30 Nisan 2010 Cuma

amadou and mariam (dimanche a  bamako)



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - je pense à toi
02 - mon amour, ma cherie
03 - youssou n'dour / kirikou
04 - la realite
05 - senegal fast food
06 - politique feat
07 - fête au village
08 - la triste realite
09 - c'est la vie
10 - c'est le jour de mariage
11 - africa riddim

28 Nisan 2010 Çarşamba

yolculuk olmalı yolculuk !...



''şişedeki balıklar''

fanzin sergisi 1 (ankara)...







2010 nisan ayı içinde ankara'da düzenlenen fanzin sergisi birçok fanzinin katılımıyla gerçekleşti . ankara araftafaray'da yapılan etkinliğe birçok fanzin kendini tanıtma ve paylaşma fırsatı buldu . ayrıca etkinliği organize eden arkdaşlarla birlikte büyük bir zevkle ''kes yapıştır fanzin'' de oluşturuldu . biz de şişedeki balık ve iktisat siyaset adına ankara'da oraya gelen arkadaşlarımızla bu güzel günü birlikte geçirdik . burada birkaç fotoğraf var . böylesi durumların devam etmesi dileğiyle...

''şişedeki balıklar''

22 Nisan 2010 Perşembe

herkes kendi payına ölür (nâzım hikmet ran)...




nâzım hikmet'in eski ve yeni yazdığı şiirlerin yer verildiği ve ayrıca ''memleketimden insan manzaraları'' , ''benerci kendini niçin öldürdü'' gibi bazı kitaplarından alıntıların olduğu bu kitap , zevkle okuyacağınız toplama eserlerden biri . şairin bireysel ve toplumsal acıları , sevinçleri yansıttığı şiirlerden oluşuyor .

sunu : proleter balık

abidin ensemble (a tribute to the poetry of nâzım hikmet)...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01- abidin
02- asker kaçağı
03- bugün ben bir söz işittim
04- ceviz (asker) kaçağı
05- dörtlük
06- en güzel deniz
07- hürriyet kavgası
08- onlar
09- quatrain
10- urganda gerdan iniler

21 Nisan 2010 Çarşamba

eros , çingeneler ve kapitalizmin krizi...

birkaç yıl öncesinde amerika'da baş gösteren ve tüm dünya ekonomisini altüst edecek bir konuma ulaşan ; hattâ birçok bankayı batmakla karşı karşıya getiren ekonomik kriz ve buna bağlı olarak ortadoğuda ve balkanlarda ortaya çıkması muhtemel olan bölgesel savaşların barut kokusu altında , piyasa uzmanları kapitalizmin mevcut ekonomik krizini ortadan kaldıracak çözümü buldular ! 14 şubat sevgililer günü...
ekonominin girdiği durgunluk ancak böyle günlerde yapılan tüketimle giderilebilir ve böylelikle , ekonominin temel çelişkileri ortadan kaldırılabilirdi .

90'ların başında sosyalizm karşısında rüştünü ispatladığı iddia edilen ve tek geçerli sistem olarak insanlığın karşısına tanrı kelâmı gibi dikilen kapitalizmin , içinden geçtiği derin krizi aşmanın yolu olarak piyasa uzmanlarının buldukları ''sevgililer günü'' ; sistemin çöküşünün ne kadar yakın olduğunu bir kez daha göstermiştir . dahası hazırlıkları yapılan savaşları ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu yıkımın büyüklüğü sevgililerin birbirlerine aldıkları metaların içinde cisimleşmiş olan artı değer sömürüsünde yatıyor olduğunu bir an olsun aklımızdan çıkartmayalım .

serbest piyasanın çözümü... tanrı eros yardıma koşar...

zeus tarafından sonsuza kadar çocuk olarak yaşamak durumunda bırakılan eros , bütün bu yazgısını unutur , kendisine yabancılaşır . insanlığın tanrılar yüzünden yaşadığı trajediyi sırtındaki âşk oklarıyla unuturken ; zeus'la ve zeus'un demir çağındaki şiddetiyle yüzleşmekten sakınır . aksine , zor araçlarıyla kendisini cezalandıran zeus'a ve diğer tanrılara öykünür . kadınları ve erkekleri oklarıyla , mızrakların çuvala bir türlü girmediği bir zaman yolculuğunda birbirlerine âşık eder . bütün tanrılarda olduğu gibi bu eylemini zor araçlarıyla yapar . yani âşk , eros'un elinde tanrılara ve şiddete öykünmenin aracı hâline gelrken ; eros'la âşk , âşığı kendinden geçirir .

