29 Haziran 2009 Pazartesi

cidade de deus (2002)...


aç insanlara kurban edilen tavukları gözlemleyen bir başka tavuğun bakışları ve canını kurtarmak istercesine oradan kaçmaya yeltenmesi filmin kaçıp kovalamaya yönelik ana konusunu da bizlere açıklar cinsten . tavuğun peşine takılan çete elemanları da , her işte olduğu
gibi tavuğu yakalama işinde de hünerlerini ve silahlarını konuştururlar . birdenbire 1960'a brezilya'nın yoksul yerleşim yeri olan tanrı kent'e gidiyoruz tavuk kovalamacasının ardından . ve rocket'in anlatımıyla yaşamaya başlıyoruz tüm gelişmeleri . sokakların en ünlü çetesini tanıyoruz böylece . zaman da ilerliyordu elbette . kurgusal anlatımı açısından hoş bir yapıya sahip bu filmde , sürekli havada uçuşan mermilerin yanısıra aşkların ve dostlukların da olduğunu görüyoruz . izleyiciye şiddeti bu denli hoş karşılatan ve cinayetlerin ardarda sıralandığı senaryo , bir süre sonra rocket'in hayatına odaklanıyor . 16 yaşında ilk fotoğraf makinesine kavuşan rocket birkaç fotoğraf sayesinde hayalettiği bazı şeylere sahip oluyor . tabi bunda tavuk peşinde koşan , zé ile bené önderliğindeki , tek gelir kaynağı uyuşturucu satmak olan çetenin de payı büyük . zé'ye oranla bené biraz daha ılımlı bir çocuktur . filmin sonuna doğru olaylar iyice kontrolden çıkar ve kent iki çetenin çatışmalarına sahne olur . ve sonrasında ise sonun başlangıyla en başa geri dönüyoruz .''yakalayın tavuğu'' ... kısacası hüznü , aşkı , şiddeti ve biraz da eğlenceği bir arada görebileceğiniz , kurgusal yapısı ve hoş müzikleriyle insanı etkileyen , bolca mermi sesi duyabileceğiniz ilginç filmlerden biri . gerçek bir olaydan esinlenerek yapılmış .


sunu : ''proleter balık''




beth quist (silver)...




albüm için link
rar şifresi(key) : sisedekibaliklar

melodiler...

01- liquid silver
02- om asatoma sad gamaya
03- monsters
04- grace
05- blue planet
06- warrior
07- padip
08- phoenix
09- stars
10- q song
11- planet

il n’y a pas d’amour heureux...




''louis aragon''

kapitalist kediler...

kediler etleri yediler
yediler yediler bitirdiler
yam yam bu kediler
doymadı birbirini yediler

kediler sütleri içtiler
içtiler içtiler bitirdiler
vampir bu kediler
kanmadı kanlarını emdiler

kediler ciğerleri seçtiler
seçtiler seçtiler beğendiler
azgın bu kediler
utanmadı kasabı da yediler


''proleter balık''

28 Haziran 2009 Pazar

der baader - meinhof komplex (2008)...

haziran 1967'de , iran şahı muhammed rıza pehlevi'nin batı almanya'ya gelişiyle ilgili protesto gösterileri , polisin ve şah yanlısı kişilerin , protestoculara saldırması ve bir alman öğrencinin polis kurşunuyla öldürülmesi ile şekillenen film , almanya tarihine damgasını vurmuş , kendilerini şehir gerillası olarak tanıtan teorikten çok bireysel günlük kararlarla hareket eden ve işçi sınıfından kopuk kızıl ordu fraksiyonu ''raf'' ( rote armee fraktion ) adlı örgütün tarihsel akışını sunmaktadır izleyiciye . genelde , gazeteci ulrike meinhof ve iki anarşist devrimci olan andreas baader ile gudrun ensslin üzerinde yoğunlaşan filmde raf örgütünün kurulum aşaması , yaptığı eylemler ve dış ülkelerle olan bağlantıları konu ediliyor . son bölümlerde ise raf üyelerinin tek tek yakalanması , işkence aşamaları , tecrit cezaları ve serbest bırakılmaları için yapılan eylemler ile mahkeme süreci tarihsel gerçekçi bir anlatımla işleniyor . sonunda meinhof ve diğer tutukluların intihar ettikleri açıklanarak belirsiz bir şekilde dava kapatılıyor . alman örgütü raf hakkında kısa bir bilgi edinmek açısından çok önemli bir film bence . mutlaka izlenmeli . baştan sona harika işlenmiş kurguya sahip coşkulu bir yapıt .


sunu : ''proleter balık''





27 Haziran 2009 Cumartesi

round mountain (truth and darkness)...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01- hildia
02- the old tree
03- venus in the tower
04- burn it down
05- castle
06- o light
07- i won't lose sight of you
08- who are you
09- i am here
10- candle in the willow tree
11- penumbra
12- truth and darkness
13- the orchard

26 Haziran 2009 Cuma

bir istasyon hikayesi...

seneler oluyor istasyondan aşağıya doğru yürümeyeli
gözlerim yere bakar hep dalar gibiydim
bir şarkı da bulduysam
tut ki denizler okyanuslar geçerdim

kime ne esen rüzgardan
sağdaki söğüt ağacından
küçük okul çocuklarının birine gözüm takılsa iyi
bir tek geçen tren sesi
öyle yakın öyle uzak...

