya da olmadığı , yurttaşların kendilerini ilgilendirir . anayasamızca lâik olduğu tanımlanmış türkiye cumhuriyeti devletinin bir yurttaşı olarak lâiklik ve demokrasi karşıtı bu uygulamayı protesto ediyor ve tarafıma verilecek yeni nüfus cüzdanında dinimin her ne ise yazılmamasını talep ediyorum...


''lüfer''

stalin için...

taştandı , tunçtandı , alçıdandı ,
kâattandı iki santimden yedi metreye kadar
taştan , tunçtan , alçıdan
ve kâattan çizmeleri dibindeydik , şehrin bütün meydanlarında .
parklarda ağaçlarımızın üstündeydi ;
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi ,
taştan, tunçtan, alçıdan
ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın
odalarımızda taştan , tunçtan , alçıdan
ve kâattan gözleri önündeydik
yok oldu bir sabah !
yok oldu çizmesi meydanlardan ,
gölgesi ağaçlarımızın üstünden ,
çorbamızdan bıyığı ,
odalarımızdan gözleri ,
ve kalktı göğsümüzden baskısı
binlerce taşın tuncun alçının ve kâadın .


''nâzım hikmet ran''

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...