31 Mayıs 2009 Pazar

duyuru...

istatistik okumak ve geleceğini bu meslek üzerinden kurmak isteyen pek saygıdeğer arkadaşlar . şu an dünyada yapılabilecek en zor meslek olan istatistiği seçmek üzere olduğunuzun farkında mısınız? yol yakınken bu yazıyı okuduktan sonra meslekle ilgili düşüncelerinizi değiştirmenizi temenni ederiz . çünkü bugün itibariyle kapitalizmin yok olma sınırına getirdiği dünyanın bütün ağırlığı başınızdan aşağı boca edilencektir.
işe öncelikle , dünyada bir avuç asalağın aşırı kâr yapma hırsının neden olduğu savaş ve işgaller yüzünden ölen milyonlarca insanın listelerini tutmakla başlayacaksınız . ilk atamaların , ırak sağlık bakanlığına yapılacağını duyurmaktan çekinmiyoruz !

ikinci olarak yine aynı asalakların savaşlarını götüremedikleri coğrafyalarda ambargo uygulayarak öldürdüğü milyonlarca çocuğun isimlerinin kaydını tutacaksınız .açıklayıcı olması açısından meslektaşlarınızın daha önce yaptığı bir araştırmayı sizinle paylaşmak istiyoruz :

''dünyada her yıl 10 milyondan fazla çocuk açlıktan ve çaresi bilinen hastalıklardan ölüyor . bu rakam 4 ile çarpıldığında 2.dünya savaşında ölen insan sayısına eşitleniyor.''

işsizlik tespiti konusunda istatistikçiler dönem dönem zorlandıklarını ; özellikle matematik bilgilerinin bu sorunun tespitinde yeterli olmadığını düzenledikleri grevlerle tüm dünyaya duyurmuşlardı .

yine kapitalizmin düşen kâr oranlarını artırmak için iş güvenliği ve sağlığı alanında almadığı önlemlerle ilgili yaşanan ''iş kazaları'' sonucu ölen işçilerin sayısının tespitinin ne kadar zor olduğunu meslektaşlarımızın yaptığı bir araştırmadan öğrenelim :

''dünyada her gün 5 bin işçi , iş kazaları nedeniyle ölürken , yılda bu rakam 1 milyonu geçmektedir. bu rakamların ışığında türkiye , iş kazalarında dünyada ; kore ve brezilya'dan sonra üçüncüyken , avrupa'da ise birinci sıradadır''

bu gerekçelendirmelerin tamamını yazamayacağımızı belirttikten sonra , öldürülen insanları saymak zorunda olduğunuzu belirtiriz . buna rağmen halâ istatistik okumak isteyen arkadaşlar var ise , master'larını mezbahalarda yapmalarını salık veririz...


''crispos japon balığı''

30 Mayıs 2009 Cumartesi

land and freedom (1995)...


tarihe damgasını vuran ispanya iç savaşına katılmaya giden david'in torununun , david öldükten sonra , kız arkadaşı kit'e yazdığı mektupları ve gazeteden kesilmiş küpürleri tarihten birer sayfa gibi okumasıyla şekillenen film , kurgu ve senaryo içeriği açısından insanı gerçekten büyülüyor . ispanya komünist partisi, cumhuriyetçiler ve anarşistlerin de yer aldığı halk cephesini tanımayan ve buna karşı harekete geçen faşist franco ispanya içlerinde ilerlerken sosylalist ve anarşist mücadeleye katılmak için avrupanın birçok kentinden insanlar bir araya gelmektedir. esas olarak film franco'ya karşı mücadele üzerinde temelleniyor gözükse de mücadele , faşizme karşı burjuva demokrasisinin inşaasını savunanlar ile sosyalist devrimi savunan muhalefet arasında yaşanmıştır. ilk başlarda milislerle birlikte halk cephesinde yer alan birçok kişi de saf değiştirerek ispanya komünist partisinin ordusuna katılarak , halk cephesine karşı mücadele etmiştir.
david de ingiltere'den gelmiştir ispanya'ya. daha sonra david'in stalinist etkilerin sonucunda savaştan ayrılıp saf değiştirmesi konu ediliyor . ama bu saf değiştirme , gerçekleri görmeye başladığında çelişkileri de beraberinde getiriyor david için ...ve bunlara daha fazla katlanamayıp milislere katılma kararı alarak tekrar geri dönüyor .önemli bir tarihi yansıtan bu film , ispanya iç savaşı hakkında kısa bir bilgilendirme niteliği de taşımaktadır. mutlaka izlemelisiniz derim ...


sunu : ''proleter balık''





nükleer...

bu ülkede yıllarca kurulması planlanan , bu iş için yüksek bütçeler ayrılan nükleer santraller küresel ısınma tartışmalarının yoğun biçimde yaşandığı bir dönemde , ısıtılarak önümüze tekrar getirilmişti . nükleer enerjiyi küresel ısınmaya karşı bir alternatif olarak sunanlar , kendi aralarında da bölünmüş durumdalar . geçtiğimiz yıllarda nükleer santrali mersin akkuyu'ya kurmanın hesaplarını yapanlar , bu yer ile ilgili sinop adını dillendirmeye başlayınca , mersin milletvekilleri ayağa kalktılar ve :
''karadeniz'liler çernıbil'den dolayı radyasyona doydular , onların artık buna ihtiyaçları duyduklarını düşünmüyoruz . bu nedenle nükleer santralin , milyonlarca dolar yatırım yapılan mersin akkuyu'ya kurulmasını istiyoruz '' dediler...

bunun üzerine sinop milletvekilleri de karşılık vermekte gecikmediler ve şu açıklamayı yaptılar :
''işte tam da bu nedenle , yani çernobil'den dolayı karadeniz'liler radyasyona alıştılar . bu nedenle bu alışkanlıktan vazgeçmeleri mümkün değildir. kanser , burada bir yaşam biçimi halini aldı . hatta kanser öyle bir noktaya vardı ki , kansersiz gençlere kız bile verilmiyor . o yüzden nükleer santral herkesten çok karadeniz'lilerin hakkıdır !''

bu tartışmalar böyle devam ederken
hükümetten şu açıklama gelmişti :
''önümüzdeki dönemde mersin ve sinop başta olmak üzere birçok ilde nükleer santral kurarak , halkımızın radyasyon ihtiyacını karşılayacağız''

hepimize bol radyasyonlu ömürler dileriz...


''şişedeki balıklar''

gri bir sabah...

sonbaharın demli bir çay tadında yaşandığı bir sabah uyandı uykusundan . uyku sersemliği lavoboya kadar eşlik etmişti ona . temiz havayı ciğerlerine doldurmak , güzel bir kentin insanmonotsitliğini solumak için balkona çıktı . gökyüzü ,yalnız ve ürkek bir griliğe boyanmıştı . gökyüzünü kıskanmış olacak ki , deniz de solgun , yılgın ve uygunsuz bir gecenin çarşafı gibi boylu boyunca griydi . uykusu açıldıkça etrafı daha dikkatli gözlemeye başladı . beyaz bir güvercin gri bir ağaca asılmış , bu güzel kentte , batıya bakan balkonunun korkuluklarında gri saksıdaki çiçeği can çekişmekteydi. toprak gri ,çiçekler gri , çimenler gri , hayat ise siyahdı o sabah . gri gözlerinden yaşlar süzülerek izliyordu etrafı . adeta anopia olan bir ressamın tablosuydu ; bu akıl almaz grilik .
uzak grilikte birkaç kişi belirdi . renkler dışında her şey normaldi . çocuklar gri üniformalarıyla okula ; yetişkinler işlerine gidiyordu . ne oldu ! diye haykırmak geldi içinden , ama yapamadı . gri bir çay demleyip renkli televizyonunun başına geçti , olan biteni öğrenebileceği umuduyla . nafile , renkli televizyonu da gizemli bir griliğe boyanmıştı .
''bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere , memleketin dahilinde , iktidara sahip olanlar gaflet , dalalet ve hatta hıyanet içinde''
ülkeyi griliğe boyamışlardı . çok geçmeden her şeyi anlamıştı . artık gözyaşları yüzünün tamamını ıslatıyordu . ve artık gün batıyordu . güneş , griliğiyle denize batarken gri ay , gri yıldızlar ve simsiyah gökyüzü belirginleşmişti . üç tarafı gözyaşı kaplı ülke , otuzaltı-kırkiki , yirmialtı-kırkbeş griliğindeydi . sessizce toparlanıp , gözyaşları eşliğinde , bu grlikte belirginleşen aydınlıkları da alarak yola koyuldu...