''amor trahit amantem extra se...''

eros modern zamanların zulmüne ayak uydurur . ama tarih eros'la birlikte bütün tanrıları elbet birgün bir daha hiç dönemeyecekleri bir yere gönderecek .

''üflüyor dumanını cigarasının
tütün kokuyor çiçekleri''


zemheri ayının 14'ü...

ateş , karlı bir rüzgâra rağmen tenekesinde , çiçekleri üşümekten kurtarma telâşıyla yanıyordu . ateşin başındaki kadın , soğuktan sakladığı çiçekler arasında içtiği sigarayı çiçeklere doğru üflüyordu . mesaisi bitmiş , hattâ bir gece önce yerleştiği bu gökyüzünün altında hediyesizlikten akşama kalmış birinin yüzünde küçük bir tebessüm bırakabilmek için koynuna aldığı sevda türkülerini usuluca gövdesinde dolaştırıyor , geceye okuyordu .

bilirsiniz tanrıları , sonsuza kadar kapanmayacak yaralara neden savaşları başlatmışlardır . ama bugün halâ korkuları ve cezalarıyla içimizde , yanımızdaymış gibi gözükse de çoğu doğal seleksiyon nedeniyle ortadan kalkmış ; kimisi de gökyüzünde kendilerine ayrılan tutukevlerinde , okuyamadıkları şiirleri okumak için sıranın kendilerine gelmesini beklemekle meşgûl hâle gelmişlerdir.

bu geçen zaman sonunda yeryüzünde âdemler ve havvalar , sırtlarındaki tanrı yükünden kurtulmanın keyfini sürdürememişlerdir . önlerinde duran bütün kale duvarlarını tanrısızlık erdemiyle yıkmışlardır fakat yöneticler , yıkıntının altında kalan yoksul âdem ve havvaları kaderlerine terketmişlerdir . modern zamanların kapısı yoksullara kapanmıştır .

kapı her zaman kapalı duramaz...

masal gibi görkemli bir hâl almaya başlar bu durum . sahip olmak olgusuyla ''birleşince'' ekonomik büyüme tablosundaki zenginlik grafiği heybetini yitirir . kriz , serbest piyasa ekonomisinde yöneticileri telâşa düşürür . ama serbest piyasa serbestleşmeye devam eder .
''serbestlik özgürlüktür'' fakat bu serbestlik , işçiler için tutsaklık ağacında diyalektik meyvelerini yeşertir . tarihin zorunluluk yasalarından biri bu . bütün yoksul âdemler ve havvalar , bu yasak meyvelerden ne yazık ki yemeye koyulurlar... friedman ile hayek evlenir . yasak meyveler ve büyümenin aşırı düşüşü , tanrısız yeryüzüne savaşları getirir . yöneticiler kendilerini ortadan kaldıran bu meyvelerden kurtulmak için son çareyi savaşta bulur . her ne kadar serbest piyasa ekonomisi militarizmle soluk alsa da tanrısız yöneticiler savaşı kazanamayacaklarını anlarlar .

modern zamanların yöneticileri , cehennem ateşini tenlerinde hissettikçe radikâlleşen âdemler ve havvalarla tek başlarına başa çıkamayacaklarını anlamışlardır ve gökyüzünde âşk şiirleriyle meşgûl olan tanrılar arasında en zararsız olan ve insanların onu tekrar gökyüzüne gönderemeyecekleri birini , yeryüzüne indirmeye karar verirler .

''bütün bunlar tanrıszılıktan'' tespitini yapan yöneticiler , sıkıştıkları serbest piyasanın bütün çelişkilerinin ortasında , bu çelişkileri kendi lehlerinde çözecek ; yani âdemlerle havvaları diyalektik meyvesinden uzak tutacak bir cezalandırmayı yürürlüğe koyacak tanrıyı bulurlar .

ismi duyulduğunda insan zihninde uyandırdığı bütün kadın erkek hâllerini sırtındaki çantasında taşıyan eros , bütün ölü atalarına rağmen şiir kitaplarını bırakarak tutsaklık ağacını ve diyalektik meyvelerini ortadan kaldırmak ve yönetici sınıfların kârlarını artırmak için gökyüzünden yeryüzüne inerek serbest piyasanın bütün kurallları için elinden geleni yapacağını söyler .

altın kanatlar ve oklar...
sahip olmak arzusu . âşk , sevda , özlem , tutku , coşku ve esrime... bütün bunlar anlamını bir anda yitirir .

