31 Mart 2010 Çarşamba

ömer özgeç (nerde yatmalı)...




albüm için link
rar şifresi(key) : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - tuna üstüne söylenmiştir
02 - eski sinemalar
03 - sen
04 - rubai - ömür gelip geçiyor
05 - önceleyin
06 - nerde yatmalı
07 - dağ doruğundan gelen ot
08 - gündüze geceye özlem
09 - derdim başka
10 - de bre
11 - rubai - sarılıp yatmak
12 - bulutlu bir akşamüstü
13 - vapur
14 - mazeret

diren işçi...

yalnızlığın karşısında
uçsuz bucaksız koskoca bir ormandır ,
günün ilk saatlerinde
güneşin öpüşleriyle uyanan o çiçek...
karlı bir toprak yolda ilerleyen
yüzü soğuktan tatlıca yanık
bir köy çocuğunun umududur karanlık gecede

çaresizliğin karşısında
ipe sapa gelmez bir direnişçidir
kenetlenmiş dişiyle
ve kavganın anlamını bilişiyle...
yalnızlığın karşısında
bir ormandır açan o çiçek
tiksindirici bu sessizliğin tam ortasında
zamanı gelince bir silâh gibi
patlayacak bir çığlıktır o
ve koskoca bir sınıfın haykırışıdır ;
saplı olduğumuz yalnızlığın karşısında...

dimdik yürüyen bir işçidir ;
avcumuzun içindeki güneşe doğru .


''proleter balık''

30 Mart 2010 Salı

sovyetler birliği postası...




kuştan kaleler...

(yorgun sevda'ya...)

en erkenden gelir sahile kurulur . hemen hemen aynı giysiler olur üzerinde ; krem rengi kolsuz bir tişört , kahverengi bir uzun şort . popo üstü oturuyor ayaklarını uzatıyor denize karşı , hafifçe kırıyor dizlerini . sabahaları ben geldiğimde denizden yeni çıkmış oluyor , ekseriyetle saçlarını kuruluyor beyaz havlusuyla . eşi dostu var mı acaba diye geçiriyorum aklımdan . hep yalnız geliyor sahile . önceleri yalnız gözümün takıldığı biriydi o . eğer ona kalabalıkta saat ondan sonra rastlamış olsam belki hiç farketmezdim bile . ancak buraya geldiğimden beri her sabah benden erken sahile inmesi beni ona karşı meraklandırmaya başladı ister istemez . ben de erken kalkarım kahvaltımı yapar inerim pansiyonun hemen karşısındaki sahile . ama nasıl oluyorsa o benden erkencidir . koca sahilde bir ikimiz oluruz . saat ona dek . saat on oldu mu hemen kalabalıklaşmaya başlar , yanınıza ilkin bir havlu serilir sonra iki kız gelir bir çanta bırakır , derken kağıt helvacılar , meyveciler , falcılar . bir bakarsınız önünüz arkanız , sağınız solunu sobe . yakalandığını hisseden bir çocuk gibi kalabalıktan korkarsınız .

dokuz gün oldu ben buraya geleli . emekliliğimden sonra öyle çoğu emeklinin yaptığı gibi kendimi belli bir programın yasa gibi uygulandığı turlarla ziyan etmek istemediğimden küçük bir ege kasabasının denize nazır bir pansiyonunda geçiriyorum yazlarımı . bir önceki yaz da buraya yakın başka bir kasabanın pansiyonunda kalmış ve bu coğrafyaya hayran kalmıştım . kışın geçmesini sabırsızlıkla bekledim yeniden buralara gelebilmek için . havalar ısınmaya başlayınca , çiçekleri ve balıkları üst komşuma emanet ederek geldim yeniden .

dokuz gün boyunca hava bir defa olsun güneşli yüzünü göstermedi . öğlene dek hava sıcak , nemli ve kapalı , öğleden sonraysa yağmur yağıyor . akşamları ise bir şalı omuzlarına atmadan deniz kenarında durmak imkânsız . ancak bu sabah hava dokuz gün boyunca hiç olmadığı kadar güneşli ve sıcak . birkaç küçük siyah zeytini kepek ekmeğiyle atıştırarak ve bir bardak açık şekersiz çay içerek tansiyon hapımı aldım . saat daha yediye çeyrek var . ama hava nasıl güzel . bu satte böyle sıcak olduğuna göre öğlen kavurulur buralar . pansiyonun kahvaltı salonundan sahile değin terliklerimle yürüyorum. yürürken , beyaz plaj elbisem hafifçe kararmış omuzumdan düşüyor . pansiyondan çıkarken bir sigara yakıyorum . kumlar çok sıcak değildir diye düşünüp plastik ayağımı acıtan terlikten kurtuluyorum . denize doğru sigara içerek yürüyorum . bu sabah kimse yok . hayret , bizimki geç kalmış . yoksa döndü mü ? belki de buralarda yaşıyordur . çantamdan havlumu çıkarıp üzerine oturuyorum . küçük el radyomda güzel bir rumeli türküsü çalıyor . biraz cızırdayarak...

''mavrovadan çıktı sümbül üç gün eğlendim
üç günün içinde sümbül kimi beğendin ?
gel yanıma gir koynuma hâl etme beni
yedi de sene mapusta yatsam alacam seni...''

denize giriyorum . su serince . ama gökyüzü çok güzel , açık , bulutsuz . hava da sıcak . epey ilerliyorum . aklımda hiçbir düşünce yok denizden başka . su beni yorana dek yüzüyorum . karnım acıkıyor canım kağıt helva istiyor . geri geri yüzerken koluma biri dokunuyor . irkilip dönüyorum yüzümü . ''afedersiniz'' diyor paniklediğimi hissedince . gülümsüyorum ''önemi yok'' diyerek devam etmek niyetindeyim yüzmeye . ''pardon'' diyor tekrar bir şey sormak istercesine . ''bayan yolumu kaybettim . bana geri dönmem için yardımcı olur musunuz ?''

şaşırıyorum . soruyorum nasıl kaybolduğunu anlamadığımı belirterek , ''efendim'' diye açıklıyor boynuna dek suyun içinde ; bana doğru bakarken , ''insan nasıl havada , karada kaybolursa öyle işte . şaşırdım yolumu maviden , karayı bulamıyorum dün geceden beri yüzmedeyim''

iyice bakınca anlıyorum ki her sabah erkenden gelen bey bu . evet o vallahi . çeneme dek suyun içinde küçük hareketler yaparak gülümsüyorum kendisine , ''ilginç , peki beni takip edin o zaman diyorum'' ileri doğru atıyorum kulacımı o da atıyor ileriye doğru . bir süre sonra yüzüyoruz yanyana . karaya çıkıyoruz . yorgun...

''hanfendi çok teşekkür ederim , bu saatte sizden başkası olmazdı denizde siz de gelmeseydiniz öğlene dek gençleri bekleyecektim denizin içinde'' diyor .

karaya gelince anlıyorum . görmüyor ki bu adam . anladığımı anlamışçasına açıklıyor hemen . ''efendim ben görme engelliyim , denizden de vazgeçemiyorum işte . her sabah erkenden gençler gelmeden girip çıkıyorum denize , bir de geceleri . kalabalık denizde insanlara çarparak rahatsız etmek istemediğimden... anlarsınız ya , göremeyince...'' koluna giriyorum ''akşamdan beri denizde misiniz beyefendi farkeden olmadı mı ?''

biraz sohbet ediyoruz . onu benim havlumu serdiğim yere doğru götürüyorum . birer limonata içip dinleniyoruz . hiç evlenmemiş , burada yaşıyormuş çocukluğundan beri . gözleri ise çocuktan beri görmüyormuş . eski bir kaymakam olan babasından kalan evlerin kirasıyla yaşımını sağlıyormuş . hiç çalışmamış hayatında . ama işsiz de sayılmazmış . görme engelliler için yapılmış ; küçük bir çocukken almanya'dan dayısının getirdiği daktilo ile yıllarca yazılar , öyküler yazmış . iki de kara kedisi varmış , arkadaşlarının dediğine göre ikisi de zifir karasıymış .

evinde onun yaşamına yardımcı olan , ona kitap okuyan genç bir şair de yaşıyormuş . ancak ayda on günden fazla bu delikanlıyı evde tutmak imkansızmış . delikanlı bir gidiyormuş bir daha artık ne zaman gelirse .