''uykutozu balığı''

roma rakamı ile üç...

büyük bir sessizliğin içinde koca bir boşluk... düşünüyorum... ama hayır ben öyle sanıyormuşum . bu boşluk karanlık değil , üstelik korkutucu ve keşif bir yerde değil . etrafta sesler duyulmuyor . sonu var mı acaba ? vücudumun bütün ağırlığı beni zorlamıyor artık . evet sadece fiziki özelliklerimi düşünmek zorunda değilim . yaşasın ! beyin hücrelerim de karar veriyor . ellerime ihtiyacım var mı ? peki ya görmek için gözlerim ? olamaz buna da gerek yok ! saçlarımı taramalıyım ! halâ düşünüyorum . bedenimi örtmeli(mi?)yim , geçmişe mi gidiyorum ?
kırdıklarımı , döktüklerimi , varsaymadıklarımı nasıl ifade etmeliyim ,
hesap mı vermeliyim ? bir ses , iki ses , üç ses ... birinci ses tanıdık , ikinci ses tanışabiliriz , üçüncü ses tahammül edebilirim... hayır hayır ! bunca sese tahammülüm yok . kafamın içini dolduruyorlar , beynime radyoaktif bulut gibi yayılıyor ve öldürüyorlar . kurumuş çorak ve çatlak . simsiyah , yanık kokuları dayanılmaz ağırlıkta . uzun bir süre sonra yeni beyin hücrelerimle tanışıyorum. yalnızlığı sevmeyen , gürültüye katlanabilen , hımbıl , hamal , kör salak acımasız , lal , cellad , terörist , dini bütün...

''kana sorsan cehennemi , taşı gösterir sana
söze sorsan cehennemi , bıçağı anlatır sana
yel kısrağına sorsan , dağları söylerdi
demire sorsan cehennemi , pası gammazlardı sana
suya sorsan cehennemi , boş testiyi verirdi
kimseye sorma bence , kurulsun ruhunun zembereği''

''ö.ince''


''maraba balık''

tezgâh iki...

simitçi
inşaat işçisi
polisin trafikçisi
soğuk su
akşam vapuru
kırmızı ışıkta yeşiller
çaycının ukala çırağı
bir süre sonra yüzlerini yitirenler
yanık simit , yumuşak simit , susamsız simit
nehirleri görmemiş okyanusçular
okunması güçleşen gazeteler
az çorba pilav
iki simit bir kitap
dolmamış dolmuşlar
kızgın iett şoförleri
tutkunlar tutuklular
çavuşun bağırmasına aldırmayan ,
belediyenin taşeron işçileri
hamal pazarı
mobese
kuaförde çalışan kız
eskicilerle dövüşen yaşlı çöpçü.


''crispos japon balığı''

almanya postası...





umut...

''bugünüm varsa yarınım da olacaktır'' dediğimde umudun hep peşimde olacağını düşündüm ... vardım bugün ...nasıldı yaşamım ? . belki bu kötümserlik içinde umudumu yitirmemiştim yine de . umut her zamanki gibi vardı . benim halimdi bu , ya diğerlerinin hali ?...

farkında ! derken içim burkuluyordu . öfkeliydim...yorgundum...kaygılıydım ve hüzünlüydüm . olmasalar bile yarını düşleyen herkesin umudu vardı yüreğimce. bir maden işçisiydi belki düşündüğüm , onun da umudu vardı karanlıktan aydınlığa çıkacağına ve çocuğunu bir kez daha kucaklayacağına dair...ya da bir köylüydü , onun da umudu vardı tarlasının bereketli olacağına dair...yoksa bir öğretmen miydi o ? onun kavgası bu evrendeydi . o biliyordu her şeyin değişeceğini , yarınların daha güzel olacağını , gençlerin neler yaratacağını ...
düşümdeki , bir çiçekçi kız mıydı yoksa ? ... ayağında bir çift ayakkabı , üzerinde montu bile olmasa da onun da umudu vardı . çünkü yaşıyordu !
belki o umudun bile farkında değildi . gününü kurtarmak , düne göre bir çiçek daha fazla çiçek satmaktı . bugün düşlediği buydu belki de. onun da umudu vardı ama...birgün ayağında ayakkabı ,üzerinde mont olacaktı. başı yukarıda omuzları dik yürüyecekti...

bir öğrenci olamaz mıydı umudu olan ? o öğrencinin her geçen gün azalsa da bir parça umudu kalmıştı yine de . o bir parça umut belki kaliteli eğitim , belki gelecekte işsiz kalmama düşüncesiydi ; bu dünyaya inat ...
ırak'lı bir çocuğun , filistin'de bir gencin , lübnan'a aşık bir annenin de umuduu vardı ; savaşın biteceğine dair .
afrika'lıların umudu hiçbir zaman tükenmemişti zaten , onlar da birgün açlıktan kurtulacaklardı...

kısacası yaşayan herkesin umudu vardı . umut olmazsa...o ırak'lı çocuk , o çiçekçi kız , o lübnan'lı anne , o köylü , umutluysa sen de umutlu ol dotum . git o yana umut var orada ! sol yanın orası... umut yüreğinde , umut düşüncende , umut geleceğinde...


''asabi balık''

mavi bir gökyüzü gibi...

mavi bir gökyüzü gibi
berrak bir aşktır bu sevda
güneşin bulutları sevdiğinden çok
bir okyanus parçasıyla sevişmesi gibidir,
engin mavide
yeşil bir ovadır çöl ortasında
bülbülünü bekleyen gülşen gibi masum
lale gibi boynu büküktür aslında
gülüşünü bekler her sabah
güneş gibi cömert ve asil
bereket olmanı bekler dünyaya
ve unutmak ister unutulmayı ,
yoksulluğu

kabusu , karanlığı , bilinmeyeni
ormanın bakir güzelliği gibi
keşfedilmeyi bekler birgün
anlatmak için dünyaya sevmeyi
kardeşliği , özgürlüğü
ve bekler birgün dünyayı yaşanır halde görmeyi
bu sevda özgürlüktür aslında
beyaz güvercinin kanadında
şeklini çizer özgürlüğün
bir müfredatı yoktur hani
ölümü beklerken ince bir tebessümdür dünya .


''beta''

koyunlar...

bir zamanlar ucu bucağı belli olmayan bir ormanın yanındaki çayırlıkta bir çoban , köpekleri ve bir koyun sürüsü ile yaşamını sürdürüyormuş. çayırdaki otlar sürünün rahatını sağlayabilecek ölçüde yeterliymiş fakat onlar yine de mutlu değillermiş . çobanlarından çok şikayet ederlermiş .çünkü sabahtan akşama kadar uyur , arada bir kalkar köpeklerine bağırır , kavalını üfler ve sonra yine uyumaya devam edermiş . acıktığı zamana isekoyunları sağıp sütünü içer , içemediği sütü satar ; istediğinde de kuzulardan birini keserek kendisine ziyafet çekermiş .koyunlar bu duruma karşı koymaya cesaret etmezlermiş , çünkü o çobanın onları kesip yemese de , eninde sonunda bir kasaba vereceğini bilip ; bunu dünyanın düzeni kabul ederek susarlamış . arada bir karşı koymaya çalışanlar olursa , köpeklerini üstlerine salıp yakalar ve midesine indirirmiş . bitişik ormandan sürüye saldırmak isteyen canavarlar akın ettiğinde bu adam kuzulardan birkaçını canavarın önüne atar , sürünün geri kalanını paşine takar ve oradan uzaklaşırmış .