çocukluğunda zeus'un şiddet çemberinden geçen eros , zeus'un bütün zorbalığını modern yüzyılın barbarlığına uyarlayarak , şiddet sahibine öykünerek freud'u haklı çıkarır . dahası ''uygarlık , insan içgüdülerinin sürekli boyun eğdirilişi üzerine dayanır'' sloganıyla işe başlayan eros , ilk önce bu boyun eğdirişe ; tutsaklık ağacına bıçağıyla bir kâlp çizerek başlar ve ağaç zehirlenir . diyalektik meyveleri çürür . eros âdemlerle havvalara , ilk büyük darbeyi indirmiş olur . ama ekonomideki darbe çözülmeksizin varlığını korur . serbset piyasanın krizi , bastırılan âdemlere ve havvalara rağmen devam eder .

yüzyıllar modern zamanları da ezerek ilerler... serbest piyasanın krizi durmaz .

altından kanatlarıyla eros , dünyanın girdiği ekonomik kriz ve buna bağlı olarak düşen dolar karşısında yükselen altın fiyatıyla daha bir önem kazanmış ve tüm piyasayı belirler hâle gelmiştir . dolar altın eşitliğini öngören ekonomik düzenlemelere 70'li yıllarda son verilse de ; gücünü , petrolün bugünkü değerleri açısından saklı tutmaya devam eder . yöneticiler bundan memnundurlar .

latin amerikelı altın madeni işçileri kapitalizme duydukları âşkı eros'a borçludurlar . eros modern oklarla işçileri patronlarına âşık eder . işçiler çâreyi cellâda âşık olmakta bulurlar .

altından kanatlar , sonra oklar ve mızraklar... zor ''âşk'' ve zorla tüke(t)(n)im .

serbest piyasa ekonomisinin makyavelist yorumu , eros'un oklarının ucunda krizin ortasında platonik yıkımlar yaşayan kapitalizmin derdine çâre bulmaya çalışarak , altınla kurduğu ilişkiyi derinleştirerek sırtındaki okları , nükleer silâhlara dönüştürür ve leylâ ile mecnun'un ülkesine , yani ortadoğuya yönlendirir . yoksul arapları abd'nin kapitalizmine ve diğerlerine âşık etmiştir .

eros kapitalizmin krizlerini aşmak ve yönetici sınıfın kârlarını artırmak için oklarının yerini alan modern araçlarla , işçileri ve yoksulları tüketime zorlarken ; piyasa uzmanları mevcut krizin büyük bir kısmının eros ve onun manipülasyonuyla azaldığını belirtmiş ve yoksul iranlıları , pakistan işçilerini -aslında tüm dünya işçilerini- eros'un yardımıyla kapitalizme âşık edebilirsek bu sorunu biraz olsun erteleyebiliriz . ''eğer işçiler ve yoksullar cellâdlarına âşık olmazlar ve bodrum katlarında atom bombaları yapmayı öğrenir ; ve gerçekten âşık olurlarsa işimiz bitiktir'' açıklamasını yaptılar .

çingeneler... ateş yanar... sokaklar ısınmaz...

ellerinde çiçeklerle kapıları beklerler . usulca , bildikleri bütün sıcak şarkıları kadın erkek hikâyelerinin satırlarına okurlar . bütün tanrıları öldürmüşlerdir . kıpkırmızı bir gökyüzünün altında , âşkın , sevmek eyleminin fitilini bir kırmızı karanfille ateşlerler . insanların , sevmek için bir tanrıya ihtiyacı olmadığını haykırırlar . hele mevzu âşk olduğunda , ''insanlık bütün tanrılardan uzak durmalı'' derken kadınlar , yüzlerindeki yolculuğu bütün insalara vermek için hazırdırlar . hepsi birer eros'turlar . zeus ile ilişkilerini çoktan kesmişlerdir ; çingeneler...


''crispos japon balığı''

20 Nisan 2010 Salı

türkiye postası...





19 Nisan 2010 Pazartesi

olmaz günün arefesi...

olmaz günün arefesi
çıkmaz sokak yani
gelmeyecek günü bekleyip ,
ömür çürütmek hayat yolunda
mitolojik tanrılardan alınmış katı kurallar
ve sıkı sıkıya bağlanmış herkes
ağzı mühürlenmiş köle
konuşmasını beklediğimiz halk
gelmeyecek günün arefesi olmaz
bayramı hiç...

giden güneşe dur demezsen
ha 2005 ha 2050
farketmez tarih mekân
böyle durdukça biz
kimse kaldırmak istemez ,
ağzımızdaki mühürleri
bundan öncesi gibi
biz bulmazsak öğretmeyecekler gerçeği
tek pencereli handan bakarken dünyaya
olmaz gün yaşanacak bizden habersiz
biz arefesini beklerken
olmaz gün bayramı bitirecek
sevdalı kuşlar yarını bekleyecek
göçmek için güzel diyârlara
ama yukardan gaklamakla olmaz
haydin kargalar
hep beraber olmaz günü bulmaya


''beta''

18 Nisan 2010 Pazar

avcı...