ona böyle geceleri denize girmenin çok tehlikeli olacağını söylüyor , bundan sonra muhakkak beni de çağırmasını rica ediyorum . dostluğumuz ikimizinde hoşuna gidiyor . bir süre boyunca sabahları erkenden kahvaltı yaparak denize birlikte giriyoruz , bazı geceler çok yüzmekten yorulup sahilde birbirmize sarılarak uyuyoruz , bazen onun evine gidip yazdıklarını okuyoruz . eğer şair de gelirse birlikte gece boyunca şarkı söyleyip , dans edip , şiir okuyoruz . içip denize giriyoruz , kumsalda sabahlıyoruz...

sabah yanyana uzanmışız yine sahilde . yanağımdan öpüveriyor beni . hoşuma gidiyor , ben de onu öpüyorum .

ağustos sonu . yağmurun habercisi bir sıcak var . hava yapış yapış olmuş boğuyor beni . sabahın çok erken bir saati . beni alıyor pansiyondan . kumsala yürüyoruz . kendimi kötü hissettiğimi söylüyorum ona . denize girelim bir şeyin kalmaz diyor . denize giremeyeceğim . üzülüyor...

yan yana yürüdüğümüz o pansiyon çıkışı dünyanın en uzun koridoru oluyor . bir çile gibi . bitmiyor . sıcak hırpaladı beni . yağmur yağsa diyorum . sahilde kimse yok . herkes bir ağır uykuda sanki . denize yakın oturuyoruz . bir sigara yakıyorum , ''gelmiyor musun denize ?'' diye soruyor . ''yok'' diyorum üzülüyor biraz , yavaş yavaş yürüyor denize . denizden gelen rüzgâr bile sıcak . biraz izliyorum onu denizde . biraz uzanmak geliyor içimden , tansiyon ilâcımı almadığımı anımsıyorum . çıksın denizden , gidip alırız diye geçiriyorum içimden . uzanıyorum denizin karşısına . sessizliğin içinde , sıcak sıcak uğulduyor rüzgâr . uykum geliyor . dayanamıyorum...

uykuya daldığım sırada , gök kararmaya başlıyor , turuncu bir karanlığa bürünüyor gökyüzü . çamur gibi bir hâl alıyor , birden kalabalıklaşıyor sanki kumsal , yattığım yerden gördüğüm gökyüzünün arasından kararmış insan gölgeleri geçiyor . kağıt helvacı geçiyor . sessizlik bir anda uğultu oluyor . gökyüzü dönüyor . ayağa kalkamıyorum . dalgaların arasından bir ses . ''denize gelsene , su çok güzel...'' ölmek üzere olduğum geçiyor aklımdan . nefes alamıyorum .

uyandığımda beyaz badanalı bir odadaydım . içerisi serin . elbisemin örtmediği bacaklarım ve kollarım üşümüş . hemen doğruldum . yanıbaşımdaki hemşire ''yatın lütfen !'' diyerek ikaz etti beni . çaresiz geri yattım . usul usul anlattı bana . güneşin altında uyuya kalmışım epeyce uyumuşum . sıcak hava tansiyonumu fırlatmış . şimdi iyiymişim . ama bu gece burada kalacakmışım . burası sağlık ocağının beyaz badanalı üçüncü odasıymış .

beni buraya onun getirdiğini düşünüyorum . hemşireye arkadaşımdan bahsediyorum . ''hayır'' diyor ''sizi buraya iki genç kız arabasıyla getirdi . öyle bir beyi ben hiç görmedim''

kalkmak ve gitmek istediğimi söylüyorum . hiç umursamıyor beni . gülümsüyor , hayatta olmayacak bir iş gibi bakıyor sözlerime . ama diyorum arkadaşım görme engellidir ve denizde kaybolmuş olabilir ve belki boğulmuş da olabilir . hiç olmazsa sahil güvenlik gitsin arkadaşımı arasın , ona bir şey olmasa beni bırakmazdı asla .

hemşire sözlerimi verdikleri ilçlardan dolayı söylediğimi düşünmüş ve yarı baygın hâlde konuşan beni pek de umursamamış olmalı . derken ben yeniden derin bir uykuya dalmışım .

ertesi sabah erkenden çıkmak talebinde bulunuyorum . bir torba yeni ilaç veriyorlar reçete ile . koşar adım sağlık ocağının önünden bir taksiye biniyorum . onun evine gidiyorum . kapıyı çalıyorum açan yok . iki kara kedisi kapının önünde uyuyor . komşuları , esnaf kimse bilmiyor nerede olduğunu . ''dün gelmedi'' diyorlar ''biz de sizinle sanmıştık''

sahile iniyorum hava serin . deniz çekilmiş . bir iki kişi var sahilde , dünkü fırtınayı konuşuyorlar . dün fırtına mı vardı diyorum . anlatmaya koyuluyorlar hem de ne fırtına... dinlemiyorum onları . elbisemi çıkararak hızla giriyorum denize . epey yüzüyorum kimse yok . sesleniyorum . kimse yok . dalıyorum denizin içi boş . denizin derininde başımı gökyüzüne kaldırarak bağırıyorum birkaç kez . yok... ağlamaya başlıyorum istemsiz . nefesim kesiliyor . ağlaya ağlaya karaya çıktığımda , titriyorum ve hareket edecek hâlim kalmamış .

yok... pansiyonun sahil güvenliğine haber veriyorum . hemen denize inerek aramaya koyuluyorlar . 3 gün arıyorlar . yok . bir yandan evine gidiyorum sürekli , şairi arıyorum , o da yok .

arama çalışmaları yapılırken dostumu sahilde bekliyorum korkarak . 3. günün sonunda falcı bir çingene geliyor uzaktan . sahilde sıkıntılı bekliyorum . yanıma yanaşıyor biraz kaygılı o da . reddedileceğini düşünüyor .

''abla be bi falına bakayım''. ''param yok'' diyorum . ''canın sağolsun'' diyor . ''olur mu öyle ?'' diyorum . ''olur'' diyor . bir torbaya atıyor elini . ''ne falı bu ?''
- bakla .
- nasıl oluyor o ?
- oluyor be abla hiç bilmiyor musun ?

kuma bir bez seriyor rengârenk . elindekileri rastgele atıyor bezin üstüne . bana bakıyor üzünçlü . topluyor baklalarını gidiyor . tutuyorum kolundan ayağa kalkıp :

''otur parasını vereceğim , niye gidiyorsun ?''
- bakmam abla ben bu fala .
- niyeymiş o ?
- kötü fal bu abla bakmam .

yalvaracak oluyorum... bak . isteksiz oturuyor . hava bir tuhaf sıcaklaşıyor . yüreğim sıkışıyor . anlatıyor birbir...

''biri var , kaybolmuş . mutsuz çok , seni arıyor , bekliyor . bulamayacaksın onu , sonsuza dek kaybettiniz birbirinizi'' diyor . ağlaya ağlaya kaçıyor bunu deyip kadın . yeniden ayağa kalkıyorum . tam denize gireceğim , çıkan rüzgar gözüme koca bir kum parçasını kaçırıyor . acıdan yere atıyorum kendimi . çeşmeye dek zor yürüyorum . suya tutuyorum gözlerimi . acıdan ağlıyorum . çıkıyor çıkmasına da kocaman şişiyor gözüm .

pansiyona girdiğim yok . gündüz denizde gece evinde arıyorum onu . sahil güvenlik artık vazgeçiyor aramaktan . ölmüştür diyor . ölüm kararı çıkarıyor hakkında emniyet . dostum resmi olarak ölüyor...

daha durmanın anlamı yok diyorum kendimce . pansiyona gidip ilkin borcumu ödüyorum . odama gidip eşyalarımı topluyorum . son kez denize bakarak evine gidiyorum şairi bulma umuduyla . kediler aynı yerlerinde uyuyor . kapıdaki çiçekler kurumuş . posta kutusundaki anahtarla içeri giriyorum . bir şişe su doldurup suluyorum çiçekleri . bahçesindeki masa en son bıraktığımız gibi duruyor . masanın üzerinde bir taşın altında bir mektup zarfı dışında . mektuba doğru gidip , açıyorum onu .

şair bırakmış mektubu . şöyle yazmış şehre gitmeden önce . ''o öldü . sen de daha fazla arama . ben kendimi toparlamak adına şehre gidiyorum . çok üzgünüm . aşağıdaki şiiri sizin için yazdım . seni son kez göremezdim çünkü onu anımsamak istemiyorum''

''rüzgârla dağılırdı kumdan olsa şehirlerimiz
yaşadığımız bütün bir aşktı
yorgunluğu denizinden çıkaran sarışın bir ölü
kuma bulanmış saçlarını temizliyor , ıslak
bir kadın gözlerinin altında taşıyor adamı
tarih bir şehirden daha gitmeyi düşünüyor''

şairin kısa mektubunu ve onun diğer yazılarını alarak , ayrılıyorum buradan . otobüsüm kasabadan çıkarken kasaba çöplüğüne dadanan martıları görüyorum . çok kalabalık bir martı grubu bir çöpün üzerine eğilmişler . çığlıklar ata ata yiyiyorlar suyun çöplüğe getirdiğini . kasabanın tozlu çıkış yolundan kıvrıla kıvrıla giden otobüsün penceresinden geri dönüp izliyorum onları .