arada aşağıdan dolaşırdım
bugün de şu yalının yanından döneyim
yarın da çorbacının önünden
hava kapalıysa ve hafifte çiseliyorsa
otobüsten hiç inmeyeyim
doğruca en yakınından kadıköy'e...

istasyonun yanından gelenler şu,
ellerinde simitler
gazeteye sarılı somunlar
işte saati gelmiş de fırından evlerine dönüyorlar...
şu kapının önündeki
sabahı karşılayan yüzü kırışık fırıncı
o yine orada...

daha sırt çantamı taşıyorken
çok kitap da varken içinde
çok ağır gelirdi istasyondan aşağı yürürken...
ben siyah askılı çantamı bulduğumda
işte o zamanlardı , içinde romanlar vardı

o zaman da gözlerim şişti
ama içleri o kadar beyazmış ki
çok uyumuşsun diyecek kıvamdaymış
güneşin kızılını iyi bilirmiş
maviyi de ondan tanırmış

şimdi mi
yani seneler sonra mı,
hikayenin henüz
başı gibi
hiç eskimemiş...

istasyon hikayesi der ki
daha ilk sayfalarında,


"işte
trenin sesi geliyor
gelen var mı bizimle
sınırların ötesine,
dünyanın tüm sabahlarına
merhaba demeye"...



''moda balığı''

gitmek istiyorum...

güncelliğini yitirmiş bir hadiseden bahsetmiyorum
engin fırtınaların koptuğu,
yüreğimin kılcallarında dolaşan saklı düşlerin deşifresi bu
manidar bakışlar altında geçiriyorum ,
yorgun hayatımı
ve sabahın ilk ışıkları söndürüyor içimdeki yıldızları
gitmek istiyorum alabildiğine uzaklara
tanımadığm bakışlar altında karışmak istiyorum insan seline

motor seslerinin
kuş cıvıltılarını susturmadığı
ve martının dilencilik yapmadığı ,
simit parçaları için
bir coğrafya arıyorum

sabahlar olmasın mum ışığı sönüyor
ışık tılsımını kaybediyor
tanrılar yeni isteklerini sıralıyor ,
yalancı şeyhleriyle .
ve hayatın kahpeliğini gizleyemiyor şehir
yolculuk düşüyor aklıma
sırt çantam hazır
gitmek istiyorum alabildiğine
gitmek istiyorum
insanlığımın çocuk gülüşleri içinde kaldığı yere


''beta''

güneyde bir yerde...

bu topraklarda güneyde bir yerde ,
üzüm bağlarıyla dolu bir sınır köyü...
çocuklar...

bu çocuklardan biri , eve nereden geldiğini bilmedği bir şişe şarabı saklandığı yerden alarak evden çıkar . onu köyün dışında , eskiden şarap mahzeni olarak kullanılan , fakat şimdi neredeyse yıkılmak üzere olan bir harabeye saklamaya karar verir . gizlice vardığı mahzene girerken içeriden garip seslerin geldiğini farkeder . kimsenin yaşamadığını düşündüğü harabede birilerinin bağıra çağıra konuştuğunu duyunca biraz korkar , ama merakına da yenik düşerek içeride neler olduğunu anlamak için usulca sesin geldiği yöne doğru yürür . iyice ilerledikçe sesler yükselir . heyecanı korkusuna karışır . bir süre daha sese doğru gittikten sonra çocuk , ahşap bir oyuktan içeride olan biteni izlemeye başlar .

içeride beş kişi...herbirinin elinde bir şarap şişesi...kendilerinden geçmiş bir şekilde dillerindeki sesi şaraba buluyorlar .şarap sese karışıyor . sanki dünyanın merkezi eylemişler harabeyi . yerle gök birleşmiş ve şarabın sarhoşluğunda cehennemi yakıp cenneti harabeye taşımışlar .ne tanrının sözü söker artık onlara , ne de kulun...kimseyi görmez gözleri...başka bir dünya solurlar içeride .

çocuk , gördükleri karşısında şaşırır . kendilerini dünyadan böylesine koparmış ve hallerinden oldukça memnun olan bu adamların ne yaptıklarını anlamak için dikkatlice izler . ellerindekinin şarap olduğunu anlayan çocuk , adamların şaraba bulanmış sözlerini bir türlü kavrayamaz . şaşkınlığı , yerini keyfe bırakır . bir an için onların yanında olup , onların yaşadığı zevki kendisi de tatmak ister .ama heyecanı ve nedenini bilmediği korkusu bunu yapmasına engel olur . ve bütün bu olanları , arkadaşlarına anlatmak için , harabeden , saklayamadığı şarabıyla koşarak ayrılır .

arkadaşlarına gördüklerini anlattıktan sonra o adamları , esrimenin doruklarına çıkaran şeyin şarap olduğu konusunda anlaşırlar . bunun üzerine çocuklar da kendi aralarında böyle bir ayini düzenlediklerinde , o zevkleri tadacaklarını düşünürler . ilk iş olarak sarhoş olmak için , çocukların şarap bulmaları gerekmektedir . şimdilik ellerinde bir şişe şarap vardır . ama ayinler için bir şişenin yetmeyeceğini düşünürler . çocuklar bu kadar şarabı nereden bulacakları konusunda kararsızlardır . çünkü hiçbirinin evinde şarap yoktur . sonunda ayin için şarapları köyün en büyük üzüm bağlarına sahip olan ''armen sürmeliyan''ın şarap mahzeninden çalmaya karar verirler .