yine bir kış günü kurtlar , ayılar yiyecek bulmayınca azmışlar ve çayıra akın etmişler . çoban ve koyunlar çok korkmuş . çabucak bu canavarlardan nasıl kurtulacaklarının hesabını yapmışlar .
çoban çareyi bir yerde saklanıp canını kurtarmakta bulmuş . koyunlar ise işin ciddiyetine varıp var güçleriyle onlarla savaşmayı göze almışlar . köpekler de , koyunlar elden giderse kendilerinin de aç kalacağını düşünüp gayrete gelmişler ve hep birlikte canavar kurt sürüsüne saldırmışlar . koyunların boynuzlarından ve köpeklerin havlamalarından korkan , aç , güçsüz ve sıska kurtlar çareyi kaçmakta bulmuşlar . sonra saklandığı yerden çıkan ödlek çoban , akıllanmış olan koyun sürüsünün üzerine geldiğini görünce kaçarak canını zor kurtarmış ve bir daha da ortalıkta görünmemiş . bu savaşta birkaç sıska kurdun yanısıra çok sayıda kuzu da ölmüş . bu işten en karlı çıkanlar ise köpekler olmuş . ölen kuzuları midelerine indirerek ; sizi hem kurtlardan hem de çobandan kurtardık diye hava atmaya başlamışlar koyunlara . ulumalarımız olmasaydı kurtulamazdınız hiçbiriniz diye övünmüşler , kendilerinin normal köpeklerden olmadıklarını , asıllarının kurt olduğunu koyunlara inandırmaya çalışmışlar . artık koyun bekçiliği yapmaktan sıkılan bu kurt köpekler ormanı fethetmeye karar vermişler . bunu tek başlarına yapamayacaklarını bildikleri için de sürüyü de önlerine katmayı kararlaştırmışlar .dişleri keskin ve kalabalık köpeklerden kurtulmak o kadar kolay değilmiş koyunlar için . sürünün büyük bölümü bu karara sessiz kalmış ve hep birlikte ormanın yolunu tutmuşlar . bu duruma karşı koyanlar , miskin , hain , korkak olarak nitelendirilip ; asil kurt kanı taşıyan köpeklerle bir arada yaşamaya layık görülmedikleri için parçalanıp iştahla yenmişler .

ormana varan köpekler ve sürü kısa zamanda ayılar , kurtlar , çakallar tarafından perişan edilmiş , köpeklerin havlamaları durmuş , sürü teker teker yerlere yığılmış . canvarlar ise talan ettikleri sürüyü terkedip gitmişler . sefere hasta oldukları için katılamayan birkaç koyun , bir mağarada oturup olanları izliyorlarmış . iki koç mağaradan çıkıp yerde can çekişen iki köpeği boynuzlarıyla vurup uçurumdan aşağa atıp tekrar mağaraya dönmüşler . ve mağarada olan kuzulara şöyle demişler :

''bu dünyada çobansız da köpeksiz de yaşanabilir . bunu anlamak için her defasında çok sayıda kanlı kurban verirsek neslimiz kurur .bu yüzden gözünüzü iyi açın ve başınıza ayılar , kurtlar , çakallar musallat olursa onları defetmeye bakın''...


''mavi cerrah balığı''

iddia halkındır satılamaz...

iddia adlı şans oyunu , yapılması planlanan ihalesi dolayısıyla durdurulmuştu . iddianın ne zaman , hangi koşullarda tekrar oynanacağı konusunda , ciddi belirsizliklerin yaşandığı o dönemde , ''iddianın satılması'' tartışmaları kitleleri sokağa dökmeye yetmişti. uzun süre bu topraklarda yoksulların , öğrencilerin , öğretim üyelerinin , polislerin ve işsizlerin ekmek kapısı haline gelen iddianın kapatılması , toplumda varolan hoşnutsuzluğun dışa vurulmasını sağlamıştı .
yoksulluğun her geçen gün arttığı , açlıktan ölümlerin yaşanmaya başladığı , şiddetin toplumsal bir tepki haline geldiği , adi suçların arttığı , cezaevlerinde yer kalmadığı , işsizliğin ; istatistikçileri bile hesaplama yapmada yetersiz bırakacak rakamlara ulaştığı , asgari ücrete yapılan zammın patronlar tarafından bile yetersiz bulunduğu bir dönemde , ekmek parasını iddiadan kazanan işçi-işsiz , öğrenci-öğretmen , asker-polis birçok vatandaş , oyunun durdurulmasının ardından tepkilerini dile getirmek için meydanları doldurmuşlardı .

türkiye'nin birçok ilinde gerçekleşen bu tepki eylemleri körfeze ve işçi sınıfının yoğun olarak yaşadığı bölgelere kadar yayılmıştı . kiralarının , faturalarının ve çocuklarının okul masraflarının çoğunu iddiadan karşılayan işçi ve emekçi insanlar grev seslerini yükselmişlerdi . anneler , iddianın tekrar oynanmaması durumunda , çocuklarını okula yollamayacaklarını açıklamışlardı . ayrıca bu duruma uzun süredir sessizliği koruyan sendikalar başta olmak üzere , odalar , siyasi partiler ve askerler de tepki göstermekte gecikmemişlerdi.
eylemler karşısında türk-iş başkanlar kurulu acil olarak toplandı . işçilerin tabandan baskısının hissedildiği toplantıda , başkanlar kurulu ''iddianın özelleştirilmesinden'' vazgeçilmesini ve derhal tekrar oynanmasını sağlayacak ortamın hazırlanması gerektiğini bildirerek hükümeti uyarmıştı . aksi taktirde bu sefer kitlelerin ''önüne geçmeyeceğiz'' diyen sendikacılar , emek platformu bileşenlerini , artan tepkiler sebebiyle toplamak istediklerini belirterek , önümüzdeki günlerde genel grev kararı da dahil olmak üzere , birçok seçeneği öne çıkartacaklarını bildirmişlerdi .
türk-iş'in açıklamasını yaptığı sırada ankara'da özelleştirme genel idaresi önünde toplanan binlerce işçi-işsiz ve memur , hükümeti eleştirmişlerdi . sık sık ''iddia halkındır satılamaz'' sloganları atan halk , meclise yürümek isteyince polisle bir arbede yaşanmıştı . bir grup polis halkla güvenlik güçleri arasında barikat kurarak , arbedenin uzamasını engellemişti .
bunun ardından kitleler , ''işçi polis elele genel greve'' sloganları atarak olaysız dağılmıştı .
ve emniyet genel müdürlüğü , yaptığı basın açıklaması ile mitingte , kitleyle güvenlik güçlerinin arasına girip barikat kuran ve bu eylemi desteklediklerini belirten biri komiser toplam onsekiz polisi açığa aldıklarını bildirmişti .

türkiye'nin birçok yerinde bu eylemler sürerken , zonguldak'ta da maden işçileri sendikası ve diğer sendikalar öncülüğünde işçi ve memurlar , bir günlük iş bırakma eylemi düzenleyip iddianın durudurulması karşısındaki tepkilerini ortaya koymuşlardı . onbin kişinin katıldığı miting , madenci anıtının önünden başlayıp valiliğin önüne kadar sürmüştü. valiliğin önünde işçi ve memurlar , ''iddia vatandır satılamaz'' , ''iddia hakkımız engellenemez'' , direne direne kazanacağız'' , ''iddia yoksa barış da yok'' gibi sloganlar atmıştı . valiliğin önünde yapılan basın açıklamaları ve miting gibi etkinliklerin yasak olduğu hatırlatmalarını dikkate almayan kitle , bir süre sonra olaysız dağılmıştı .
bu tepkileri örgütlemek konusunda basın da üzerine düşen görevi elinden geldiğince yerine getirdi . uzun süredir basında hükümet aleyhine çıkan haberler , iddianın durdurulmasıyla iyice doruğa ulaşmıştı . dahası bu olayların öncesinde , hükümetin sözcülüğünü yapan gazeteler bile iddianın durdurulmasının ardından , çark edip yazıların niteliğini değiştirerek hükümet karşıtı koalisyonda yerini almıştı .