çok geçmeden , jandarmanın yolu kapamış olduğunu görüyoruz . araçtan iniyoruz hepimiz . kimliklerimiz kontrol ediliyor . biraz geride kalan sahile giderek martıları izlemek istiyorum . çöplüğe yanaşıyorum . martıların bir kale gibi üzerinde inşa olduğu çöpü arıyor gözlerim . ama kuşlar artık çöpün üzerinde değil , etrafında uçuşmadalar . iki jandarma eri , bu kuşları sürekli kovalayarak ambulans görevlilerine yardım etmeye çalışıyor .

suyun taşıdığı çöp , şişmiş , ıslak bir ölü . dostum . kuşlardan bir kale , uçuşarak yıkılan bir kale . başıma yıkılan bir kale . kale yıkıntıları arasından otobüse biniyorum . kimlik kontrolü bitinceye değin tozlu kıvrımlı yol üzerinde bekliyoruz . en son şöför biniyor otobüse . motorun gürültülü sesi çalışıyor . tozu dumana katıyor koca tekerleri otobüsün...

otobüs bizi götürüyor , ağlıyorum . dostuma şöyle söylüyorum , ''bir insan karada da kaybolabilir havada da , sen denizde kayboldun , ben karada''...


'lepistes''

27 Mart 2010 Cumartesi

kıyamet...

yüz yıl sonra diyordu
yüz yıl sonra kıyamet kopacakmış
bana ne be adam ;
senin kıyametinden ,
hem görmemki olsa da
cennet yapsan da önemi yok dünyayı ,
ben öldükten sonra

''beta''

23 Mart 2010 Salı

''proleterya , kadını tam özgürlüğe kavuşturmadan , kendisi tam özgürlüğe kavuşamaz''

''v. lenin''

10 Mart 2010 Çarşamba

eugéne grasset (bahçede genç kadın)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

9 Mart 2010 Salı

bayan lâzım mı ?...


kadıköy’den 17:15’te kalkan ; o hiç de ısınamadığım büyük yeni vapurlardan biriyle geçtim karşı tarafa . karaköy vapur iskelesinden indikten ve sağ tarafa doğru yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra taksim’e çıkmak için tırmanacağım yokuşu düşünüyordum . arada sırada canım biraz daha yürümek istediği zamanlarda kabataş yönündeki ara sokakları kullanırım taksim’e çıkmak için . bugün de öyle yaptım ve karşıma çıkan o aranavut kaldırımlı sokaklardan birine ‘’alageyik’’ isimli sokağa girip o nefes kesen yokuşu çıkmaya başladım . istanbul’da mart ayının aniden bastıran soğuk ve yağmurlu günlerinden birinde sokağı adımlarken , bana her zaman ılık bir ilkbaharı ve papatyaları anımsatan kadınların eylem gününün ilkbahara denk gelmiş olsaydı ne güzel olurdu diye düşünüyordum birazcık da üşüyerek . sokağın ortasına doğru geldiğimde yol kenarından bana seslenen adamın sorduğu ''bayan lâzım mı?'' sorusu ile zaten soğuk olan havanın üstüne , zihnimden silinmeyecek bir durumla burun buruna gelmenin yarattığı tiksindirici soğukluğun pek de unutulması gereken bir şey olduğunu sanmıyorum . tam da 8 mart olması sebebiyle kadınların düzenlediği etkinliklere katılmaya çabalarken bu yokuşta...

saat 18:00'de ''ehp''li kadınlardan oluşan yaklaşık 60 kişilik bir toplulukla galatasaray lisesi önünden başlayıp , genelevin alageyik sokağındaki girişine dek devam edecek olan yürüşüye başlandı . sloganlar eşliğinde gelinen sokak girişinde polisin kurduğu barikat olaysız bir şekilde geçilerek genelevdeki kadınları temsilen orada günlerini geçiren bir kadına çiçek verildi ve megafon eşliğinde konuşması dinlendi . söz alan kadının söyledikleri farkında olduğumuz içimizi acıtan gerçekleri tüm açıkığıyla yüzümüze vuruyordu .


akşam 19:30 da ise anıtın önündeki tramvay durağı yanında toplanan feministler tüm istiklâl caddesini sloganlar ve müzik eşliğinde yürüdüler . en önde yürüyenlerin elindeki ''erkek egemen düzene karşı feminist dayanışma'' yazılı pankartla harekete geçen yaklaşık 400 kişilik grup yürüyüşünü tünel durağına kadar sürdürüp orada da etkinliklerine devam etti . galatasaray lisesi önüne gelindiğinde ise bir basın açıklaması yapılarak etkinlik hakkında bilgi verildi . sürekli çalınan müzik soğuk bir istanbul akşamında sokağın karanlığını aydınlatıyordu sanki . ve tüm renkliliğiyle 2010 yılında bir pazartesi günü , 8 mart dünya emekçi kadınlar günü tüm soğuğa rağmen neşeli bir kalabalıkla birlikte istanbul'da böyle yaşandı...ve evet bayan lâzım , ama öldürmeyen ve harcamayan bir sevgi için...


''proleter balık''


kazuki tomokawa (nakahara chuya sakuhinnshu)...




albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - circus
02 - rinjyu
03 - kojyo
04 - kikyo
05 - kuwana no eki
06 - natsu no hi no uta
07 - yogore-chimatta kanashimi ni
08 - haru no hi no yuugure
09 - rokugatsu no ame
10 - boya

8 Mart 2010 Pazartesi

patriyarki sorunu...

patriyarki , feministlerin son yıllarda kullandığı bir kilit kavram hâline gelmiştir . bu kavram , erkeklerin tarih boyunca kadınlar üzerinde egemenlik sağlayıp , bunu sürdürmelerinin mekanizmalarını , ideolojisini ve toplumsal yapısını kapsar . bu kadar geniş kapsamlı herhangi bir kavramın sorunlar yaratması doğaldır . patriyarki , feminist düşüncede yalnızca merkezi bir kavram değil ; aynı zamanda femisnistler arasında en çok tartışılan ve farklı feministler tarafından , farklı anlamlarda kullanılan bir kavramdır . patriyarki kavramının değişik versiyonları , erkeklerin kadınlar üstündeki egemenliğinin niteliğini ve nedenlerine ilişkin farklı anlatıları ifade etmek için kullanılır...

babanın aile grubundaki iktidarı anlamında patriyarki , feministlerin kullanmasından önce , toplumsal teoride geliştirilip antropologlarca kullanılmıştır . fakat 1970'li yılların başlarında , yeni dalga feminist söylemde politik bir önem kazandıkça , kavramın kullanımı da değişmiştir . patriyarki kavramı , erkeklerin kadınlar üzerindeki iktidarını tanımlamak ve sorgulamak amacıyla geliştirilmiş olduğu için , patriyarki teorileri de özellikle erkeklerin toplumsal , ideolojik , cinsel , politik ve ekonomik egemenliğinin ortaya çıkışını ve sürdürülüşünü açık ya da örtülü olarak açıklamaya yönelen teorilerdir...

mevcut toplumsal teorilerde erkek egemenliğini anlatmak için genel kavramlar olmadığından radikâl feministler patriyarki kavramını benimsediler . batıda oluşturulan ve 18 ile 19. yüzyıllarda geliştirilmiş düşüncelerden kaynaklanan toplumsal teoriler , erkek üstünlüğünü doğal kabul ediyordu . erkek egemenliğini anlamaya yarayan kavramların yokluğu , erkek egemenliğinin sorgulanmamasının sonucuydu . erkeklerin toplumdaki egemen konumu normal ve arzulanır bir durum olarak kabul ediliyordu . erkekler ile kadınlar arasındaki eşitsiz ilişkilerin açıklama gerektiren bir şey olduğu düşünülmüyordu . yine de (bütün bu süreç boyunca , bu tavrın , toplumun her sınıfından kadın tarafından , farklı sonuçlarla da olsa tekrar tekrar sorgulandığını da unutmamak gerekir) , feministler bir kez , erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilerin niye böyle olduğunu ve nasıl değiştirilebileceğini sorguladıkları anda , kendi sorularını yanıtlamak için yeni kavramlar yaratmak zorunda kaldılar...

patriyarki , nasıl tanımlanırsa tanımlansın , erkeklerin genelde kadınlara egemen olma mekanizmalarını kavramaya çalışmak için kullanılır . bu kavram , en yakın cinsel ilişkilerden en genel ekonomik ve ideolojik etkenlere kadar uzanan düşünce ve uygulamaları kapsar . patriyarki yalnızca genel olarak erkeklerin , genel olarak kadınlar üzerindeki iktidarını değil ; aynı zamanda erkek iktidarının hiyerarşik karakterini ve bu iktidarın doğal , normal , doğru ve haklı olduğunu öne süren ideolojik meşrulaştırılmasını da ifade etmektedir...

bu kavram , feministlerin bütün kadınların bütün erkekler tarafından ortak bir biçimde ezildiklerini ''görmelerini'' sağladı . radikal feministler başlangıçta patriyarki'yi insan toplumunun evrensel bir özelliği olarak kabul ettiler . marksist feministler ise erkek egemenliğini açıklamak için hem üretim biçimini hem de patriyarki'yi dikkate almaya çalıştılar . bu ise onları , evrensel patriyarki kavramını tarihsel bir yaklaşımla ele alma sorunuyla yüzyüze bıraktı...