aynı günün akşamı armen'in mahzenine gizlice girerler . ellerindeki sepetleri , güneyin en iyi üzümlerinden yapılmış şaraplarla dolduran çocuklar , gecenin karanlığında ilk ayinlerini düzenlemek için köyün dışındaki üzüm bağlarına giderler . az önce yapmış oldukları hırsızlığın ardından dinginleşen çocuklar ,ayin için vakit kaybetmeden şarapları içmeye başlarlar . adamların yaptıklarını hatırlamaya çalışarak hızlı hızlı şarapları tüketirler . çocuklar şarhoş olurlar ama ayini izleyen çocuğun bahsettiği o adamlar gibi kendilerinden geçemezler bir türlü . bunun üzerine o eski mahzene hep beraber gizlice giderek , adamların ayinini izlemeye koyulurlar . şarapla beraber herbir adamın sürekli konuştuklarına tanık olurlar . ama yine de tam olarak adamların sarhoşluğunun nedenini kavrayamazlar .

derken çocuklar ellerindeki şaraplarla günlerce ayinlerini tekrarlarlar . fakat bir türlü o adamlar gibi sarhoş olmayı beceremezler . eksik olan bir şeyler vardır . birkaç günün ardından ayini ilk izleyen çocuk dışındaki diğer çocuklar ayinlere katılmaktan vazgeçerler . sıkılmışlardır...

yalnız kalan çocuk , elindeki diğer şaraplarla birlikte daha önceden ayin yaptıkları bağda tek başına şarap içmeye devam eder . neden o adamlar gibi sarhoş olamadıklarını düşünür durur...

günler sonra tek başına , köyün en güzel ve en lezzetli üzümlerinin bulunduğu o bağda , iri taneli koyun gözü asması altında , şarap içerken domuz sesine benzer bir hırıltının bağa girdiğini farkeder . çocuk sesi duyar duymaz o sarhoşlukla irkilir . sesin sahibini anlamaya çalışır . ses , bağın yumuşak toprağında güçlükle ilerler ve sürünerek , bağda yere yumulmuş bodur bir asmanın dibine girer . bu ses , yerde , asmanın dibinde yatan adama aittir . çocuk , yaralı adamın kanlar içindeki görüntüsünden o denli korkmuştur ki , bir an olduğu yerde nefessiz bir şekilde kaskatı kesilir . aniden , bağın çevresinde dolaşan ve koşuşturan askerleri de görür . askerler kendi aralarında belirli belirsiz bir şeyler konuşarak sağı solu araştırmaktadırlar . birini ardıkları bellidir...

askerlerin konuştuklarından , yaralı adamın sınırdan kaçak geçerken vurulduğunu anlar ve o ölüm katılığı bürümüş bedenini kıpırdatmadan orada öylece durur . kızgın güneşin altında kavrulmuş toprağı ezen postal seslerinin bitmesinin ardından , olduğu yerden sessiz bir şekilde doğrularak etrafını süzer . ortalıkta kimsecikler yoktur...sarhoşluk , baş ağrısı ve bir korku bedenine hakim olmuştur . kimseciklerin olmadığını görünce , bir an koşmaya yeltenir fakat bu arada yaralı adamdan da ses çıkmamaktadır . adamın görüntüsünden her ne kadar korksa da , o çocuk merakına yenik düşer ve adama doğru ağır ağır yürür .

çocuk bütün korkusu ve sarhoşluğuyla , adamın ölmüş olduğunu düşünerek ona iyice yaklaşır . yanına gidince adamın bir ölü gibi yerde hareketsiz yattığını görür . sırtında bir sırt çantası olduğunu farkeder ve yine o çocuk merakına dayanamayarak çantayı açar . çantadan birkaç kitap ve bazı özel eşyalar çıkar . kitapların dış görüntüsü çocuğun o denli hoşuna gitmiştir ki , buna dayanamaz ve diğer eşyalara dokunmadan , sadece kitapları alır ve koşarak bağdan ayrılır . kitapları evde saklayan çocuk tek başına içmeye devam eder ve gördükleri ile birlikte kitapları kimseye anlatmaz .

yine tek başına içip , o adamlar gibi sarhoş olamadığı ve bundan dolayı hüsrana uğradığı bir günün akşamında sakladığı kitapları okumaya başlar . kapağında , kitabın hayyam adında biri tarafından yazıldığını farkeder . daha önce hayyam adında birini ne görmüş ne de duymuştur . kitabın sayfalarını çevirdikçe , kısa kısa dizelerden oluşan şiirlerle karşılaşır . bu şiirlerden birkaçını okur . şiirlerde şaraplarla karşılaşır . içi karıncalanır . sonra kadınlar çıkar karşısına . tanrı tanımazlık , şarap şişelerinin yanında durur . başı dönmeye başlar . kendinden geçer . şiirler şaraba bulaşır . hemen kalkar , ve çaldıkları şaraplardan birini açar . içtikçe tanrının olmadığı bir yerde , şiir şiir olur önün de ; şarap da şarap...

birden ayine katılan adamların konuştuklarını hatırlar . ve hayyam'ı sesli okuduğunda , o adamların da ayinlerde şarapla birlikte hayyam okuduklarını anlar . bağda yaralı olan adamın da ayinlere katılanlardan biri olduğunu tahmin eder . iyice sarsılır . bedenindeki titremeler şiirin satırları arasında tanrıya değmeden , sarhoşluğun koynuna girer . dahası , içindeki coşku tarifi imkansız bir sarhoşluğa dönüşür . bu duygu o kadar çok hoşuna gider ki , bir türlü kitabı elinden bırakamaz .