artan tepkiler ve basında yer alan haberlere daha fazla dayanamayan bakanlar kurulu olağanüstü toplandı . toplantı sonucunda hükümet sözcüsü , toplantıdan ; özal ile başlayan özelleştirmelerin devam etmesi gerektiği yönünde bir karar çıktığını basına açıklamıştı . iddianın da mutlaka özelleştirilmesi gerektiğini dile getirmekten geri kalmayan hükümet sözcüsü , mevcut dengelerin devam etmesi ve cari açıklarımızı en aza indirmekle birlikte dış borçları ödemek için , bu özelleştirmelerin yapılacağını özellikle belirtmişti . ayrıca imf ve db'nin özelleştirmeye yönelik destek mesajları yolladığını belirten szöcü , başbakanın önümüzdeki günlerde tüsiad yöneticileri ile birlikte ab'nin başbakanlarına , ülkede artan eylemler konusunda bilgi vermek için brüksel'e gideceğini de basınla paylaşmıştı . bunun ardından basının sorularına ısrarla cevap vermeyen sözcü , basının bu özelleştirmelerin laiklik ve türban tartışmalarına sürüklenmemesi gerektiğini de ifade ederek açıklamasını bitirmişti .

bakanlar kurulunun yaptığı açıklamanın hemen ardından genel kurmaylık da bu özelleştirmelerin ardında , hükümetin şeriat özlemlerinin yattığını belirten bir basın metni yayınladı . kitlesel eylemlerin lokal olarak sürdüğü günlerde , tartışmalar asker , bürokrat , siyasi partiler arasında ciddi kırılmalara neden olurken , emek platformunun ankara'da düzenlemeyi düşündüğü genel grev sonrasında , ''iddianın'' ne olacağı sorusuna daha iyi bir cevap bulabileceğimizi düşünüyorum . şimdilik beklemeye devam ediyoruz ...


''crispos japon balığı''

29 Mayıs 2009 Cuma

yaralı hayvan gümbürtüsü...

basit mi anlatılacak olan hikaye ? belki...
belki de basitliği gücünü göstermeyişinde
olağan birkaç insanın olağan durumları sanki...
siz , dolaşıyorsunuz .
onlar , sihirli aynaların önüne geçmiş , duruyorlar
onlar , zulmün önüne geçmiş duruyorlar .
anlaşan burçlar gibiler !
ortada bir burç yok !
ortada yalnızca kaynayan bir kazan su var
buhardan görüşemiyoruz .
buhar ve ateş , yolları örtmüş
buhar kalınlığı hat safhada !
buharın cinsiyeti bilinmiyor
buhar , şarkı söylemek istiyor .
içli , yırtıcı şarkılar !...
tek bir single'ı olsa yetecek adeta ...

iki parça yetecek
iki gram yetecek
tek nefes yetecek
bir duble yetecek
bunlar yetecek insanları kahraman yapmaya
yaşanılan düzen , yaşatılan düzen yetecek insanları kahraman yapmaya !
bir kalkabilsek... bir doğrulabilsek...kuvvetimiz olsa
şiirsel yanımızı bir kaybedebilsek...
kahretsin !... dün gece yatarken çıkarttığım inançlarımı bulamıyorum .
nereye koydum gözlüklerimi ,
saatimi , yalanlarımı , sevinçlerimi ?

...

''küçük iskender''

27 Mayıs 2009 Çarşamba

gördüğün düş değil , bu kıyıda yaşıyorum ben halâ...

acılık'tan biraz aşağıya inerseniz , ağaçtan yıldızlar dökülüyor gibi mimozalar çıkar karşınıza . buralar bakıp da görebileceğiniz kadar yeşildir . devlet hastanesinden , soğuksu'nun başladığı terakki mahallesinden itibaren beyaz badanalı , tek katlı , kırık kiremit çatılı , bacaları tüten evler karşılar sizi . ayağı çıplak , yüzü kirli çocuklar ; yokuşun sonuna dek bir topun peşinden koştururlar . bir türlü ısınmayan , kırık pencereleri nedeniyle sürekli hava akımına maruz kaldığı halde , yine de rutubetli olan evlerin çocukları bunlar ... gece , yatağınız ıslak gibi soğuktur . site'den üniversiteye dek , gelişmekle gelişmemek arasında sıkışıp kalmış bir ülkenin , saçma sapan mimarisini görürsünüz daha sonra . tuhaf renkli , yüksek beton yığınlarını ...
çarşıya inerseniz eğer , çarşıyı ortadan ikiye bölmüş tren raylarını farkedersiniz hemen . bu trenler , üzerlerinde ''cevher'' yazan , kömür vagonlarını barındırırlar . gün içinde tren sesleri , insan seslerine karışır . küçük kızıl bayraklar caddeyi kapatır ve yük trenlerine izin verir insanlar, geçip gitmesi için . sabah sahilde kahvaltı yapmanızı tavsiye ederim . sahile inerken her bir merdivende daha bir denize bulaşırsınız . ağ toplayanları , elbetteki martıları ve balıkçı kedilerini de farkedersiniz .
sahilden soğuksu'ya uzanan bir lavvuar vardır . yavaş yavaş yok edilen , fakat bütün bütün bilinçsizleştirilen bir halkındır bu lavvuar. ''tekel tekel'' (pardon , teker teker olacak ! ) özelleştirilen maden ocaklarıyla , ölüme terkedilen bir kömür arındırma-yıkama tesisidir burası . şimdilerde sadece, buruk ve yalnız kalmış , etrafı moloz yığını ile çevrili üç kulesi vardır . bu kentte yaşayanlara ''kıvırcık'' denilirmiş . yine bu kentin bir yazarı olan kadir tuncer'in ''aguilla , barbara , kıvırcık'' adlı kitabında yaptığı araştırmada bu ad hakkında , halk arasında ; maden ocaklarında ağaç diplerinde kıvrılarak yatmış olan kişilere ''kıvırcık'' denildiğini ve küçümsendikleri vurglanmış olsada , aslında bu adın bu kentin ; kıvrak dansları ve haksızlığa boyun eğmeyen kararlı , isyankâr kişilikleri ile , köçeklere yakıştırıldığını belirtmişlerdir.
son zamanlarda yeni bir isim daha bulundu . fakat bu defa lavvuarı yıktırmayan kentlilere takıldı bu ad . ''köt'' denildi onlara . yani ''kentini önemseyenler topluluğu'' şaka bir yana , bu ismi yakıştıranlar pek de iyi niyetli insanlar değildi . ve köt ''kentin önünü tıkayanlar'' anlamına geliyordu . işte tam bu sırada deniz kömüre karışır .
sonra kömüre alışan denize , her sabah bir yük gemisi , kocaman oturuverir . bir o güvertede çalışanları , bir de maden işçilerini pek göremeyiz bizler . gemi bir gelir bir gider . maden işçileri ise , bizim bastığımız toprağa gökyüzü derler çünkü onlar bize bir efsane gibi anlatırlar bunu . ben de baretleri ve çizmeleriyle bir gün , fenerleriyle yarınlarda bir günü bulup aydınlatacaklarına inanırım ...

deniz feneri'ni merak ederseniz yeniden yukarıya çıkmanız gerekecek . çıktıkça bahçeli , rutubetsiz ve pahalı evleri göreceksiniz . geçiniz onları , fenere geliniz . bir de baharsa geldiğiniz mevsim , denizle birlikte bahar çiçeklerini taşıyan rüzgarı dinlersiniz. fenerden sonrasını merak ediyorsanız gardan bir tren bileti almanız gerekecek. bir tünelden girip , bir tünelden çıkarak görünen tüm tepeleri gezebilirsiniz .
esmer insanları ve evlerini toprağa , topluiğne ile tutturmuş gibi yaşayan insanların bir başka şehri vardır sonra . duvarda kocaman yazılıdır : ''ikinci makas'' . burada birgün bir çingene günü kadardır . sizin kol saatiniz çalışmaz burada . fakat bu şehirde yaşadığınıza emin olamazsınız hiçbir zaman . tv programlarında , kitaplarda , dizilerde , hatta şehir rehberlerinde bile geçmez bu şehrin adı . ben , sırf bu kıyıda yaşadığıma ; bu yaşadıklarımın hayal olmadığına inanmak için , hiç de ilgimi çekmese de , hava durumunu izlerim . bu şehrin adı geçtiğinde ''oh be'' derim , ''hayal değilmiş yaşadıklarım'' ...

ama bir konu var biraz canımı sıkan . bu kentte yaşayanlar , bir avuç toprak görseler hemen kara lahana ekiyorlar . sanki başka hiçbir şey yeşertmez , açtırmazmış gibi bu verimli topraklar . ben de gece olunca sessizce bir gül fidanı dikerim toprağın koynuna . mayıs sonlarına kadar açacaklarına inanarak .
gün biter . muhtemelen rutubetli bir eve gelirsiniz . birgün kıyının yaralarınızı saracağına inanarak , bu şehrin size verdikleriyle yeni bir güne dek uyursunuz .

not : yazıda bu şehrin adı hiç geçmedi . hangi şehirden bahsettiğimi merak ediyorsanız , açıklamak için bir şartım var arkadaşlar . o da : benimle birlikte gelip bir gece sessizce , bir gül dikmelisiniz , kara lahanaların arasına.