''caroline ramazanoğlu''
''feminizm ve ezilmenin çelişkileri'' adlı kitaptan

7 Mart 2010 Pazar

öylesine bir gün...

kışın bahara yaklaştığı bir sabah , öylesine bir gündü . belki öylesine günlerden tek farkı kışın tüm kasvetinin ardından bir parça güneşi yeryüzüne yansıtmasıydı . sakın yanlış düşünmeyin , o bir parçacık güneş ısıtmakta değildi kemiklerimizi , sadece bir aydınlık , sadece bir aydınlıktı işte...

bahar giysilerini hemencecik dolaptan çıkarmak isteyen genç kadınlar , artık üşümediğini kanıtlamak isteyen delikanlılar montları yerine ince ceketler giyinmişlerdi üstlerine ama dediğim gibi bu görüntü sizi yanıltmasın . hava sahiden soğuktu , soğuk esen bir rüzgâr bile asılıydı havada .

benim için yapılacak fazla birşeyin olmadığı bir gündü . bu güneşli havadan nasibimi almak için rutubetli odamın penceresinden işlerine gitmekte olan memurlara bakmakla yetinmemeye karar verdim . çıktım dışarıya .

ince bir kaşkolu doladım boğazıma . geniş ve nispeten dolu sokakları yürümeye başladım . bir niyetim yoktu tam olarak , gitmek istediğim yer sahiden de ayaklarımın beni götürdüğü yerdi . öylesine bir gün böyle başladı işte . öylesine bir yürüyüşle...

ama bir anda mı olduğu yoksa hep içimde vardı da ben mi bulamıyordum dememe sebep olacak bir hisse kapılmıştım . sanki gelmesini beklediğim birisi varmış gibi , sanki az sonra şehir garına doğru gidecekmişim gbi bir hisle yürüyordum uzaklardan bir dostumu bir arkadaşımı belki sevgilimi belki de kardeşimi almaya yürür gibi yürüyordum . öyle çok inandırmışım ki içimdeki bu hise kendimi , öylesine bir gün böyle başladı işte...

öylesine bir güne nasıl alıştırdım kendimi...

eskiden beklediğim bir araba vardı . onu en son o arabada gördüğümden aradan geçen yıllara rağmen -sanki arabasını satmamış veya başka bir arabayla takas etmemiş gibi inanıp- halâ o arabanın kapımıza yanaşacağını düşünürdüm . günler günleri böyle kovalardı . ne bir telefon gelirdi , ne bir mektup , ne de bir miktar para . ama ben yine de onu beklerdim küçük odamın penceresinde . o zaman odam rutubetsiz olduğundan daha kolay olurdu beklemek .

uzun bir süre bekledim . öyle ki beklerken hızla geçen çocukluk ve ilk gençliğimi anımsamam . sadece bir bahar günü artık beklemekten sıkıldığımı ve kendimce bir karar aldığımı anımsıyorum . karar almamın nedeni de anneannemdir . (bir kadının denize oynamaya giden bir çocuğunu beklerken kıyıda taş kesildiğini anlatmıştı bana) bir daha da pencerenin önüne arabayı gözlemek maksadıyla yanaşmadım hiç .

sonra ne araba , ne tren , ne vapur , ne uçak... hiçbirini ama hiçbirini beklemedim . beklemek insana hiçbir şey kazandırmıyordu ; tuhaf bir melankoli ve vakit kaybından başka . beklediğin zaman hiçbir yerde olamıyordun , hiç kimseyle olamıyordun , kimseye kızamıyordun , kimseyi sevemiyordun . beklemek öylesine meziyetli bir işti ki başka hiçbir iş yapmana izin vermiyordu . belki de dünyanın en zor , en ağır işiydi beklemek . en ağır işçiliği bu dünyanın bekleyen olmaktı belki . saatsiz , süresiz beklemek . aç kalıp , susuz kalıp beklemek . saçını bile tarayamazsın beklerken . ya gelirse , ya kaçırırsam... ayakkabılarını bağlarken gözün kulağın pencerededir . evden markete gitmek için ayrılsan beklediğinin gelmiş ve seni evde bulamayarak gitmiş olabileceğini düşünürüsün . kapına binbir gözetlemeci dikersin...

sonu gelmez beklemenin . sana geleceğim dese de geleceğini demese de beklemek zordur , çekilir iş değildir.

o gün de kendimi o eski buhranlarımın içinde buldum işte . ama yılların getirdiği acıya ve kendine acımaya alışmış bir ruh hâli olarak beklemeyi özlemediğimi ama beklemekten de kaçamayacağımın kanaatine varmıştım . ben ki çok uzun bir zamanı böyle atlatmıştım . beklemek artık benim kimliğim , ruhum , bedenim , iç organlarım olmuştu . beklemek , saçlarım gözlerim ellerim kadar bendi . beklediğim , beklemek olmuştu . karşı koyamayacağım bir şekilde içten içten reddederek beklemek fikrine alıştırdım kendimi.

alıştığım bekleme fikri , hiçbir kimseyi beklememi gerektirecek bir neden yokken beklediğim biri varmış hissine kapılmamı sağlıyordu . işte yeniden beklemeye öyle başladım .

öylesine bir günün acıtan elleri...

kendisine acı çektirmekten , mutsuzluktan mutlu olan birçok insan tanıdım . hiç sevmem acıdan beslenen insanları . kargalardan daha umutsuzdur sesleri . ama beni karıştırmayın onlarla . ben onlardan değilim çünkü . acıdan hiç keyif almam . ama öylesine bir gün bana çektirdiği tüm acıya rağmen karşımdaydı işte . karşı koyamadığım , diretemediğim... sonrası malum...

bir el kabuk tutmuş hattâ kapanmış yaralarımı kanatıyordu . utanmadan aynı elller kanayan yeni yaraları tırmalıyordu . çektiğim acı dayanımazdı . yürürken kendimi kaldırıma fırlatacağımı , acıdan kıvranarak ağlayacağımı umuyordum . acım dayanılası değildi . ama bu elleri durduramıyordum . eller hiç acımadan hiç sakınmadan gıdıklarmışçasına açıyordu açılmış yaralarımı . parmakları derimin altına , kemiklerime değin dokunuyordu . yürümeyi sürdürüyordum acıma rağmen .

öylesine bir günün acıtan elleri ne dikenliydi , ne de elinde kesici bir alet saklıyordu . öylesine bir günün elindeki en keskin bıçak benim yaralarımın nerede olduğunu bilmesiydi . bir defa açık vermeyegörün kendi tarihinize , hiç acımadan aynı yaralarınızı kanatır durur . o da öyle yaptı . yerlerini bildiği yaralarımı bir daha kapanmayacak üzere açtı .

tamam abartmayalım . kapanmayacak bir yara yoktur belki . hele günümüzün dünyasında türlü türlü ilaç ve tedavi varken . zamanın derinimde açtığı yaranın yeri , bedenimin tam orta yerinde boylu boyunca uzanıyor dursun , yürümeye devam ediyordum bir şekilde .

ama acıdan beslendiğimi ve keyif aldığımı düşünmeniz inanın beni bir defa daha yaralar . bunun için size az biraz çocukluğumdan bahsedeyim . kimseyi beklemediğim o zamanlar , nasıl mutlu bir çocuktum . hüzün içimden geçmezdi . yalnız neşelerin , küçük yaz çiçeklerinin ve güzel kar mevsimlerinin durakları vardı . tüm gün bahçelerde , haşarı bir çocuktum . fotoğrafım yoktur ki hiç ; çocukluğun can sıkıcı hüznüyle gölgelensin . devamlı mutlu , gülen bir çocuktum . inanın benden çok mutsuzluktan nefret eden kimse yoktur bugün bile...