çocuklar daha önce ayini düzenledikleri üzüm bağlarında tekrar bir araya gelirler . bu defa ellerinde şaraplarla birlikte hayyam ve şiirler vardır . usulca açılır şaraplar...ayin başlar . şiir kitaptan çıkar...esrime , çocukları sarar . sarhoşluk , düşün kapısını açar...düş , tanrıyı hiçe sayar . cennet , etiyle kemiğiyle yeryüzüne inmiştir...



''crispos japon balığı'' ve ''sessiz balık''

kapitalizmin sinir krizi...

küresel kapitalizmin krizi dünya ekonomisinin dengelerini kökünden sarsmaya devam ederken, krizin toplumsal etkileri de kendisini çarpıcı biçimlerde ortaya koyuyor. özellikle son aylarda gazete sayfalarında ya da televizyonlarda hemen her gün yeni bir vahşet haberine rastlamak mümkün . cinayet, katliam, tecavüz ve gasp haberleri üçüncü sayfalardan taşmış , birinci sayfada manşetlere yerleşmiş durumda . “makul oran”ın aşıldığı , medyanın böylesi haberlere gösterdiği ilgiden de anlaşılabiliyor. “nereye gidiyoruz ?” diye soruluyor.


“nereye gidiyoruz ?” tedirginliği


haberlere konu olan trajik olayları pazarlama teknikleri ve satış potansiyeli açısından değerlendiren burjuva medyası , meydana gelen her bir vakayı “özgün nedenleriyle acıklı hikayeler”miş ve birbirleri arasında hiçbir ilişki yokmuş gibi sunuyor olsa da toplumsal cinnet halinin aslında içinden geçmekte olduğumuz süreçle doğrudan ilgisi var. yani bireylerdeki şiddet eğiliminin ve buna bağlı olarak suç oranının artışı rastlantısal değildir . burjuva medyasında işte bu gerçekliğin üzerini örtülüyor, toplumsal öfkeyi besleyen kaynaklar sorgulanmıyor . biliyorlar ki, gerçeğin üzerindeki kanlı örtüyü çekip aldıklarında, altından mevcut sistemin sürekli olarak yeniden ürettiği pislikler çıkacak...

alıntı.

yazının devamı için buraya tıklayın

25 Haziran 2009 Perşembe

metin & kemal kahraman...



26 haziran cuma 2009 , 20:30
hasan ali yücel kültür merkezi ,
kartal istanbul

bir kartpostal hayaleti...

görmek istediğim tek yer voli mahalleleriydi , dalyanlardı
yüzlerce kayıkçının halatlarıyla yaklaştığı bir yer
bir anı kadar uzak
oysa yakın gibi görünen bir şehire de benzerdi
çarşının ortasında ''çamışgel'' diye bağıran esmer insanların
suratlarıyla bütün ağaçlar
bir ekmek alıver de gel diyen anneme benzerdi .
birden o tanıdık yağmurlar
sırtını dönüverdi bana .
limandan soğuk bir dalga , küfür gibi yüzüme çarptı
martılar beni sorguya çektiler
söyledim onlara
''akşam çıkan rüzgarla dağılacağını bile bile
yaptın kumdan kaleleri''

güldüler...
beni serbest bıraktıklarında , ellerim kadardı ay
ve şehrin tam tepesinden aşağıya doğru indikçe
yoksul semtlerinin üzerini örten sis .
düşündüm de edep yerleri miydi şehrin fakir mahalleleri .
üşüten bir rüzgarla deniz çekildi
uyanıverdi kapı önü kedileri
silik suluboya resimleri gibiydi gece
yeni bir sabaha dek yorgunluğumu sakladım köşe yastığımda .


''lepistes''

24 Haziran 2009 Çarşamba

modest mussorgsky (pictures at an exhibition)...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01- promenade I
02- gnomus (the gnome)
03- promenade II
04- il vecchio castello (the old castle)
05- promenade III
06- tuileries
07- bydlo
08- promenade IV
09- ballet des poussins dans leurs coques (ballet of the chicks in their shells)
10- samuel goldberg et schmuyle
11- limoges, le marché (the marketplace at limoges)
12- catacombe, sepulchrum romanum (catacombs, roman tombs)
13- cum mortuis in lingua lortua (with the dead in a dead language)
14- la cabane sur des pattes de poule (the hut on fowl's legs)
15- la grande porte de kiev (the great gate at kiev)
16- night on the bare mountain
17- sunrise
18- prelude and dance of the persian slaves
19- galitsin's entrance
20- prelude to sorochintsy fair
21- gopak

23 Haziran 2009 Salı

sibelius (symphony no : 1)...




albüm için link
rar şifresi (key) : sisedekibaliklar


melodiler...