''lepistes''

volver soundtrack...



albüm için link
rar şifresi : melanurya

alternatif link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - las vecinas
02 - volver
03 - titulos
04 - dicen que la han visto
05 - irene bajo la cama
06 - el ano seco
07 - arrastran el cadaver
08 - paco congelado
09 - tema lloron
10 - dos en la furgoneta
11 - irene y agustina
12 - se aparece y trabajo
13 - las vecinas (variacion)
14 - en el hospital
15 - ferreteria
16 - el polvo del tractor
17 - la bicicleta estatica
18 - comida casera
19 - las espigadoras (la rosa del azafran)
20 - a good thing

26 Mayıs 2009 Salı

türkiye postası...






özgür ruh...

zalim tanrılar mitolojilerini yarattılar
peygamberler terkettiler bizi
yalvarıyorum ; deniz olabilir miyim diyorum ?
hayır diyor zalim tanrılardan biri
nedenini soramıyorum
ve tekrar ağlıyorum bomboş kör duvarlara
sahipsiz bir ses gibi ,
yankılanıyor ağlama sesim
kaf dağının ardından duyuyor sesimi , anka kuşu
küçülüyorum ,
soytarıları oynuyoruz tanrılar karşısında
uzun yıllar sürüp gidiyor böyle
zaman ?
yok öyle bir şey.
mekan ?
benliksizliğimiz .
çırılçıplağız...
her birimiz , birbirimizin aynısı
gözler donuk ve mat
dayanamıyorum
ruhumu istiyorum ...


''maraba balık''

diğer yanım...

yalnızım...
evet...
acayip bir yalnızlık içindeyim
nazım'ın da dediği gibi
mutlak ve tam bir yalnızlık değil
yarım bir yalnızlık
düşünüyorum
nazım'ı ve yarım yalnızlığımı
bir yanım insanlar içinde
onlarla yaşıyorum
diğer yanım ise;
öyle yalnız ki,
kayboluyorum
bu kederi
bu yalnızlık duygusunu yenmeliyim
o beni yenmeden.
tek bir çarem var
ama...
korkuyorum.


''çaça''

sol yanımızdaki eğreti otlarına güzelleme...

komünizmi ağızlarındaki çürük dişe dönüştürenler ,
çekici evdeki sandıkta taşıyanlar
canım can-ciğer arkadaşlar
basın ile yatay ilişki kuranlar
sadece odtü ile övünenler ,
altıncı filoyla denize düşüp yılana sarılanlar
kelle başı alanları dolduranlar ,
aynı kitabı okuyup ezberden kurtulamayanlar
yanlışlarının küllerini başkalarının üzerine serpiştirenler
marx'ı , tozlanmış kitapların ,
okunması güç satırların arasında bırakanlar .
ezilenlerin yanında olup , pikniğe jiple gidenler
sendikaları , bilmedikleri tarihin çöp kutusuna atanlar
manifesto ile ne yapacağını bilmeyenler
enternasyonal'i unutup ,
kendilerini misak-ı milli zincirlerine bağlayanlar .
notaları marşa , kelimeleri propagandaya ,
resimleri bayrağa dönüştürenler .
devrimi , çaydanlık devirmekle karıştıranlar
herkesi reformizm ile suçlayıp , chavez'in kuyruğuna takılanlar .
devrim'in ''d''sini alfabede bile göremeyenler
yıkılan berlin duvarına bakıp,
sosyalizmin öldüğünü düşünenler .
iktisat kitaplarını adam smith'in para kasasında saklı tutanlar
cadı kapitalizmin kızıl elmasını yiyip zehirlenen , pamuktan komünistler .
devrimin argümanlarıyla , kapitalizmin inşaasını savunanlar
ezilen ulusların ezilmesine soldan destek verenler
sendikaları şirketlere dönüştürenler
kendi tavalarında tavlanırken ,
şişedeki balıklara olta atmaya çalışanlar !
uyanın !


''şişedeki balıklar''

patronların (pardon , timsahların) göz yaşları...

2007'de geçerli olacak asgari ücretin açıklanmasının ardından patronlar , bu konudaki üzüntülerini dile getiren bir açıklamada bulundular . dönemin ankara sanayi odası başkanı sinan aygün , ''uzaylı olsa bu parayla geçinemez '' demişti . bunun ardından türkiye işverenler sendikası (tisk) başkanı kutadgobilik ise ''bu asgari ücretle bir ailenin geçinebileceğine inanmıyorum '' diyerek üzüntüsünü (!) belirtmişti.
bütün bunların ardından patronları bile üzen bu asgari ücretin kim tarafından belirlendiğini merak ediyor insan . bunlar değil miydi , işçileri kölelik koşulları altında çalıştırmak pahasına bölgesel asgari ücret uygulamasını yürürlüğe koymak için uğraşan ? bunlar değil miydi , işsizlik sigortası fonunda biriken paraların , patronlara aktarılması için ellerinden geleni ardlarına koymayan ? yine bunlar değil miydi , kendi krizlerini yoksulların başından aşağı boca ederek , sağlıksız , eğitimsiz , ölüme terkeden ?...


''crispos japon balığı''

kurgusal akreditasyon...

genel kurmay'ın basın hakkındaki raporları epey bir zaman ulusal basında yer almıştı . asker karşıtı gazetelerin topun ucuna sürüklendiği raporlarda , askerlerin , şişedeki balıklar hakkındaki görüşleri de yazılı ve görsel basında epey yankılandı . askerlerin şişedeki balıklar hakkındaki değerlendirmesini sizlerle paylaşmaktan onur duyarız :

''şişedeki balıkları ilk günden beri takip ediyor ve severek okuyoruz . hatta beşinci sayısında ağırlıklı olarak yer alan 12 eylül darbesi ve savaş karşıtı göndermeleri de kendi aramızda epey değerlendirdik . içimizde önemli gelişmeler yaşandı . biliyorsunuz , biz barutla beslenenler için savaş vazgeçilmezdir. ama şişedeki balıklar sayesinde barutu bırakıp rakı ve balığa başladık . yine şişedeki balıklar sayesinde onlarca şiirden sonra , savaşları ve operasyonları bırakmaya karar verdik . artık , ırak , kerkük , lübnan , afganistan bizim için silah pazarı ve sermaye yatırımları yapılacak yerler olmaktan çıkıp ; açlığın , yoksulluğun ve çocuk ölümlerinin ortadan kalkacağı bir dünyanın , ilk adımlarının atılacağı yerler haline dönüştü. artık savaşsız bir dünya için çalışacağımızı , emperyalizm ve kapitalizm sevicilerini durdurmayı bir borç biliyoruz . ''


''şişedeki balıklar''

başlık...

ege'nin rüzgarını sorun ,
onu en iyi ciğerlerim bilir
günbatımının eşsiz görüntüsüne ,
gözlerim dokundu binlerce defa
parmaklarım dokundu , güneşin dans ettiği bu duvarlara
kulaklarım binlerce kez şahit oldu
bir güvercinin ; beyaz bir güvercinin
kanat seslerini duydu
ürkekçe uçuşunu...
tattım izmir'in üzümünü , karadeniz'in lahanasını
ama en çok incinen ruhum oldu
gördükçe çocuk cesetlerini ,
ırkçılığın çizmesini ,
faşizmin gölgesini.
yol kenarında bir kedi gördüm
parçalanmıştı bedeni
birer birer kaybederken bir çocuk
hayallerini ,
en çok ruhum incindi...