öylesine bir günün sonu...

çok uzatmayalım . ben bu yazıyı öylesine bir günün çok yakınından yazıyorum ama inanıyorum ki bu yazıyı okuduğunuzda ve belki ben de sizlerle birlikte tekrar okuduğumda yani öylesine bir günün çok uzağında , yaralarımdan kurtulmuş değilsem bile artık onları iyiyleştirmiş olacağım . yeni bir sevincin insanda sınırlanamayan coşku seli gibi , küçük bir çocuğun yeni çıkan eğri büğrü dişlerinin arasından çıkan bir gülümseyişi gibi aniden ve ansızın kahkahamı patlatacağım . ama şimdi gelelim öylesine bir günün sonuna .

yürüyerek şehrin dışındaki gara ulaştım . kanıyordum oluk oluk . nefesim ciğerime dek yükseliyor . ağlamamak için kendimi zor tutuyordum . içinde asitli bir sıvı taşıyormuşçasına yanıyordu burnum . peronların arasında şehre yeni gelmiş otobüsleri gözlüyordum . güneşli havaya aldırmayın , rüzgâr üşütmek maksadıyla esiyordu . ortadan ikiye bedenimi ayıran elleri bekliyordum . beklediğim kimse olmadan öylesine bir günün ellerini bekliyordum .

geldi mi dersiniz öylesine bir günün elleri ? onu yaralarıma rağmen karşıladığım öylesine bir günün elleri geldi mi ? ben de bilmiyorum geldiyse de ben görmedim . televizyonda izleyip konuşmasını beğendiğimiz aktristlerin , balkonunda çiçek yetiştirmenin hayâlini kurduğumuz tüm o güzel günlerin , karşılıklı birer bira içmenin , yol biletlerinin , karayollarının , kayan yıldızların , nükleer santrallerin , saatlerin , amaçsızca yürümenin tüm bunların uzağında çok uzağında , sıvı nitrojene batırılmış kırılmış düşlerin tedavisinin yapıldığı bir bilim kurgu roman hastahanesinde açtım gözlerimi . her yanım yara bere içindeydi . her yanım kanıyordu .

bir bardak su istedim...


''lepistes''

umut...

umut hayâldir kılcalda gizlenmiş
umut yolculuktur yârin kâlbine
umut ecnebi düştür
beyni olmazlarla süsler bazen
bazense bir gülüş arayışıdır umut

umut elçidir yarına
hayâle bel bağlayıp ;
bıçak sırtında yaşamaktır umut
umut aydır yıldızdır güneştir
umut ölüp ölüp hergün yeniden doğmaktır

umut dağdır ferhat'ını arar
umut rüzgârdır yağmuru kovar
umut kıştır üşütür yazdır yakar
umut güzeldir kötüyü yıkar

umut bülbül gibi gariptir
kafes dar gelir
umut yarın içindir
bugün hayâldir


''beta''

5 Mart 2010 Cuma

lola rennt (1998)...


yönetmen , filmin girişinde s. herberger'e ait olan "her oyunun sonunda oyunun başına dönersin" cümlesiyle izleyiciye bir nevi yol göstermeyi düşünmüş olsa gerek . gerçekten de hayatımızda olup bitenler bir oyundan mı ibaret ? yaşadıklarımızın gerçekten de planlanmış gerçekler olduğunu söyleyebilir miyiz ? ve tüm yaşadıklarımız birkaç dakika gecikme ya da erken davranma ile değişebiliyorsa olacakları önceden kestirmek elbette imkansız gibi . hayatta sürekli olarak istenmeyen durumlarla karşılaşabiliyor insan . lola ve manni de böyle bir durumla karşı karşıya kalırlar bu filmde . ve tüm yaşanılanlar , tıpkı başlangıçta belirtilen o cümle gibi bir oyunmuşçasına ileri geri gidiş gelişlerle filmin göze hoş gelen kurgusunun da temelini oluşturuyor . film süre olarak bir buçuk saate yakın bir zaman dilimini kaplasa da ; aslında genel anlamda 20 dakikalık bir yaşanmışlık üzerinde yoğunluk kazanmış . bir telefon kulübesinden lola'ya ulaşan manni , başının dertte olduğunu ve 20 dakika içinde yüzbin mark'a ihtiyacı olduğunu ısrarla dile getirir . bu andan itibaren de lola'nın maratonu başlamıştır . kısa sürede manni'ye yardım etmek için birçok yol dener . filmin bu ilginç ve heyecanlı konusu yanısıra , bir şekilde , lola'nın karşısına çıkan şahıslardan bazılarının hayatlarından fotoğraf kareleriyle izleyiciyi bilgilendirme durumu da yönetmenin beğenebileceğiniz vurgularından biri . bütün bu koşuşturma ve kurgusal denemelerin ötesinde arada bir felsefi konulu repliklere de yer verilen filmde lola'nın attığı hoş çığlıklar da işin esprisi olsa gerek . tempolu ve eğlenceli bir film . bence izlenmesi gereken bir eser daha .



sunu : proleter balık





4 Mart 2010 Perşembe

iki âşık...



''akdeniz çikliti''


''andırırsın beni bana , bana beni ,
dediklerinde , duyduklarında ,
yazdıklarımda seni bana , bana seni ,
söylemesem bile , saklamadıklarımda .
ah hep aklımda , hep aklımda ;
andırırsın seni sana , sana seni ,
gözlerinde , kulaklarında , dudaklarında''

''özdemir asaf''

alışkanlık...

herkes gitmek istiyor
ama gidemiyor
gitse de kalıyor bir yerde
ya bir sokakta ya bir gülüşte kâlbinin yarısı
ya da bir merhabada sıcacık...
herkes gitmek istiyor
kalmak sigara misali
bize kimden miras olduğu bilinmeyen
alışkanlık


''beta''

τραγουδιστές του ρεμπέτικου 5...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - είναι δυο χρονάκια
02 - ο ξενύχτης
03 - σε γέλασα
04 - λιλή σκανδαλιάρα
05 - τράβα ρε αλάνη
06 - μ'αρπλέ και μπαγλαμάδες
07 - το παράπονο του δερβίση
08 - η πεθερά μου
09 - η γάτα
10 - σε μια ξανθούλα
11 - μάγκες μου συμμορφωθείτε
12 - όλες όμορφες
13 - καλλιοπάκι
14 - το κουκλί της κοκκινιάς
15 - μπίντα γιάλα
16 - ς' έχω βαρεθεί
17 - είμαι παιδάκι έξυπνο
18 - πασαλιμανιώτισσα

3 Mart 2010 Çarşamba

dağların sesi...

günlerdir yollardayım . dağ taş demeden düştüm yollara nereye gittiğimi ben de bilmiyorum . ne aradığımı da... sadece yürüyorum belirli belirsiz . ülkemin sınırlarını çoktan aştım galiba . ya da bana öyle geliyor . yanılmıyorsam günlerdir güneye doğru gidiyorum . ya da doğuya . karşıma hiçbir şehir ya da kasaba da çıkmadı . bazen sadece birkaç evden oluşan küçük köyler , bazen de bir tek evden oluşan köy... tek evden köy olmaz ama galiba kom deniliyordu . peki nasıl yaşıyordu bu insanlar , burada tek başlarına ne yapıyorlardı . aman bana ne , ne yapıyorlarsa yapsınlar . bu yürüyüşte hiçbir eve veya köye girmeye yeltenmedim . acaba insanlardan mı kaçıyordum ben ? bu içimdeki korkunun sebebi başka ne olabilirdi ki ? kaçmak da değildi aslında tam olarak yaptığım . bir arayış içindeydim ama dedim ya , neyi aradığımı ben de bilmiyorum . zaten bazen asıl olan aranandan çok arayışın kendisi değil midir ? belki de yalnızca aradığımız şeyi bulduğumuzda , ancak o zaman neyin peşinde olduğumuzu kavrayabiliyoruz . ama şimdi bunları düşünmek istemiyorum . yürümek , yalnızca yürümek istiyorum... günlerce gecelerce...

yolum gitgide çoraklaşıyor . yüksek dağlar , sarp kayalar çıkıyor yolumun üstüne . artık daha zor yol almaya başlıyorum , üstelik daha az ilerleyerek . geceler de soğuk olamaya başladı bu dağlarda . ne zamandır yolda olduğumu bilmiyorum . ne de olsa zaman tüm benliğini yitirmiş durumda bu dağlarda . belki de son bahar yüz göstermeye başladı , ondandır bu soğuklar . son zamanlarda hiç durmadan yürüdüm . yanılmıyorsam iki gece , üç gündüzdür yürüyorum . artık sarp geçitlerdeki kayalara çarpmaktan yara bere almış dizlerim beni taşımakta güçlük çekiyordu . yoksa hiçbir yorgunluk hissim yoktu . kendime , geceyi rahat ve sıcak geçirebileceğim bir yer bulmam gerekiyordu . biraz aradıktan sonra mağaraya benzer bir yer buldum . tam olarak mağara da denemezdi , küçücük bir oyuktu .