"... ya suya giden küçük kızlar
onlar
tıpkı o kuşlar gibi
uçan daha bir süre
sonra da vurulduktan..."


''akdeniz çikliti''

michele cammarano (sezar'ın komplo ile ölümü)...

17 Nisan 2010 Cumartesi

boğaziçi göst. san. topluluğu (kardeş türküler)...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - burçak tarlası
02 - demmê / ala gözlü nazlı pîrim
03 - yandı bağrım
04 - sökün ayı / aşk beni
05 - dûzgin bawo
06 - fadîkê
07 - jîn û hebûn rewîtî
08 - gorani
09 - sarı gyalin
10 - zepür gı tarnam
11 - satrpialo
12 - golas empula yulun

16 Nisan 2010 Cuma

ruhunu sattığını düşünenlere...

1.
ruhu sıkıntılı ,

kafasında ''gözlerini görüyorum çökertildiğim yerden'' diye başlayan can yücel şiiri
sonra birden aklına ruhunu şeytana satanlar geldi
o dakikada kafasında bir ampul yandı ,
şimdiki o malûm partinin kullandığı cinsten değil ;
hani eski bir çizgi film olan ''vikingler''deki kahramanın başında yanan cinsinden...
neyse , neyse konuya dönerse
işte kafasında yanan o ışık
ruhundaki sıkıntıyla ilgili
yoksa o da ruhunu şiire mi sattı ?
o yüzden mi kafasının ''sürekli yay''a bir türlü basmazlığı...

2.
ruhu acılı ,

kafasında yarın çıkacağı yolculuğun telâşı ,
kâlbinde şimdi tutamadığı o küçük şiir gibi eller ,
onun da aklında hep ruhunu ''toprak , toprak'' diye satanlar var
nasıl geçse zaman , uyusa geçse ;
yok yok olmaz, uyutmazlar
peki ya nasıl geçse :
düşünmese geçse , sadece dinlese , tıpkı onların istediği gibi...
iyi ama nasıl düşünmez begonvilleri , faytonları ,
onla güzel sıcak bir yatakta uykuları , sevmeleri , sevişmeleri...
düşünür , o zaman bekleyerek geçer zaman sıkıntılı ,
özlemeli ve de kederli ; tabi ne yapsın ki...
belli belli onun da ruhu aşka satılı...

3.
ruhu rengârenk ,

kafasında bugün verdiği konsere yapılan övgüler...
burnunda kırmızı çiçeklerin kokusu ,
aklında hep o beyaz bembeyaz bulutlar...
sonra birden aklına öğrenciyken çalıştığı kafedeki patronu geldi ;
hani buruş buruş yüzlü , üç kat göbekli , kel adam...
arkasından o pis , ruhunu paraya satmış herifin ;
kasadan 5 lira eksik diye
20 yıllık garson rıza abiyi küfürlerle kovuşu geldi de birden renkler söndü sandı
neyse ki imdadına önünde koşan şu güzel saçlı çocuğun ;
mavi balonunu elinden bırakışı yetişti
yetişti de hani ne güzel oldu ,
hatırladı ruhunu gerdanlık gibi bir şehre satışını...


''rina''

değişen bir şey yok...



''lepistes''

15 Nisan 2010 Perşembe

lîstikén sî yan...

guhén xwe bidin min û baldar bin çîrokbéjan mezin . ev koletî hané ne di waré mitolojîyan ne jî di waré olan de nehatiye jiyandin . ev koletî di ser kevirén kevn jî nehatiye nivîsîn . di bin waré sîyan dihat kirin . paradokse kî mezin bû . mezin bûna wî ji vir dihat ; ji bo azadîye tiréj péwîst bû lé sî jî bi hebûna tiréj ava dibû û lîstik destpedikir . lîstikvanén me ; tarî , dudilî , giyan û evîn...

giyan penaber bû . bénavber jibona bedenekî aram digeriya . ji destpeka mirovahîye heta roja îro giyan digere û hercar bedenén rizîyayî dibe para giyané . giyan hertim tenébû . tî bûbû ji evîne re . evîn di riya tarîyén ku giyan winda dibû lé dima . evîn bi jiyané re xeyîdî bû . nedixwest kû derkeve peşberî giyané . evîn bétevger û béwext benda tiştekî bû . temené evîn ji ya giyané direjtir bû . lé giyan wî nizanibû .