01- andante ma non troppo - allegro energico
02- andante (ma non troppo lento)
03- scherzo (allegro)
04- final (quasi una fantasia)
05- valse triste op.44 no.1 from ''kuolema''
06- musette from ''king christian 11 suite''
07- alla marcia from ''karelia suite''

22 Haziran 2009 Pazartesi

soğuksu günlüğü bir...

tırtıl , nisan...

doğukan beş yaşında , durmadan soru soran bir çocuk . ancak bu sabah çok ilginç bir şey oldu . yine tüm sorularıyla kapıya geldi . artık ona cevap veremiyordum . bana kızıp , bir türlü açmayan güle doğru yürüdü biraz tehditkâr… annesi , sıkıldığımı anlayıp eve çağırdı onu :

-eve gel doğukan rahat bırak ablayı .

hızlıca indi merdivenlerden , alt dudağını büküp kaşlarını da çatarak :

-gelmeyeceğim
-babanı ararım , dedi annesi
-ararsan ara

ve doğukan bunu söyler söylemez bir tırtıl oluverdi , merdivenlerden aşağı yeşilliklerin arasından kayboldu gitti .


mahallede kayıp , mayıs...

dizimde kırmızı bir yara çıkmıştı çok kaşınıyordu , işte o gün kıvırcık kapıyı çaldı . annesi
kapıyı açtı ona . her zamanki yüzünden başka bir yüz vardı annesinin yüzünde . suçlu , tedirgin .
ve bunların hepsini sırıtan dudaklarında gizliyordu. ben , kıvırcık gelmeden bütün olaya şahit oldum . koşarak çıktı annesi evden , eşarbını bağlamadan öyle telaşlı . bir çırpıda iniverdi bozuk merdivenleri , sonra mahçup biraz . eve döndü , ittirdi tahta beyaz kapısını gecekondunun . içeri girecekken tam , komşusu seslendi :

-hayırdır ne bu telaş ?

kadın anlattı olanları . tavşan yoktu . kedi yemiş olabilir miydi ? komşusu pek önemsemedi . onu
asıl ilgilendiren soruyu sordu :

-kim getirdi tavşanı kızına ?
-mücahit . deyiverdi birden .

sonra anladı pot kırdığını :
-arkadaşı canım çatalağzı'ndan getirmiş .

komşu kadın beş on dakikaya kadar başka bir komşu kadına gidecek
ve mücahit'i anlatacaktı . anne :
-aman iyi oldu , hep mancır yiyordu zaten , diye düşündü .

kıvırcık okuldan geldi . kapıyı çaldı . annesi daha kapının girişinde tavşanın kaybolduğunu söyledi , utangaç bir gülümsemeyle . kıvırcık bağırdı ağladı . annesi her zamanki yüzünü takındı . gülmüyordu artık . onu suçlayan kızını memelerine bastırdı .
kıvırcık , orada anne kokusu hissedince , annesine kızmak isteyip de kızamadığını anladı . gecekondunun tahta beyaz kapısını kapadılar mahalleye . sonra annesi kızına para verdi . kıvırcık unutsun diye tavşanını . annesine bir daha hiç bulamayacağı
bir şey gibi -tavşanı gibi- sarıldı beline .

dizimdeki kırmızı yaranın geçtiği gün sona erdi tüm bunlar . tavşansa yok artık ortalıkta .


''lepistes''

fikret kızılok (gün ola devran döne)...





albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01- leylim leylim
02- haberin var mı (enst.)
03- anadoluyum ben
04- gün ola devran döne
05- gözlerinden bellidir
06- akın var akın
07- söyle sazım
08- köroğlu dağları
08- yağmur olsam
09- yumma gözün kör gibi
10- haberin var mı
11- vurulmuşum
12- güzel , ne güzel olmuşsun

20 Haziran 2009 Cumartesi

modigliani (2004)...