ne zaman uykuya daldığımı bilmiyorum . gecenin bir vaktinde uykuyla uyanıklık arasında belirli belirsiz düşüncelere dalmışken birden bir ses duydum . ürperdim de , ama bana öyle gelmiş olmalıydı . zaman ve mekân tasvirinin yapılamadığı bu yerde , benden başka kim olabilirdi ki ?

ve yine o ses tekrar kulaklarımda yankılanmaya başladı . ses sanki yer altından geliyordu . yeryüzüne çıkınca da karşı kayalar arasında bir sağa bir sola çarparak yankılanıyor ; oradan gökyüzüne yükselip güneyden esen rüzgâra bulanıp kuzeye doğru , arkasında uğultular bırakarak sönüyordu . bu bir insan olamazdı , sanki dağ konuşuyordu . bir an delirdiğimi sandım . yok yok , bu bir rüya olmalıydı . peki o zaman bu soğuğu ve acıları nasıl hissedebilirdim ? belli ki bu bir rüya değildi diye düşünürken , o ses yine yerden yükselmeye başladı . ''uyan zagor uyan , zap bize sesleniyor'' dedi . o sırada karşı taraftan , gecenin zifiri karanlığında neresi olduğunu bilmediğim diğer dağdan boğuk bir ses geldi : ''tamam kandil , uyandım''

duyduklarıma inanamıyordum dağlar gerçekten konuşuyordu .seslerini ben de duymuştum . isimlerini de öğrenmiştim ; biri kandil , biri zagor . bir de sesini duymadığım zap .

''yine geliyorlar galiba'' dedi kandil . zagor birşey demeden mırıldandı kendi kendine . sonra bir an yine o eski sessizlik bürüdü her tarafı . bu sırada sırtıma sivri bir taşın battığını hissettim ve yerimden doğruldum . tam o sırada kandil'den ''kim var orada'' diye bir ses yükseldi . korkudan ve şaşkınlıktan kanım dondu bir an . ''sana söylüyorum , kimsin sen?'' gerçekten de bana söylüyordu . korkudan cevap veremedim . belki de heyecandan . niye konuşamadığımı bilmiyordum . öylesine karmaşık duygular içindeyim ki , o sırada kendime bile tarif edemiyordum . bir an ''hiç kimse'' dedim . sadece bir insanım ben dedim . gerçekten de hiç kimseydim . ismimin ve varlığımın hiçbir anlamı ve önemi yoktu burda .

sonra ben onlara kendimi anlatıım . nereden geldiği , ama nereye gittiğimi bilmediğimi ; sadece buralardan geçtiğimi... onlar da bana kendilerinden başlamışlardı ki , gökyüzünden uğultular duyulmaya başlandı , gecenin karanlığını yırtarcasına . herkes sustu...

zagor , ''yine onlar'' dedi . ''kimler?'' diye sordum . ''kendini kuş sanan , kansız ve çelikten kanatlı şeyler , kendilerine atmaca diyorlarmış'' dedi . ''bildiğin atmacalardan değil bunlar sadece can almak için yaratılmışlar sanki . içlerinde de siz gibi insanlar var galiba . geçen gün benim üzerime o patlayan şeylerden atarlarken gördüm''...

sonra kandil : ''sen nerden biliyorsun onlara atmaca dendiğini'' diye sordu . ''zap söyledi . ona da kuzey rüzgârları söylemiş'' dedi cevap olarak . jetler iyice yaklaşıp kandil'in arka yamaçlarına bombalar yağdırıp gittiler .

sanki her bombada kandil insan gibi acı çekiyordu büyük sarsıntılar içinde . yine bir sessizlik ve sonra zagor : ''ve yine o iğrenç koku'' dedi , ağlamaklı bir sesle . ''ne kokusu'' dedim . ''kan ve barut kokusu... eskiden burda poyrazlar yosun kokardı , şimdi ise kan ve barut kokuyor siz insanların yüzünden...''

o anda utancımdan yerin dibine girdim , birşey diyemedim . doğruydu tüm söyledikleri . sonra kandil de konuşmaya başladı . sesinden sinirli olduğu anlaşılıyordu . o da insanlardan yana olan tüm öfkesini savurdu ; sanki tüm bu olanların sorumlusu ben mişim gibi konuşuyordu benimle . ama haklıydı . ben de bir insandım ve benim de bu yaşananlarda elbette bir payım vardı . kandil , insanlardan ve insanlıktan bahsederken daha da sinirlenmeye başladı . öfkesini benden çıkartacağa benziyordu . ve öyle de yaptı . birden bulunduğum yer yarılmaya başladı ve ben dipsiz bir boşluğa düşmeye başladım . birden , kafam sert bir zemine çarptı . nerdeyim ben ? neler dedim... ? kimim ben...?


''sessiz balık''

2 Mart 2010 Salı

bayan kambiyo memurunun sevdiği bir caz parçası...

işyerinin , ışıksız , dar apartmanından çıkarken havanın bu kadar soğuk olabileceği ummuyordu . iyice sarıldı atkısına , şapkasını iyice alnına dek çekti . hızlı hızlı yürümeye başladı . işyeriyle kocatepe cami'sini bağlayan çıkmaz sokaktan , dikçe merdivenleri tırmanarak çıktı . daha açık bir alana gelince atkısını indirdi , şapkasını kaldırdı . derin derin nefes aldı . hızlı yürüdüğünden nefessiz kalmıştı . yine de bir an evvel eve varmak istediğinden hızını azaltmamakta kararlıydı . aynı koşar adımlarla ışıklı ; uzunca caddeye attı kendini . ışıkların oradan karşıya geçti . aşağı doğru rüzgârın sürüdüğü bir poşet gibi uçuşuyordu . arada bazı kendisinden yüksek adamlara , kadınlara çarpıyordu . kaldırımın ortasında bekleyen yorgun insanların aralarından onların omuzlarına dokunup ses çıkarmadan izin isteyerek geçiyordu . her günün alışılmış insan trafiğini , ışıklı soğuk sokaklarını geride bırakarak , dört katlı memur apartmanına ulaşmak için sabırsızlık çekiyordu .

ilk günler biraz daha hevesliydi . soğuk da olsa acele etmezdi eve gitmek için . sokaklarda dolaşır , mağazalara girer , bir şey almasa bile vitrinlere bakardı . ama şimdi öyle miydi ya ? eve gidiyor , hızla yemek yiyiyor ve erkenden yatağına yatıyordu . hemen uyumasa da yatağın içinde olmak , sıcak ve güvenliydi . ilk günlerde hiç kapamadığı perdesi artık onu rahatsız ediyor ; iç içe geçmiş bu evler yığınından huzursuz oluyor , perdeyi sıkıca sıkıştırıyordu kaloriferin arasına . pencerenin hemen yanındaki yatağı ; perdeleri de örtünce başka bir evrene dönüşüyor çok neşeli olmasa da sevinçli kılıyordu onu .

bir mesai bitiminde bir ses duydu ilkin . bu şehirde duymaya alışık olmadığı türden bir sesti . karşı kaldırımdan geliyordu . kenara çekilip duraksadı . karşı kaldırımda büyük bir banka ve onun önündeki otobüs durağında bekleyen kalabalık insanlardan başka hiçbir şey yoktu gördüğü . gözlerini bankanın önünde çin seddi gibi duran , otobüs bekleyen insanların arasında gezdirdi . mümkün değil , sesin nereden geldiğini anlamak . insanlar öyle durmuşlardı ki kaldırımın kenarında , aralarından tek görünen başka bir otobüsün sırasını bekleyen , başka insanların ayakları , poşetleri ve çantalarıydı . ses , bilmediği bir caz parçasını çalıyordu . enstürüman olsa olsa saksafondu . acemi ellerinde birisinin , bu bilmediği şarkı yaşadığı şehrin alışılagelmişliğinden onu koparan tek ses olmuştu . ama yine de çok fazla önemsememeye karar verdi . hava soğuktu , eve gitmek istiyordu , hem görse ne olacaktı . cebinden bir iki nikel çıkarıp verse bu acemi müzisyene , ne işe yarayacaktı . trafiğin böylesine yoğun olduğu şu koca caddeden karşıya geçmeye üşenmez miydi?