- ey evîn ! di vé tariyé de ku ez rengén çavén xwe nizanim , laşe xwe nasnakim . lé ez te ; peyvén te yén ku wekî agiré dojehé ye min dişewitîne dinasim . were cem min . min tené nehéle .

evîn di wé qerîn û hawara giyan guhe xwe girtibû . meh derbas bû , sal borîn . rewşa giyané pirtir xirab bû . ne xweşikbûna xwezayé bala wî dikîşand , ne jî behnén curbecur û herî bedew hîs dikir . evîn di bin koletîya tarîya de nedixwest ku bi giyan re şad bibe . xeyal dikir , xeyalén evîné azad û bédawî bû . carnan ew û giyan di seré çiyaye kî mezin digihişt asîmanan de bidû yek . dixwest ku berbayén henik welaté xwe yé bésinor mezeke .

- ey giyané resen . min biborîne . heta azadî nekeve para min ez nave xwe bi hemû hestén re qedexe dikim . vegere , di jiyanekî azad de bedenekî ciwan bigere . ji xwe em hevûdu bibînin .

ev gotar negihiştibû guhé giyané . tarî di ziké xwe de veşartibû wan peyvan . hestén giyané aloz dibû . sî benda giyané bû . zanibû ku giyan bikeve nav lepén wî .

- giyan , bibe xwedî bedenekî ciwan . ve zilma hané ku tu li xwe dikî biqedîne . metirse , hertim ez bitere me bes heta roj hebe ez û te dibin yek .

giyan di nava dudilîye kî mezin de béhéz dibe . kanîya hemû ramanén wî diçikin û hişk dibin . wek stérke kî dibiriqe . dibe agir û geş dibe . tarî ye ku reş û gemar diçirîne . dibin ala azadîyé de evîné bédawî an dibin wargeha sîyan dawîbûna rojé de destpéka koletîyé ?...


''maraba balık''

yaz...

biz yazmayı severiz
meselâ okul defterine
ders notu değil hayâlerimizi ,
platonik şahısları
hiçbir şey bulamazsak adımızı
binlerce kere
biz yazmayı severiz
meselâ duvara
haksızlık ve adaletsizlik romanından özet
ya da özneleri ve dolaylı tümleçleri farklı ;
eylemleri aynı olan aşk cümlesi
biz yazmayı severiz
meselâ tuvalete
bastırılmış duygularımızı
sevmediğimiz olgulara küfür ;
yani kısacası
biz yazmayı severiz
ama okumayı değil...


gözlerini anlatması ve anlaması zor
hani yeni dağılmış ilkokulun
eve koşan çocukların gözlerine benzer
işte o gözlere ilk kez bakmak
kürt çocuğun denizle tanışmasıdır


''balık ekmek balığı''

sovyetler birliği postası...




14 Nisan 2010 Çarşamba

giovanni segantini (yaşamın kaynağı aşk)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

küba homofobiye meydan okuyor !...

''bana mutluluğun resmini yapabilir misin abidin" diye şiirine başlayan nâzım hikmet "çok şükür çok şükür bugünleri de gördüm ölsem de gam yemem artık" diye şiirini bitirir . kastettiği , 1961 yazı ortalarındaki muzaffer devrim günleri ile sosyalist küba'dır . abd'nin terör listesinin başında olan bu ülke , fiziksel küçüklüğünün aksine siyasetiyle tüm dünyada eşitlik ve özgürlüğe inananların esin kaynağı olmuştur .

bugün latin amerika'daki sol yükselişi küba devriminin ve devrimcilerinin adını anmadan kimse açıklayamaz . buna karşın abd psikolojik savaş dairesi küba için fazla mesai harcamaktan imtina etmez . küba'ya yönelik dezenformasyon ve manipülasyonun sonu yoktur . bu kaynaklara göre küba'da insan hakları yoktur , insanlar küba'dan kaçmak için ölümü göze alırlar , küba'da insanlar aç ve sefildir , fidel bir diktatördür ve elbet küba'da eşcinseller de özgür değildir... işte abd dünya hegomonyasını böyle inşa eder . özgürlüğün olmadığı küba'ya demokrasi ve özgürlük götürmenin yolunu böylece meşru kılar .

küba'da eşcinseller dünyanın pek çok burjuva devletinde olmayan geniş haklara ve olanaklara sahiptir . birkaç satırbaşıyla aktaralım :