''mersin balığı''

balıklar ve dansları...

gece yarısını çoktan geçmişti . dışarıda olabildiğince yağmur vardı . elektrikler kesilmiş , her yer zifiri karanlıktı . hayat durmuş gibiydi , dışarıda herhangi bir hareketlilik yoktu , ıssızdı ... deniz sakindi , uyuyordu .
hayır hayır , bir saniye bir hareketlilik vardı . seçemedim henüz ama sıradışı bir şeyler olduğu kesindi.
iki balık , denizde dans ediyorlardı . çılgınlar gibi dönüyor , dönüyor , dönüyorlardı ... birbirlerine dokunuyor , birbirlerinin etrafında dönüyorlardı . sonra denize dalıyor çıkıyorlardı . tekrar dalıyor tekrar çıkıyorlardı . şimşekler onlara eşlik ediyordu .
içeri yöneldim ve iki pil aldım çekmeceden . artık müzik de onlara eşlik ediyordu . müzik ve ışıklar eşliğinde balıklar ve dansları ...
onlara hükmeden denizin , birazdan yapacaklarından habersiz çılgınlar gibi eğleniyorlardı . meydan onlarındı . derin deryaya onlar hükmediyordu . ta ki bundan rahatsız olup köpürene kadar deniz...

dalgalar peşisıra onlara doğru geliyordu şimdi . danslarına engel oluyordu . aralarına dalgalar girmişti .denizin dibine dalmak zorunda kaldılar . ağlamak geldi içimden o an . rüya gibiydi her şey bu kadardı . bitti , büyü bozuldu artık derken başka balıklar sürü halinde onların dans ettikleri yere akın ettiler . hepsi dalgalara kendini siper etmiş karşı duruyorlardı . denizin öfkesini hükmünü artık bütün balıklar karşısına almışlardı .
dalgalar geri çekildi . dans eden iki balığı , diğer balıklar bir çember içine aldılar . ve danslarına devam etmelerini istediler .
artık deniz onlara hükmedemiyordu . yağmur dindi şimşekler kesildi , dalgalar geri çekildi . deniz artık sakindi . vakit epey ilerlemiş gün ağırmak üzereydi . güneş yeniden doğuyor ve hayat devam ediyordu ...


''mavi cerrah balığı''

25 Mayıs 2009 Pazartesi

urna chahartugchi (tal nutag)...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - yanzagan zootoi saaral mori
02 - jaran hailaas
03 - improvisation I
04 - dünjidmaa
05 - beijing lam
06 - öndör uul
07 - improvisation II
08 - jigder nana
09 - hödöö
10 - zandan hüren
11 - siilenhuar
12 - nomundalai
13 - improvisation III

dolunay...

dolunay... sevgilim...

serin bir yaz akşamı...
bulut yok gökyüzünde hiç

koskoca bir dolunay...
sırıtıyor bana yuvasından

içim acıyor...
elimi uzatsam okşayamıyorum

gel haydi dolunay sevgilim...
yatağıma gir ağzından öpeyim seni...

bal gibi bir düş aksın dudaklarından...
içimizdeki karanlık bir parça ışık görsün

serin bir yaz akşamı...
elimi uzatsam...
gelir misin ? ...


''proleter balık''

arayış...

sonsuz bir mutluluk dolu bir karanlığın içinde kayarcasına ilerliyordu . kanatlanmaktaydı her yeri ;
içi ve dışı . görmüyor , duymuyordu . gömülmek istiyordu . yanmak , erimek , kül olmak belki de .aklının egemenliği ona ağır gelmeye başlamıştı . eziliyordu onun gücü karşısında . itiraz ediyordu buna , böyle olmamalıydı . akla uygun bir amaç uğruna ölmeliydi en azından .
vazgeçmek istiyordu ondan ve onun karanlığından . önemli olmamalıydı bu kadar . bu savaşan dünyada , yanan ateşin ortasında ; korkaklığın , tarafsızlık olarak algılandığı bu düzende . o da farkında mıydı acaba bu ateşin ?
ve vazgeçiyordu . kurtuluyordu ondan ve onun karanlığından . balık oluyordu , cins bir balık . ya da öyle hissediyordu kendini . tutunabilmek için en azından . dalıyordu sonsuz maviliğe . dostlarını arıyordu gözleri . buluşuyordu onlarla . ne de çoktu anlatacakları ...
geldiği yeri sordular ona
-yukarısı nasıl ? diye .
yakılan köyleri , silinen uygarlıkları , yasak dilleri ,
katledilen yazarları ve çocukları anlattı onlara .
-ya burası ? ...hayat nasıl burada ? dedi o da .
- bir su berraklığında , durgun , bazen de fırtınalı dediler .
-kimler var burada ? diye sordu ...
-eski bir fotoğrafı , silik bir hatırayı , kaybolan sevgiliyi arayanlar var dediler onlar da ...

o halde merhaba !


''sarı balık''

aksak...

güneşin ülkesinde mayınlar patlıyordu.
savaşın en pis yüzü ;
acının tarif edilmesi mümkün olmayan yanıydı.

mayınlar oyuncak olmuştu bu coğrafyada
öyle toprağın içine gömmeye de gerek yoktu
yasaklı ülkenin çocuklarıydı hedef,
tek tek yokedilmişti hayaller , düşler,
gözlerimizin rengini unutmuştuk yada bilmiyorduk.
simsiyah olmuştu etyığını bedenlerimiz,
kıyma gibi liğme liğme dağılmıştı etrafa.
ya eksikti küçücük bedenlerimizden herhangi bir parça;
ya da biz eksiktik bütünden...

oyuncağımız öteki yanımız , masumluğumuzdur
ve asla yitirmek istemeyeceğimiz
her yerde oynayabilirdik ;
pasaporta yada sınıra gerek kalmadan.

neyle nasıl oynayacağımızı bilmek istemeden oynardık oyuncaklarımızla
ve ardından büyük bir ses patlardı yüreklerde,
kocaman, yakılmış, bomboş arazileri aşarak ;
evrenin en güçlü ve en umursamaz sesiydi.
güneşin ülkesinde dağlarda yankılanırdı.
oradan korlaşıp yüreklere inerdi.
gözyaşı ve etparçaları...

lanetler okunurdu öldürmeye hazır oyuncaklara
biz ise oynamaya devam ederdik.
günler geçer oyuncaklar aradık.
terkedilmiş köylerde, yakılmış orman ve arazilerde,
insan cesetleri kokusu altında,
savaşın sağır edici çığlıkları karşısında ;
hepimiz sobeleninceye dek oynardık...



not : karamayınları, ilk kez abd'deki 1862'de kuzey- güney savaşında kullanılmıştır. karamayınları, antipersonel ve antitank mayınları 2.dünya savaşında çokça kullanılmıştır. türkiye'deki son otuz yıldır ve halen devam ettirilmekte olan savaşta 1 milyon mayın kullanılmıştır. mayınlardan en çok etkilenenlerse bölgede yaşayan siviller ve halen yaşamını yitirmekte olan çocuklardır.
dünya üzerinde mayınla mücadeleye karşı 137 ülkenin imza attığı ''ottawa sözleşmesi'' var fakat daha 107 ülke bu sözleşmeye taraf olmadı.
şu andaki mevcut teknoloji ile mayınların temizlenmesinin bin yüzyıl zaman alacağı birleşmiş milletler tarafından hesaplanmıştır...