evin uzun yolunu yürüdü . aydınlığın sona ermeye başlamasıyla ve sessizlik bir gürültü olduğunda anlıyordu ki evine yaklaşmaktaydı . daha da hızlandırıyordu adımlarını , hatta yolda kimse yoksa koşuyordu bazen .

ertesi gün karanlık ve soğuk işyerinde çalışırken aklına gelmedi değil bu bilmediği caz şarkısı . ama kısa ve etkisiz . bir an düşündü yalnız . akşam işyerinden çıktığında , unutmuştu bile . aynı merdivenden tırmanarak , aynı hızlı adımlarla , aynı geniş ışıklı sokaklardan uçarcasına geçerken müzik yine devam ediyordu . ama bu kez o duymadı bile . nasıl duysundu . ayın ortası bile olmamıştı , üç fatura birikmişti . hızla yürüdü evine , hızla ilerledi yolunda .

bir sonraki gün ve onu izleyen üç gün daha boyunca hiçbir ses duymadan devam etti yürümeye . evine gitti , işine gitti , her sabah ve her akşam aynı sokaklardan geçti . evi ve işi arasındaki mesafe duraksız , soluksuz gidilen bir yol bütünü oldu . her sabah ve her akşam ayak izlerine rastlamak mümkündü yolda . kaldırımda bakışları onun peşisıra gidiyordu . düşündükleri , yaptığı hesaplar iz bırakıyordu yollarda . düşleri , istekleri , içinden geçirdikleri bir dilek ağacına bir çaputla bağlanır gibi kaldırım taşlarına işliydi . sanki onun hayatı ne evi ne işiydi . onun hayatı sanki bu geniş ışıklı gürültülü caddelerin üzerine kuruluydu . gözyaşları , kahkahaları... yaşam dediğimiz de bunların bütünü değil miydi zaten ? evinde bir hiçti , işyerinde de bir hiç . evinde ve işyerinde nefes alıp veren canlı bir organizmaydı sadece , oysa gerçek bir yaşam için ; nefes alıp vermekten çok öte bir şeyler gerekiyordu . işte bu gerekenler de onda yalnız kendi kendine kaldığı bu sokaklardaydı . tüm bunların eşliğinde hergün devam eden müzik onun tarafından hiç duyulmadi , tam beş gün boyunca .

beşinci günün sonunda iş çıkışında önce iki kedi gördü . kediler soğuğa aldırmadan birbirleriyle cilveleşiyorlardı . dişi kedi önce erkek kediyi çağırıyor sonra erkek kediden kaçıyordu . erkek kedi biraz ilgisini yitirse ; dişi kedi yine erkek kediye sokuluyordu .

merdivenlerin sonunda otopark alanından geri geri hızla çıkan bir arabanın kendisinin üzerine geldiğini gördü sonra irkildi . bir kocaman adım geriye doğru sıçradı . sonra arabanın yanından geçerek , öfkelenip bağırdı : ''yuh be adam biraz yavaş sürsene !'' zayıf orta boylu otopark görevlisinin kötü kötü baktığını gördü kendisine , hızla çevirdi başını . adımlarını hızlandırmak yerine bu kez yavaşça otopark görevlisinin yanından geçti . ondan hiç çekinmediğini anlamasını istiyordu bu küstah adamın .

yerde bir 5 kuruş gördü . eğildi , aldı parayı. montunun derin cebine attı . etrafta gören var mıydı diye bakındı . çocuğunun elinden tutmuş onu okuldan almış bir anneyle karşılaştı . çocuğun annesine hevesle okulda olan biteni anlattığını ; anneninse : ''hı... hı...'' diyerek onu dinlemediğini gördü . ardından , zenci bir gençle gözgöze geldi . gencin onu parayı alırken görmüş olabileceğini aklından geçirdi . gülümsedi bu kara çocuğa . kara çocuk tam o sırada başını çevirdiğinden gülümsemesine karşılık veremediğini gördü . derken , arabaların hızla aktığı o geniş caddeye yavaşça indi . havanın çok soğuk olduğunu yol kenarlarında katılaşmış , donmuş su birikintileri olduğunu görünce anladı .

müzik sesini duydu . duydu çünkü müzik sesinin geldiği yerde kırmızı pardesülü güzel bir kadın duruyor , otobüs bekliyordu . müziğin sesini anlamak için durdu yolun kenarına geçmeden . bir iki kişi ''yolun ortasında durulur mu ?'' der gibi öfleyip püflemeye başladı . kırmızı pardesülü kadınla göz göze geldi . kırmızı pardesülü kadın endişelenip önce , arkasına yanına baktı . oysa ona bakmıyordu onun arkasındaki müzik sesine bakıyordu . gözünün görmek istediği bir sesti ama kırmızı pardesülü kadın huylanmış , ters ters bakıyordu . utanarak aşağı doğru hızlı adımlarla yürüdü . evine onu taşıyan yine aynı soğuk ve koca bir sessizlikti .

bir sonraki gün iş çıkışında göz doktoruna gitmesi gerektiğini düşündü . sağ gözünün görmesi iyice azalmıştı . gün içinde ağrıyordu . göz doktoru kadının gözüne iki damla sıktı . yandı kadının gözleri . gözbebeklerinin gerildiğini hissetti . doktor muayeneden sonra uyardı : ''görmeniz bir süre azalacak , eve yalnız gidecekseniz dikkat etmenizde fayda var''... elinde reçetesi , hızla indi yine aynı sokaklardan , bir an evvel evine varmak istiyordu , yanıyorudu gözleri soğuktan , ışıklar kırılıyordu gözünde .

sonraki gün bir karın ağrısı başladı işe gitmedi . yatağından çıkmayarak , perdelerini açmayarak iyileştirdi kendini .

bir sonraki gün işyerinden çıkar çıkmaz bir arkadaşı onu evine kadar bırakmayı teklif etti , kırmak istemedi , kabul etti . aynı sokaklardan geçerken arabayla müzikli sokağı hiç farketmedi . ay sonu cari hesaplı müşterilerden yana derin bir konuya girilmişti .

araya haftasonu girmişti . haftasonu evden çıkmayarak dinlenme kararını büyük bir disiplinle uyguladı . çamaşırları yıkadı , ütüledi , kitap okudu , bulmaca çözdü , telefonla konuştu .

iki gün sonra iş çıkışında bir gürültü peydah oldu . kalabalık insan grupları ellerinde bayrakları ve dövizleriyle sokağın başından ona doğru geliyorlardı . dayanamadı o da katıldı aralarına . istedikleri , herkesin eşit bir yaşamı olması kimsenin aç kalmamasıydı . kim istemezdi ki bunu . çok geçmeden üzerilerine resmi giysili silâhlı polisler yürümeye başladı . ortalık karıştı . toz duman , tazyikli su , biber gazı , cop... kalabalık arasında nefessiz kaldı . yine de tenha bir alana kaçmayı başardı . o soğukta ıslak giysileriyle , taksi parası vermek istemedği için sürüne sürüne eve vardı . yemek yemeden sıcak bir duş alıp perdeleri kapalı odasına , yatağına kuruldu . korkunç bir rüya gördü , uyandığında ne olduğunu hatırlamadığı . ama yastığı sırılsıklam olmuştu gözyaşlarından .

işe geç kaldı . o gün çok zor bitti . iş çıkışında uzun süredir görüşmediği bir dostu vardı o aradı . birer çay içelim teklifini iyi olmadığı gerekçesiyle reddetti . müziğin olduğu sokağa geldi . müziği duydu ama ''başlarım böyle müziğe'' diyerek koşar adımlarla eve geldi .

bir sonraki gün , sizin okumaktan sıkıldığınız gibi o da yaşamaktan sıkılmış bir hâlde çıktı işten . doğruca müzikli sokağa gitti . karşıya geçmedi bu kez ışıklardan , bankanın olduğu kaldırımdan yürüdü . durakta bekleyenlerin arasından geçti . ama bu kez ne müzik vardı ne de müzik çalacak acemi müzisyen .

sonraki gün , iş çıkışında yine müzik sesini duydu . müzik sesiyle beraber kalabalık kitlenin yine slogan atarak ona doğru geldiğini gördü . ''aman allah'' diyerek hızla evinin yolunu tuttu .

ertesi gün iş çıkışında farketmeden müzikli kaldırımdan yürüdü . bankanın önüne geldiğinde müzik sesi devam ediyordu , ama kim çalıyordu bu müziği , nereden geliyordu bu ses ? merak içindeydi . çok geçmeden sese iyice kulak kesilince anladı , bu kez karşı kaldırımda çalıyordu müzisyen şarkılarını . devâsa da bir kalabalık önüne toplanmıştı , bu kez de kalabalıktan göremiyordu çalgıcıyı . üzüldü... gerçekten bu kez çok üzüldü .