"gay pride" günü olarak çeşitli ülkelerde kutlanan gün , küba'da bir hafta boyunca küba komünist partisi , genç komünistler birliği , üniversite komitesi , polis teşkilatı ve kültür bakanlığı gibi çeşitli devlet gruplarının desteğiyle eğitimden sağlığa , kültürden sanata çeşitli yapıcı faaliyetler şeklinde kutlanır . oysa birkaç istisna dışında “gay pride” kutlamaları , gelişmiş avrupa ülkelerinde ve abd’de devletlerin hiçbir desteği olmaksızın büyük şirketlerin finansmanı yoluyla geçer . geylerin bir piyasa alanı olduğunun ve geyliğin tüketime dönük bir kültür olarak görüldüğünün resmidir bu .

bununla beraber küba cinsel eğitim merkezi (cenesex) 'nin kapıları ülkedeki tüm eşcinsellere , travestilere ve transeksüellere açıktır . cinsiyet değiştirmek isteyen herkesin ameliyat gibi tüm masrafları , küba devleti tarafından hiçbir ücret talep edilmeksizin karşılanır . bu merkez , aynı zamanda talepte bulunan tüm eşcinsel yurttaşlara ücretsiz psikiyatral destek hizmeti de sunar ve bu destek türkiye'deki gibi "normalleştirme" amaçlı değil , toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinin bir parçası olarak işlev görür . küba devleti , toplumsal homofobiyle mücadelenin bir parçası olarak kültür ve sanat alanında da eşcinsellere tüm desteklerini sunmaktadır . 1993 senesinde küba'da çevrilen eşcinsellik temalı "çilek ve çikolata" filmi aklıma ilk geleni.

devlet başkanı raul castro'nun kızı mariela ise ülkedeki eşcinsellerle en yakın teması kuran isimlerden biridir . annesi vilma ise dünyada ilk defa , yıl henüz 1975 iken evliliğin anayasa'daki tanımında cinsiyet belirtmeksizin tanımlanmasını önerip hemcinslerarası evliliğin önünü açacak öneride bulunmuş bir devrimcidir . bunun gibi bilgiler daha sıralanabilir .

siz emine erdoğan'ı bir gey hakları yürüyüşünde görmeyi ya da polis teşkilâtı ile devlet partisiyle üniversite senatosuyla devlet kurumlarının gey hakları yürüyüşüne katılımını tahayyül bile edemezken , küba'da olanları birkaç şaibeli gözaltı haberinden müteşekkil sanıyorsanız , diyecek bir şey yok .

unutmamak gerek lgbt hakları , devrim karşıtlarının en sık kullandığı bir dezenformasyon alanıdır . kübalı eşcinseller , kurtuluşa ermiş değiller ama bizlerden ve yabancılaşma , çürüme , yozlaşma kültürüyle gettolarına hapsedilmiş avrupalı kardeşlerimizden çok daha ileridirler . eşcinsellik , sözde güzellik yarışmalarına , hiyerarşik bir tahakküm alanına ya da tüketim kültürüne dönüştürülmeyecek bir şey .

küba , alnı açık , başı dik ve onurlu duruşuyla eşitlik ve özgürlük ideallerine sahip çıkıyor ve küba artık , arenas’ların göç etmek durumunda kaldığı küba değil . küba komünist partisi önderliğinde küba değişiyor ve evet homofobiye meydan okuyor . bunu sadece selamlayabiliriz...


''lüfer''

bako dagnon (sidiba)...



albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - wouya larana
02 - n'ouhoumba
03 - m'ba
04 - le guide de la révolution
05 - sidi ba
06 - badjigui
07 - tiga
08 - alpha yaya
09 - kônô
10 - fadeen tô
11 - bè bé bori i no fè

sahiplenmeyelim paylaşalım...

ben dört yıldır şişedeki balıkların içindeyim ve bu dört yıl boyunca yapılan her güzel şeyden sonra bir o kadar da heves kırıcı , bencil , tutarsız ve yalan evet basbayağı yalan olan söylentiler duyduk... (çünkü üretim kabızlığı ciddi bir meseledir)

bunların karşısında yapılan tek şey ise asıl muhatap olan şişedeki balık'ta bunlara cevap vermek oldu . evet belki şişedeki balık beyaz kağıtlarla olan yolculuğunu tamamlamak zorunda kaldı , ama bu onu bir ruha dönüştürmedi aksine onu gerçekten benimseyen , yaşatan birileri her zaman , her yerde oldu . ve bu yüzden bugün böylesi bir durum karşısında tam da onun ruhuna ! uygun bir şekilde bir aradayız . sahiplenmiyoruz... sahiplenmeyelim... paylaşalım...