''maraba balık''

daphné (carmin)...




albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - musicamor
02 - big daddy boy
03 - abracadabra
04 - declaration a celui
05 - mourir d'un oeil
06 - les phenix
07 - l'homme piano
08 - le petit navire
09 - penny peggy
10 - les yeux commanches
11 - par la fenetre
12 - le songe de neptune

ma-sal...

bütün masallar ''bir varmış'' la başlarsa eğer...

denizin en korktuğu gün , bir balık gibi , bir balıkçının oltasına takılmakmış. balıkçıların oltaları hergün defalarca deyermiş denizin denizin tenine . ve onun içinden irili ufaklı balıkları çeker alırmış oltalar . hiçbir balıkçı da üzmezmiş denizi bunu yapraken .
masal bu ya , deniz birgün aşık olur bir balıkçıya . hem de elleri bir kez bile denize deymeyen bir balıkçıya . şöyle bir çalkalanınca deniz , balıkçı da sevmiş onu . bu durum aylarca böyle sürüp gitmiş. birgün , balıçı sıkılmış bu ziyaretlerden , denize ; oltasına takılıp onunla birlikte gelmesini istediğini söylemiş . artık oltayla dokunmak yetmiyormuş ona çünkü ...
oysa bu denizin en büyük korkusuymuş ... ama yine de gitmeye karar vermiş balıkçıyla birlikte . çocuklar gibi sevinmiş balıkçı bunu duyunca . oltasını atıvermiş denizin koynuna , başlamış çekmeye . ancak denizin mavi bedeni , oltaya takılmayacak kadar ıslak ve kayganmış ...

ve özgür...
balıkçı bir vakit daha beklemiş denizi
deniz bir vakit daha...
bakmış olacak gibi değil , önce balıkçı terketmiş kıyıyı . ardından da deniz vazgeçmiş denizliğinden . derken , balıklar , martılar terketmiş ...

bu masal da burada bitmiş...


''öteki lepistes''

Delicatessen (1991)...


julie'nin babası , savaştan çıkma yıkık dökük bir binanın giriş katındaki şarküteride kasap olarak çalışır ve binanın yönetimini o üstlenmiştir. her ne kadar filmin adı ''şarküteri'' de olsa , göze çarpan sıradışı bir kasap dükkanıdır. birgün ,louison isimli bir genç , gazetede gördüğü iş ilanı için bu binaya gelip kasap ile görüşme yapıyor ve işe kabul ediliyor . tabi işe kabul edilmesinin altında bambaşka nedenler vardır ; kasap ve binada oturan diğer ahali için ...filmleri çok fazla detaylarına inerek anlatmaktan hoşlanmadığım için lafı fazla uzatmadan en kısa zamanda izlemenizi tavsiye ederim . film kurgusal açıdan , insanların zor şartlar altında yaşadığı bir ortam düşünülerek çekilmiş. kapitalizmin ve savaşların yol açtığı ve açabileceği ihtimaller üzerinde durulmuş gibi. karakterlerden birinin tek başına kalmış ve kurbağalar ile salyangozlar arasında , marş dinleyerek yaşamını sürdürmesi ve dışarıda sürekli çakan şimşekler sanırım savaşın etkilerinden olsa gerek . kötü bir dönem geçiren insanlık ikiye bölünmüş durumdadır . etoburlar ve sebze yiyici olan troglolar olarak . troglolar yer altında örgütlenmiş bir topluluktur . zaten filmde julie , hoşlandığı louison'u kaçırıp kurtarmaları için onlardan yardım istediğinde göreceksiniz trogloları . zaman zaman da güldüren hoş bir film , izlemenizi öneriyorum . seslerin ilginç uyumu içinde , çello ve testere seslerini de gözden kaçırmamak lazım ...


sunu : ''proleter balık''



hayat...

ah ne güzel hayat
iyonlar ve protonlar sayıları
birinci bileşiktekinin ,
ikinci bileşiktekine oranı
ah aynalar düzlem aynalar
aynalar her şeyi anlatırlar
kaç derece çevirirsen çevir
aynadaki yine sensin !
işte hayat ve gerçekleri ...


''mersin balığı''

uğur ışık (cello invocations)...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - bayram tekbiri , segah salavat , ellayl zahi
02 - o virgo splendes
03 - yine dertli dertli
04 - jezebel
05 - hicaz ayin (4. selam) huseyni değişmeli peşrev
06 - yad anuga
07 - el vurup yaremi incitme tabib
08 - all creatures of our god and king
09 - heirmoi and troparia of the 9th ode from the first and second kanons of epiphany

günceden notlar...

* dünyanın bütün düşünmeme suçlularına karşı açılan dava franz kafka'nın şatosunda görülecek .
* bizim mahallenin çocukları şiirleri unuttular.
* sabah güneşi ayazın koynunda sevişir.
* deniz ile gökyüzü arasında onyedi fark.
* fransa'da tiyatrolar , oyuncular ve tiyatro teknisyenleri tarafından işgal edildi.
* bop = pop = cop
* bahar geldiğinde topraktan evin damında yetiştirdiğimiz öyüklerimizi kuruttuk , kışın o soğuk akşamlarının yalnızlığında tüketmek için...
* asker duwar örer .
* simit , bir can simididir yaşam denizinin ortasında vapursuz kalanlara .
* yaşlılık .
* çökelekli yumurta .
* o çok güvendiği bisikletin kopan zincirlerinin yağını annesine götürdükten sonra , bisikleti tamir için uçurtma fabrikasına götürdü.
* çıkışsızlık - duvar -uyumak - uyuşmak
* ey işsiz ve yoksul türk gençliği .
konuşmaların kebap sosuna karıştığı bir sohbette , karşımdaki kadının bakışları ayranın içine düştü .sonra kolları , bütün bedeni beni bırakıp ayranla bir bütün oldu .ayran mayalandı yoğurt oldu . yoğurt , iskenderin küçüğüyle tanıştı . iskender şiire başladı .
* yumurtanın rejim değiştirdiği bir ülkede sucuklu yumurtanın neler yapabileceğini siz düşünün .
* istanbul şehir tiyatrolarında ne izlersen bir milyon lira.
* fotoğraf makinesi de tutuklanırsa .
* hastane önünde incir ağacı olmaktansa , gülhane'de ceviz ağacı olmak .
* serum yerine şiirden beslenen bir şairin ölümü .
* işçi sınıfı ve işçi problemleri .
* zonguldak'ta bir keman bastona düşer .
* her şehrin bir şairi vardır . şiirler şehirsiz de şiirsiz de yapamazlar . bütün şairler tek tek terkettiler şehirleri ve şehirler şehir olmaktan çıktı .
* ders arasında bir bardak felsefe çayı , ruşen amca duymasın , üç şekerli . yanına da susamlı bir kitap . dahası şairin şiirden vapuru . derken iki kıtanın yoksul boğazı . şişedeki balığın şiirden kaçan ama laz balıkçıdan kaçamayan balıkları . deniz trafiği .
* zaman , kapının arkasında bekler açılmasını düşlerinin . ama açılmaz . yine de bekler .

sonra zil üstüne düşer . hiç çalmadan ağlayan yüzüne yelkovanı sürer. akrep yüzünü okşar . zaman alır yüreğini kapının ardından . götürür bir şehirden bir başka şehre . ama aklı kapıdadır . kapı , bir kış vakti hiç açılmaması gereken bir zamanda mektuplarla açılır . mektuplarla gelir anahtarlar ...


''crispos japon balığı''

24 Mayıs 2009 Pazar

21 grams soundtrack...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - do we lose 21 grams
02 - can things be better
03 - did this really happen
04 - cut chemist suite
05 - should i let her know
06 - can emptiness be filled
07 - shake rattle and roll
08 - can i be forgiven
09 - low rider
10 - is there a way to help her
11 - does he who looks for the truth , deserve the punishment for finding it
12 - you're losing me
13 - can dry leaves help us
14 - can we mix the unmixable
15 - can light be found in the darkness
16 - when our wings are cut , can we still fly

duwar yazıları...