bir sonraki gün işyerinde aklından bir türlü çıkmadı o bilmediği caz parçası , o müzik sesi bir türlü gitmedi kulaklarından. karar verdi , ne olursa olsun gidecek görecekti müziğin nereden geldiğini . koşar adımlarla müzikli caddeye yürüdü . alışkanlık işte bankanın karşı kaldırımına geçmişti . şimdi yine karşı kaldırıma geçmek zorunda kalacaktı . olsun geçecekti . karşıya geçti . birkaç araba yanlış yerden geçtiği için ona korna çaldılar . olsun , çalsınlardı . durakta set hâlinde bekleyen otobüs insanlarının arasından geçmek için çabalıyordu ancak izin vermiyorlardı . içlerinden birinin ''hanım hanım kaynak yapma git insan gibi sırana gir'' dediğini bile işitti . önemsemedi , tam seyirttirecekti kaldırıma doğru , durakta gazete okuyan bir adamın gazetesindeki tarihi gördü . ayın 28'i olmuştu . ne güzel olmuştu . ne hızlı geçmişti günler . yaşamak ne denli hızla olmuştu böyle . gülümsedi... müziğin sesini iyiden iyiye işitti .

birden bir korku kapladı onu . şimdi gitse görse müziğin sesini , kimin çaldığını görse , cebinden bir iki nikel çıkarıp verse , bir sonraki gün ne yapacaktı ? günler nasıl geçecekti ?

hava iyice soğumuştu yeniden karşıya geçerek memur evinin yolunu tutmuştu...


''lepistes''

1 Mart 2010 Pazartesi

kapital ve şiirler...

kapitalizm ekonomiyi küreselleştirir . ulus küreselleşir , sınırlar küreselleşir . dolayısıyla ekonomik kriz de onun kadar küreseldir . kimse yakasını kurtaramaz ondan . çin seddi bile diz çöküp önünde hüngür hüngür ağlamıştır . japon yen'i değer kazanır . sermaye hareketleri yavaşlar . mortgage , büyük patronların elinde pimi çekilmiş bombaya benzer . abd'nde konut fiyatları düşer . evsiz yurtsuz sayısı artar . j. steinbeck evsizlerin romanını yazar . sevgililer ve onların önemli günü abd ekonomisini kurtaramaz . ''fed'' ekonomiden elini çeker ve çadır satışlarına başlar . chavez'ciler küreselleşmeye karşıdırlar . en az abd kadar onlar da kapitalizmin kriziyle petrol varillerinin içinde boğulacaklar...

amerikan seçimleri iki ezilen arasında sürüp gider . bir tarafta yıllarca ezilmiş siyahların temsilcisi obama ; diğer tarafta , seçilme hakkından önce doğan , annesinin ; yani bütün ezilmiş kadınların temsilcisi clinton .

solcular ! artık sevinebilirsiniz ! amerikan seçimlerini kim kazanırsa kazansın , ezilenler amerika'da iktidarı almış olacaklar . dünya abd'nin emrinden kurtulmuş olacak . ingilizler , batan bankasının batıklarını toplarken ; sarkozy , blair'in bıraktığı yerden -silâhları eline alarak- kuzey afrika'da önemli askeri antlaşmalara imza atar . afrikalılar ''su''dan önce su tabancalarına sahip olurlar .

almanya bir yandan silâhlanırken ; bir yandan da tarihsel krizi neonazilerle beş taş oynamaya devam eder . karikatürler yoksullaşan müslümanları gene ayağa kaldırır . avrupa birliği birleşemeden bölünecek bir konu daha bulur kendine . nihayet kosova bağımsızlığına kavuşmuştur . kapitalizm , bölgesel savaşlar öncesi balkanlarda prova yapar .

ekonomik kriz savaş öncesi barut biriktirirken kosovalı yoksul işçiler , sırp işçi ve yoksullardan bağımsızlaşmışlardır . kosova , abd ve ab ile birlikte balkanlarda at koşturmak isteyen uluslararası şirketlerin serbest bölgesi hâline gelecektir . ruslar , sırp milliyetçiliğinin peşinde kafkasya'yı karıştırma tehdidinde bulunur . bir eli doğal gaz vanasındadır .

yoksullar kendini yönetenlerin tutuşturduğu ateşin içinde birbirlerini boğazlayacaklardır . esas bağımsızlık , sırp ve kosovalı milyonlarca yoksul işçi ve emekçilerin kapitalizme ve onun yöneticilerine karşı bağımsızlığıdır . aksi hâlde balkanlar tekrar tutuşur . kafkasya tutuşur . pakistan , afganistan , ırak , iran , filistin...

tarih kapitalizm ve savaş için bir prens mutlaka bulur . savaşlara hazırlık sürer . türkler bölgede ırak için hazırlık yapar . hilmi , güler... ırak petrollerini ve doğalgazını abd ile birlikte işleteceklerini açıklar . ekonomik olarak türkiye ile bağlarını sürdüren barzani , talabani rahat uyur . yakında araplar kendilerine saldırdığında siyasi olarak da türklere bağlanmanın düşünü kurarlar .

derken , türkiye ortadoğu sömürü treninin arka vagonlarından ön vagonlarına doğru yol alır . bush ve gül pakistan konusunda anlaşırlar . nasıl olsa pakistan'la hem tarihsel hem de kültürel ortaklıklarımız vardır . tren ilerler . raylar dünyayı yıkıma sürükler...

ekonomik kriz patronları uyutmaz . kısa vadede yüksek faiz para akışının sürmesini sağlar . nükleer güç olma şarkılarıı kulakalrı sağır eder . ergenekonda kurtlar yolu şaşırır . kurdun yolu cezaevine düşer . fakat cezaevinin arka kapısındaki tabela ne yazık ki ergenekonu gösterir .

kadınlar... namus denen namussuzluk... yeryüzünün bütün dinlerinin tarihi kadının yoksayılışının , ezilişinin , tutsakedilişinin tarihi olmaya devam eder . karanlıkta kimse tutsak değildir . karanlıkta herkes özgürdür çünkü zincirler görünmez . egemenliği kapitalizmin üretim ilişkilerinde cisimleşen eril dünya kadın için konuşur ; onun yerine konuşur .

yalandır bütün söylenenler . asker susar ortadoğu üzerine askeri antlaşmaların mürekkepleri postallara bulaşır . tartışmalar manipülasyonlardır... din özgürleşir . ortadoğuda müslüman askerlerimiz pakistan'a kadar rahat bir yolculuk düzenler . pasaport ve uluslararası antlaşmalar yerine miğferlerinde türban taşırlar . patronlarsa krize gönderme yaparlar . eğitim hepten paralı olur . cinsellik kadının elinden bir kez daha alınır .

dünya ekonomik krizin koynunda son kez sevişirken bölgesel savaşların plânları raflardan indirilir . yoksul işçiler dünyanın bütün işçilerinden usulca koparılır . ''enerjisizlik'' ve küresel ısınma , başlayacak savaşların ateşiyle insanlığın soluğunu radyasyon bulutları arasında boğma telâşı içine girer . bilinç telâşı uyandırır...

telâş içindeyiz . telâş içimizde . uyuyamıyoruz . belki okuyacağımız son şiirler diyerek ; şiirleri sırtımızda , koynumuzda , aklımızda taşıyoruz . ve her sabah , şiirleri uzay için bağıra çağıra okuyoruz . belki insanlığın yıkımından sonra gelecek kuşaklar bu şiirleri , bu acıları duyarlar diye...


''crispos japon balığı''

red songs 3...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - la rallade de hocimin
02 - si me quieres escribir & la internacional
03 - nabibia inkadna vetu
04 - partisans songs
05 - a desalambrar
06 - the east is red
07 - les partisans
08 - himno zapatista
09 - behmen
10 - dersim'de doğan güneş
11 - freedom
12 - mussolinis ende
13 - no pasaran
14 - che guevara

yasal uyarı

sitemizden indirmiş olduğunuz dosyalar her sanatçının kendi isimleriyle tescil edilmiş eserlerinin cd ve kaset kopyalarıdır... bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır . müzik dosyalarını bilgisayarınızda 24 saatten fazla tutmanız t.c. yasalarına göre suç sayılmaktadır. bu tür bir yasal işlemde www.sisedekibaliklar.blogspot.com ve sitemizde reklamı ya da banner'ı bulunan diğer siteler bu duyurunun yayınlanmasını takiben sorumluluk kabul etmeyecektir.

iletişim

paylaşmak istediğiniz konular ve yazılar için mail adresimiz...

sisedekibaliklar@windowslive.com