''lipsoz''


şişedekibalık birçok şehirden balıkları bir araya getiren kollektif bir çalışmanın ürünüdür . ne yazık ki bu kolektif çalışma bir süre sonra birileri tarafından baltalandığından , lekelenmemesi için çıkarılmama kararı alınmak zorunda kalınmıştır , o kadar devam ettirebilmeyi istememize rağmen... buna rağmen blogu oluşturmayı düşünen balık arkadaşımız sayasinde sadece hafızalarda kalmaktan kurtulmuş canlı canlı yaşamaya devam etmiştir . böyle zahmetli bir yükü taşıyan arkadaşımıza sevgilerimi ve de teşekkürlerimi iletiyorum...

''rina''


herşeyden önemlisi , fanzin mülkiyet anlayışına karşı bir yayın biçimidir . isteyen , istediği yazıyı istediği şekilde kullanır . ''şişedeki balık'' bize dört yıllık onurlu çalışma alanında bunu öğretmiştir en çok . yazık ki alaycı tutumlar sebebiyle şişedeki balık'ımız bize daha çok şey öğretebilecekken sona erdi . ama bugün balık dostumuz blogu hazırlayarak hepimizin istediği ancak hiç gerçekleştiremediğimiz bu uğraşı üzerine almış . eskiden birkaç ilde bilinen fanzinimiz bu güzel blog sayesinde sadece türkiye'de değil dünya'nın birçok kentinde kendine has bir izleyiciye sahip olmuştur . gerek yeni eklenen sanatsal haber ve çalışmalarla gerekse eski yazılarımızla rengârenk olmuş böyle bir çalışma ancak teşekkürü hakedebilir .

eline sağlık güzel arkadaşım , çalışmalarının devamını ilgi ve merakla bekliyorum , elimizden geldiğince de destek olmaya çalışırız...

''lepistes''


ben kendi adıma şunu söyleyebilirim , istanbul'dan zonguldak'a defalarca yazı yazıp yolladım . ama hiçbir zaman kendi yazımı ön plana çıkartıp bir sahiplenme düşüncesine kapılmadan karşılıksız bir şekilde paylaştım hepsini . bence şişedeki balık fanzini'nde görünüre çıkan en ufak satır bile kimseye ait değildir ve olmamalıdır . çünkü hepimizindir . eğer bu şekilde kendine ait hissediyorsa bir insan yazılarını ; ona derimki kendi çıkardığı bir fanzin ile yola devam etmeli . tek başına , paylaşmadan ... ve ortaya çıkan bir ruhsal durumun olmadığını düşünerek , denildiği gibi bir ruh kirlenmesi durumu olması ; şişedeki balık'ın okuyucusuna daha çok ulaşmasıyla ortadan kalkacaktır... ben zonguldak'ta demir atan bir balık değilim .


''proleter balık''

yozlaşan dinciler...

dinciler arasında yavaş yavaş da olsa başlayan karşılıklı yozlaşma ve dinden uzaklaşma suçlamaları , türkiye'de olup bitenin , dünyanın geri kalanında olduğu gibi bunun halâ modernleşme süreci olduğunu gösteriyor . kapitalizm her zaman bir yağmalama düzeni olmuştur . yağmadan alınan payı kapan -yani türbanlı zümre- onlarla eşit olduklarını sanan yoksul inananların , şaşkın , kırgın ve kızgın bakışları altında ''avrupa alışveriş merkezleri''nin altını üstüne getiriyor . bu duruma en çok onların ''münevverlerinin'' kızdığını görmek çok şaşırtıcı değil...

şimdi bir yandan türban üzerinden yükselen kamusal muhafazakârlığın tükiye'sinde yani zenginlerin özel alanlarının da pornografik hâle dönüştüğünü gün be gün daha da belirginleşiyor . marka tutukusu , özel tatil köyleri , etrafı yüksek duvarlarla çevrili malikâneler , lüks tüketim mallarının satışındaki patlamayla koşut bir şekilde , yoksullar inançlı olmaya çağırılıyor . dindarca yaşamın erdemleri biteviye sayıp dökülürken ; diğer yandan sadaka ekonomisi iftar çadırlarında , bayram şekerlerinde , birbiri ardına kurulan ''yardım derneklerinde'' kul olup şükretmeye davet ediliyor insanlar .

galiba en çok , türbanı hakikaten inandığı için takanlar hayâl kırıklığına uğrayacak . şimdi ''dincilerin'' kendileri gibi olup , diğer yandan doymaz bir açlıkla tüketenleri yozlaşmayla suçlamalar da silinip gidecek . yakında iktidardaki dincilere karşı örgütlenmiş illegâl ve devrimci bir türbanlı bir oluşum bulunursa şaşırmayalım...