jeanne'in tutku dolu aşkını itirafıyla başlayan film , 1919 yılında paris'te bir meyhanede , piposunu tüttüren picasso (pablo) ile , elinde çiçekle meyhaneye gelen modigliani (modi) arasındaki sıcak sürtüşme ile devam ediyor . bu iki ünlü ressamı bu şekilde görmek , insanı biraz şaşırtıp farklı düşüncelere yöneltse de , daha ilk sahneden ilgi çekici bir şeyler olacağını seziyor izleyici bu sayede . modi , birgün bir ders sırasında jeanne ile karşılaşır ve bu tanışmadan sonra aralarında bir yakınlık başlar . bu ilişkiye jeanne tarafından bakılacak olunursa epey saplantılı bir duruma dönüştüğünü düşünebilirsiniz filmi izlerken . ama sonuçta modi de onu sevmektedir . film , adından da anlaşılacağı gibi ressam amedeo modigliani'nin hayatından bir kesit sunmaktadır bizlere . livorno'lu bir yahudi çocuğu olarak dünyaya gelen modi , bu dinsel ayırışım nedeniyle , sevdiği kızın babası tarafından epey dışlanmıştır . ama yine de jeanne'e olan aşkı ve iantçı yapısı onun bu konuda yılmasına müsade etmez . içki ve haşhaşa merakı olan modi bu yüzden rahatsızlık çekse de bunu pek umursamaz . tabiki filmde ressamlar pablo ve modi'yle sınırlı kalmıyor . sürekli içiçe yaşayan bu insanlar birbirine sıkı bağlarla da bağlıdırlar . bu arada modi'den ayrı geçen günler jeanne için oldukça zordur. çocuğu ile birlikte ailesinde kalmaya başlar . parasal yönden zorluk içinde olan modi , filmin sonlarına doğru , arkadaşları tarafından bir yarışmaya katılmaya ikna edilmeye çalışılır . tabi bu arada picasso ile olan çekişmeleri de devam etmektedir içten içe . ilginç kişiliklerin , sınırda yaşayan çılgın ressamların sıradışı dünyasına bir yolculuk yapmak için ideal bir film . her ne kadar sonu biraz hüzünlü olsa da . mutlaka seyredilmeli diyorum . eminim beğeneceksiniz . bu arada , modigliani resimlerini inceleminizi de öneririm . değişik bir tarzı var . özellikle de gözlere karşı . filmdeki repliklerden birinde modi jeanne'e şöyle der ilk tanıştıkları dönemde :
''seni -ruhunu- gerçekten gördüğümde , gözlerini de çizeceğim''

hoş bir film .


sunu : ''proleter balık''




19 Haziran 2009 Cuma

istasyonlar , tren ve edebiyat...

istasyona sığmayan trenler düşünün...
uçsuz bucaksız bozkırlardaki küçük istasyonlarda duran , inen ve binen herkesin sırtında kocaman kamp çantaları olan , personel olanların kimisinin güler yüzlü , kimisinin suratsız olduğu , yataklı , oturaklı , kuşetli ve kompartımanlı trenler... bir ülkenin birçok platformlu istasyonundan başlayıp , dağlar , ovalar , sular , şehirler , köyler , kaleler aşarak , bir başka ülkenin istasyonuna varan trenler...
işte geçen yaz inanılmaz fırsatlar ve rastlantılar silsilesi içinde bu dediğimi andıran trenlerle , bükreş'ten budapeşte'ye , oradan da viyana'ya ve prag'a gittim . kısacık mesafelerin bile bitmeyecek gibi geldiği anlarda , kitaplar kapanır ve bir sohbet başlardı kompartımanda . ortak dilimiz ingilizceydi . insanlar her ülkeden , her kültürden , her meslekten , değişik gelir gruplarındandı , ama konuşacak birçok şey bulabiliyorlardı . gezdikleri ya da geldikleri yerden bahsediyorlardı . sanatı , hayatı ve treni paylaşıyorlardı .
trene budapeşte'den viyana'ya gitmek için binmiştim . trende münih'e giden iki ingiliz ile tanıştım . saatlerce frida ve yazın ''tate modern''de düzenlenen frida sergisi üzerine konuştuk . ve sonuç şu :
''sanat evrensel''

bu sebepten bir an düşünüyorum , ''yazın'' bir sanat mı ? edebiyat , öykü , roman , şiir... ama bir başka bir başka ülkeye yolculuğum cevap oluyor sorularıma . paulo coelho tartışılıyor , bu kez tez araştırmam için gittiğim rusya'da . dini öğeler , ''tanrı'' ve kutsal güçler mi ön planda , iyilik , ahlak ve insani duygular mı ? işte bu tartışma edebiyatın evrensel olduğunu bir kez daha kanıtlıyor .
tren gidiyor . kompartımanda bir şiir görevli memura son durakta inmeyeceğini söylüyor .


''karabulutlu balık''

zonguldak'ta yaşamaktan memnun musunuz?...

bir cumartesi günü kadir ağabeyin evindeki mangal partisine davetedilmiştik. kendi yetiştirdiği birçok meyva ağacıyla dolu bahçesi , arasıra keyifli muhabbetlere ev sahipliği yapar . evinin girişinde dumanları tüten mangalla uğraşırken yakalamıştık kadir ağabeyi . diğer konukların o akşam benden , iyi bir sohbet performansı aldıklarını sanmıyorum ama ben hepsini tanımaktan memnun oldum .
yeşillikler içerisindeki bahçede ördek , tavşan gibi birçok canlı , sanki cennet bahçesindeymiş gibi yaşıyorlardı . bir ara , ördeğin mangaldan bir et parçası aşırdığını gördüm . mangal başındaki işine yoğunlaşmış kadir ağabey hiç oralı bile değildi , belki de farketmedi .
ördekler , civcivler , tavuklar , tavşanlar ; başlarındaki hep insan gibi gülümseyen , insani koca bir köpekle birlikte , tehlikelerden uzak olmanın tadını çıkartıyorlardı . o akşam muhabbetin arasında ördekleri yemek artıklarıyla beslerken , bir ara kadir ağabey ''bunlar varken kene mi olur ortalıkta '' demişti . sürekli çalışan gagalarıyla yerleri eşeleyen ördekler , doğal bir bahçe ortamını haşarattan temizleme görevi de görüyorlardı . doğanın bu derece uyumunu yakalamak , insanın hoşuna gidiyor ... köpeğin bahçeye kedi yaklaştırmaması , ördeklerin bahçeyi kenelerden ve diğer böceklerden temizlemesi , kadir ağabeyin de onlara mutluluk içinde yaşayacakları bir ortam sunmuş olması...