önce , yıkılan berlin duvarı
derken ermenilerin atlayamadığı ,
yılmaz güney duvar'ı
sonra , fukuyama'nın öldürdüğü tarih duvarı
hemen ardından gelen ağlama duvarı
her iki tarafın da ağladığı israil - filistin duvarı
picasso'nun boyadığı savaş duvarı
f tipi uçurtmaların uçamadığı cezaevi duvarı
sahibi olmayan başıboş gölgelerin duvarı
bir başka afişin üzerine yapıştırılan afiş duvarı
ecelinin gelmediğini öğrenen itin işediği cami duvarı
paris'li komüncülerin kurşuna dizildiği komün duvarı
faruk nafiz çamlıbel'in han duvarları
tahta bavulu olmayanların sürgün duvarı
ince memed'in karanlık duvarı
j. paul sartre ve attila ilhan nobel duvarı
hacıları müslümanlardan koruyacak ırak -suudi arabistan duvarı
pink floyd'un tuğlasını barikatlara attıkları isyan duvarı
son olarak , düşlerimize seksen darbesinin ördüğü yök duvarı .


''crispos japon balığı''

tezgâh bir...

savaş karşıtları
korkutucu sokak çocukları
bütünlemeye kalan öğrenciler
mevsimini şaşırmış yağmurlar
yolcular
yoldaşlar
gazete bayiinde ekmek arası
yalan haber satanlar
ağlayanlar
adresi olmayanlar
adres arayanlar
az kalanlar
deliler
saçlılar
kulağına küpe niyetine ,
anne babasının korkularını takanlar
''susuz yaz''ın ortasında ,
susuz kalanlar
yaşamdan uzak kalanlar
varanlar .


''crispos japon balığı''

kimbilir belki de...

belki seni tekrar görürüm içeride
ruhun ölmek üzereyken , bedeninden habersizce
şu koca kentte , herkesin gözü önünde
ilahi bir nefesle , bir anda canlanır bedenin ,
gerçek ruhuyla
nicedir duymak istediğim bir fısıltı ile
''gel benimle ,
varsın savaşsın bu şehir
dökülsün her bir yanı
gel benimle''
otur karşıma tekrar çizelim
ufak taşlar döşeyelim sokaklarına
sarı ışıklı lambalar ,
her bir yanına
ıslansın meydanlar kent yağmurlarıyla
aksın tenimizden aşağıya ,
bir somun ekmeği paylaştığımızda kuşlarla
tahta oturaklarda
bu koca şehirde ,
herkesin gözü önünde...


''moda balığı''

sana istanbul'u getirsem...

...seninle yürümek şu tarafa , uzağa , uzunca , manzara boyunca , sağımızda akdeniz'le .
baksan bana ne söyleyeceğimi biliyormuş gibi , beni hiç görmemişçesine , biraz tebessüm dolu , sonra heyecanlı ; ama neredeydin , neden gittin dercesine küskün bir şekilde...
sonra sana bir avuç deniz suyu getirsem , şu kadarcık , birazcık martı sesiyle gelsem . seni gördüğüm ilk günkü ceketimle üstümde , deniz kokusu üzerinde , kar soğukluğu bedenimde... ben sana bir şehirle gelsem . ben gelsem... sana istanbul'u getirsem .

konuşamaz olmak bu şehirde , yazamaz olmak ; kimi zaman farkedemez olmak seni . görememek hiçbir şeyi , ömrüm boyunca soluduğum , kent kokan havanın yumuşaklığını içime çekmeden . hiçbir şey yazamamak , boğaziçi'nde yağmur sesi olmayınca . tek kelimenin gelmemesi aklıma sana söyleyecek , dört bir yana kendi yollarına giden dostlarımı ; kimbilir belki de kendimi unutmaya yüz tutmuşken .
bir tiyatro oyunu gibi derince işlesem kendimi , bu şehri ve seni . bedenini senden habersiz kullansam seni düşünürken . ama belki de bir şehir düşlemek için , güzelliğiyle , dostluğuyla , sevgiyle sıvanmış bir şehir için...

ufak bir özlem olsa benimki sadece , bunun için kovmak istesem , inanmadığım insanları tanrılarıyla birlikte . doldurmak istesem şu kocaman boş meydanları heyecan içindeki insanlarla .
birçok beden yaratabilsem , hayat vermek olsa onlara , tek istediğim ; hep gülmeleri büyük bir arzuyla yaşamaları . ama inanmak istemezseler içtenliğime , yıkıp dökmeye başlarlarsa bu şehri , itaât ettikleri savaşçı tanrılarıyla ; çok kızmak istemem onlara , gökleri delmek , şöyle haykırmak istercesine...

''gökleri dolaşan , ama görünmek istemeyen tek varlığınız
sizi aç bırakan , zevk ve sefa içinde yaşayan yüce ruhunuz
yoksa sizinle yaşamak istemiyor mu ?
görmek istemiyor mu hâlinizi , artık tanımıyor mu sizi tanrınız ?''

...sonra kilitlesem kapıları , söndürsem tüm ışıklarını bu koca kentin . yürüsem biraz , şehirler boyunca , kimilerini özleyerek . ama yine de uğramasam taş kaldırımlarına , eski sokaklarına... otursam bir köşesinde yağmurlar yağdığında üzerime , üzerine bu şehrin . gökler gürlediğinde , beyaza boyandığında boşalsa dolu sokaklar , herkes kaybolsa bir anda , daha akşam olmadan... sadece buruk olsa içim , bedenimde ağırlık , hiç doğmayacakmışçasına batan güneş , gök gürlemesi öncesi gördüğüm gökyüzü aydınlığı .

küfürler savursam dört bir yana , kızgın olsalar tanrılar bana , ben de onlara ; hiç olmadıkları için . bir kenara savurdukları için güneşi . dumanlara boğduğu için mavi gökyüzünü.
gece uzasa , hiç bitmese . yürümeye başlasam . cesaret etsem bu şehri tekrar özlesem , bir umut olsa yine içimde . söksem kilitlerini , açsam bütün kapılarını birisi vardır diye içeride , güzelliğine hasret kaldığım . yaksam tüm ışıklarını belki birisi vardır diye bu şehirde , gökyüzünü maviye boyayıp , güneşi tepeye asacak... kimbilir .


''moda balığı''

fuat saka (nazım türküleri)...




albüm için link
rar şifresi(key) : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - nâzim'a saygı
02 - karlı kayın ormanı
03 - vasiyet
04 - kerem gibi
05 - bulutlar adam öldürmesin
06 - karıma mektuplar
07 - davet
08 - laz ismail
09 - asker kacağı
10 - bahr-i hazer
11 - güzel günler
12 - beyazıt meydanında

istanbul çengelköy 2009...






fotoğraflar : ''proleter balık''

ikarus'un ölümü...

doğum çoğuldur , ölüm tekil
mumdandı aç tutkumun kanatları
uçuyordum sevinç içinde

herkes işinde gücündeydi
yok olmuş damlar ki unuttum

ve güneşin basamağından döndüm geri
üfür üfürü uçardı yalnızlık
zamansızlığın kanadı yalnızlık

hiç yıldız doğmadı ben gökteyken
ne düşlediğimi unuttum

çift sürüyordu bir köylü iki büklüm
kalkmak üzereydi ak bir gemi limandan
denize düşeni kimse görmedi

herkes işinde gücündeydi
ve acı çekmeyi unuttum

belleğimde hala gökyüzü dünya
yüreğin yaban arısı yalnızlık
yaşantısız daldı yalnızlık

tükenmiş tutkumun neşeli ağırlığı
göksel erincimi unuttum
ölmeden bütün sabahlarımı unuttum

denize düşeni kimse görmedi
gökten indiğimi kimse görmedi
ak bir gemi kalkıyordu limandan
görmediklerimi unuttum

bölünmemişti tarihsiz gün
varlığın kanatsız adı yalnızlık
sudan dışarıda kalmış ayaktı yalnızlık

soyağacına tırmanmıştım putsuz tanrının
ölümün dilini unuttum

düşüncem yavaş yavaş gidiyordu varolan
tam bir uygunluk yoktu aramızda
saydam yağmur gibiydi canlandıran ölüm

herkes işinde gücündeydi
olanı biteni unuttum
yaşadığıma inanılmaz benim
masal kahramanı gibiyim
kimse görmeden yittim gittim .


''melih cevdet anday''

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...