bir gün sonra çaydamar mahallesi ile ilgili , bir ''kene paniği'' haberi basınımıza yansıyordu. çaydamar'da , evlerinin duvarlarını , zeminini saran keneleri kameraya gösteren yaşlı teyzeyi ve şikayetlerini görünce irkilmiştim . hakikaten evin dışındaki ayaklıktaki bir delikten , sayısız kene karınca gibi çıkıyor , kanını emecek canlı aramak için etrafa yayılıyordu . bir karikatürcü için inanılmaz kuvvetli bir malzeme bu aslında ama o yönden bakmamıştım olaya ! mahalle sakinleri yetiştirdikleri hayvanların , kedilerin , köpeklerin vücutlarının kene dolduğunu , kendilerinin de ısırılmaktan korktuklarını haklı olarak dile getiriyorlardı . mahalle sakinleri bu durum karşısında muhatap kişi ararken , belediye , tarım müdürlüğü ve sağlık müdürlüğüne bağlı yetkililer tarafından bir kurumdan bir başka kuruma havale edilmiş , meramlarına (isteklerine) derman bulamamışlar . kendileri ise babadan kalma usullerle , kaynar su dökerek kene ile mücadele vermişlerdi . neyse ki sonunda yetkililer ilaçlama yaparak gerekli önlemleri aldılar , televizyondaki görüntülerde...

aslında geçmişte orman olan bölgenin üzerine kurulan bir şehirde yaşıyoruz biz zonguldak'ta . özellikle halen yeşillikle içiçe olan mahallelerimizde , tabanlardaki çatlaklar , duvarlardaki patlaklar , üzerine belgesel çekilecek kadar çok canlının yaşam alanıdır . çaydamar'da bir süre ev tutan sağlık memuru bir arkadaşım vardı . onun kiraladığı ev , üç katlı yapının en altındaydı . evinin kapısından içeriye girdiğimizde , özellikle bahar aylarında , bir börtü böcek familyası sağa sola kaçışırlardı . kilimlerin altından fırlarlardı . elim büyüklüğünde örümcekler dolaşırdı . bir tür korku filmi izler gibi kanepeye yerleşirdik , sağdan soldan aniden ne fırlayacak hissi yaşardık ! ''korkmuyor musun?'' dediğimde , kirası makbul olan evindeki canlılarla yaşadığı ortak yaşamdan ''idareten memnun'' olduğunu söylüyordu . gerçi orada kene görmemiştim ama fazlasıyla örümcek , çiyan , karınca vs. vardı .
daha merkezi yerlerin , örneğin apartmanlı mahallelerin genelde böyle sorunları yok . oralarda en çok sivrisinek , fare gibi dertler var . fareler ise her türlü duruma ayak uydurabilen canlılar . bir gün , yaşadığımız apartmanın kanalizasyon kanallarından birinin tıkanması sonucu , belediyeden ekip geldi . 1976'dan beri ara ara arızalandığına , daha doğrusu tıkandığına tanık olduğum kanalizasyon şebekesi için belediye işçileri , başlarındaki 30-35 yaşlarında bir şefle , canla başla uğraşmışlardı . hayatta yapılabilecek en tuhaf işlerden biri kanalizasyon temizleme işçiliğidir . aynı zamanda , bana göre modern zamanların en faydalı , lüzumu yüksek işlerinden de biri bu . hatta belediye başkanı izin verse bu işin belgeselini çekmek isterim . çünkü çok zor , inanılmaz ters boyutta ve çok gerekli , kesinlikle herkesin yapabileceği bir iş değil ! bu yüzden de bu işte hizmet veren arkadaşlara , hele ki bizim zonguldak gibi kanalizasyon ağı rastgele düzenlenmiş bir ilde , yaptıkları bu farkedilmez gayretlerinden ötürü çok saygı duyduğumu belirtmek isterim .

neyse , bizim de yaşadığımız apartmanın tıkalı kanalizasyon şebekesini açmak için uğraşan 30-35 yaşlarındaki şefle arada lafladık biraz . şebekelerin genel olarak neden tıkandığını sordum ona . insanların , burada söylemeye dilimizin varmayacağı eşyalarının , tıkalı kanallardan çıkabileceğini söyledikten sonra , en büyük problemlerden birinin ''polyester karıştırılarak üretilen '' tuvalet kağıtları olduğunu söyledi . çünkü bu tür kağıtlar suda kolay erimiyormuş . arada şaka olsun diye fare ve sıçanlardan bahsettik . peki onlar ?... buna belki şaşıracaksınız , arkadaş onların da elinden bir şey gelmediğini , polyesterin tadını farelerin bile beğenmediğini söyledi. farelerin kanalizasyonlardaki tıkanıklığı azaltmada yararlı canlılar olarak cümle içinde kullanılması başka ; onların bile teknolojinin bu zor eriyen ürünü karşısında çaresiz kalmaları bir başka şaşırttı beni .
***
geçenlerde , resim sergisi açan , artık antalya'da yaşayan bir dostumuz uzun süre sonra zonguldak'taydı . uzun süren bir röportajdan sonra şehri nasıl gözlemlediğini sordum , ''kirli'' dedi . ''birçok bina boyasız ve kendi haline bırakılmış'' dedi . biz şehrin içinde yaşayanlar çok fazla farkına varmıyoruz belki , belki ressam arkadaş aradığını bulamadığı için böyle söyledi . belki de zonguldak'ı antalya'da yaşayan birine sormamak gerek , bilemiyorum...
***
kirli sakallarımı kesmeye üşendiğin günlerde hijyen , sağlıkla ilgili sorunlara eğilmek , ne kadar doğru bilemiyorum . artık üç bıçaklı traş bıçakları da var . televizyonda , reklâmlardaki gibi rahat rahat traş olduktan sonra , şimdiye kadar ''yolunduğumuzun'' farkına varıp bir feryad da biz koparır mıyız ?
***
aslında yukarıdaki yazı o kadar politikaya çevrilip , şu günlerde yaşadıklarımıza uyarlanabilirki . gerçi hiç kimsenin okurken bunu farkettiğini sanmıyorum . niye açık açık politik bir ima yazısı yazmıyorsun , bunca orjinal materyali de döşemişken , diye soruyorum kendime . insanlar sever böyle yazıları...

yazıya başlarken koyduğum başlığa bakıyorum . ne ilgisi var ?
iyi bir materyali boşuna harcadın oğlum .
hayır ya niye boşuna olsun
''sen zonguldak'ta yaşamaktan memnun musun ? ''
bundan daha politik bir soru mu var ?


''zonguldak balığı''

bir düşe uyanır ya insan...

dokunmadan , dokunduğunu düşlemek
düşmek ateşine
o dudaksız öpülen dudakların...
sonra kaybolduğunun farkına varmak
ölen insanların aslında hiç ölmediği bir oyunda .

bir düşe uyanır ya insan
hani o sabaha
bir türlü değmeyen gözlerle
işte o gözlerle gördüm seni ,
hem de bir daha uyumamak için .


''crispos japon balığı''

umut...

bir hayaldi yaşamak
küçük bir güvercin için
hayaldi kalbinin atışı .
bir hayaldi yaşamak
afrikalı küçük bir beden için
doymak ve koşmak mutlulukla .
bir hayaldi yaşamak
fotoğrafçı bir gezgin için
kansız duvarlar görmek
bir hayaldi yaşamak
hayalini yaşamak
devrimcinin .
yine güneş batacak
yine gece olacak
ve sabaha yeni umutlar doğacak
güneşle birlikte
ve yine hayal edilecek ,
hayalini yaşamak .


''mersin balığı''

18 Haziran 2009 Perşembe

amarcord (1973)...

hoş bir italyan sahil kasabasında kavak ağaçlarının , yazın başlangıcında etrafa yaydıkları tüylerinin (polenlerin) yani kasaba halkının betimlediği şekilde ''şeytan topları''nın yoğun şekilde ortalığı etkisi altına almasıyla başlayan film , insanı en baştan kendine çekiyor . şeytan topları , kasabaya baharla birlikte gelir . bu dönemde tüyler kar gibi yağarken , çocuklar denizin keyfini çıkartmaya başlamışlardır bile .
baharın gelişini tüm kasaba büyük bir coşkuyla kutlar . bu coşku filmin büyük bölümünde etkin bir rol oynuyor zaten . meydana kurulan bahar ateşi de kasaba halkının içini ısıtan cinsten . filmde halkın en doğal halinin yansıtılmasının yanısıra bir başka dikkat çeken durum da , cinselliğin ve kadının tüm cazibesiyle ön plana çıkışıdır . bununla ilgili ilginç karakterler de göze çarpıyor . kasabanın ilginç ve erkek arzulayan isterik yalnız kadını volpina ve bir hastanede kalan ve ağacın tepesine çıkıp ''kadın istiyorum'' diye feryad eden teo gibi. film boyunca arada bir ortaya çıkan motorlu adam ve gözleri görmeyen akordeoncu da ilginç kahramanlarımız olarak kendini gösteriyor . genel olarak dinine bağlı bir kasaba olan bu yerde ilginç olaylardan biri de , faşist mussolini askerlerinin ziyareti sırasında yaşanıyor . bir gece ansızın kesilen elektrikler kasabayı karanlığa boğuyor ve hemen ardından kilise çanının yanına yerleştirilen gramofondan hoş bir ezgi yayılıyor her yana . keman ile çalınan bu ezgi enternasyonal marşıdır . filmin bir bölümünde de yoğun sis çökmüştür kasabaya ve bu sisle de savaşın kötü sonuçlarını ortaya koymaya çalıştığını anlyoruz yönetmenin . geçen bir yazın ardından gelen kış ve kar oldukça neşeli karşılanıyor kasabalılar tarafından . sonrasında gelen bahar ve yeni başlangıçlar . film genel olarak titta'nın ailesi ve arkadaşları çevresinde yoğunlaşsa da her karakterin ilgi çekici hoş bir rolü var . seyretmeye değecek bir film olduğunu düşünüyorum . bu arada e. kusturica'nın kimden etkilendiğini de anlıyor insan bu filmle ...


sunu : ''proleter balık''



bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...