''ufuk balığı''

son...

ölüyorum sakince
katilim bizzat kendim
hergün bir parçamı kopartıyorum
kanamıyor hiçbir yerim
içim kan ağlayarak ağıtlar yakıyor
günlük yaşıyorum ;
küçük naylon poşetlere sığacak kadar günlük
basit , berbat ama paralı ve yaralı
uyuyorum afet-i devran bir hatunun kucağında
ellerinde şifa dudaklarında sihir
öptükçe uyuşturuyor yarım aklımı
ve veda ediyorum tüm güzelliklere


''balık ekmek balığı''

witold wojtkiewicz (ilkbahar)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

12 Nisan 2010 Pazartesi

kimseden uzak değiliz...

bir günün akşamında
elimde kocaman
bir
şehirle
burdayım

o bu şu
zamanın
eskide kalmayacak parçaları da
burada

denizler
maden ocakları
kocaman bir gümeli
göçükaltı

fenerde bir parça lokâl
sahil kahvesinin
ruşen amcası
burda , buradayız
cancağızım

bitmedi
balıkların en guzeli
rinası lepistesi
hepsi burada koynumuzda
sımsıcak yan yana

biz buradayız
güzel dostlar
güzel günler gördüğümüz
kocaman bir şehirden sonra
buradayız
zonguldak'tayız
domuzini'nden koşarak kozlu sahiline
inmekteyiz...

balıklarlayız gene
durmadı direncimiz
heyecanımız
şişedekibalık'la yaşamaktayız
o çaba durmadı
o zaman da durmamıştı
siz durmuştunuz
herkes gibi onlar şunlar bunlar durmuştu
ama biz durmamıştık
halâ da durmuyoruz
burada soluk alıyoruz

balıklarlayız dedim ya güzel kardeşim
burada zonguldak'tayız
adana'da ceyhan'dayız
mersin'deyiz
istanbul'da bir veli sarhoşluğundayız
armut ağacının gölgesindeyiz
yan yanayız

kimseden uzak değiliz...


''crispos japon balığı''

9 Nisan 2010 Cuma

unutkan hamsi'lere cevap...

şişedeki balık , zonguldak'ın kara sularından ; bu günden yaklaşık altı yıl önce çıkıverdi . altı yıl gibi uzun bir süre içerisinde yayın hayatına -basılı olarak- dört yıl devam edebildi . bu süre içerisinde şişedeki balık bizlere sevmeyi , aşık olmayı , mücadele etmeyi , başka bir dünya için çalışmayı öğretti... insan olmayı , insanca yaşamayı talep edebilmeyi öğretti . biz şişedeki balık yazarları için , hiçbir gün araç olarak görülmedi aksine şişedeki balık , zonguldak'ta güzel kentimizde bizim amacımızdı...

bir çok sıkıntıya rağmen şişedeki balık'ı hep çıkardık bu dört yıl içinde . sıkıntılarımızın büyük çoğunluğu , bizler gibi üniversitede okuyan bazı arkadaşların , bu işi yeterince sahiplenmemesi başta olarak ; yazılarını vaktinde vermemeleri , baskı aşamasına dek yapılacak tek bir işe dâhi ellerini taşın altına koymamaları oldu . ama bütün bunlara rağmen şişedeki balık her dâim kalabalık görülen gövdesinin altında yalnızca -ne yazık ki- birkaç arkadaşın sorumluluğunda çıkabilmiş bir fanzin oldu . ama devam etti...

biz hiçbir gün ; yazılar gelmedi , paramız kalmadı gibi sebeplerle şişedeki balık'tan vazgeçmedik . birkaç yazı fazladan yazıp , birkaç gece fazladan uykusuz kalıp , dizgisi , basımı gibi işleri üstlendik , harçlıklarımızdan ayırıp çıkardık onu denizinden . Sadece bir yayın olarak değil ; bir çok arkadaşın da emeğinin geçtiği gibi , yer altına maden işçilerinin yanına yeraltının ıssız karanlığına indirdik onu , yoldaşlık etsin işçilere diye yeri geldi 1 mayıs'ta alanlara çıkardık , sinop'a kadar gittik rüzgâr gülleri sırtımızda... ağzımızda neşeli türküler , bir avuç kadar inançlı insandık , rengârenk süslerdik balığımızı , okyanuslara dökülürdük okurken şiirlerimizi...

tek bir gün hiçbirimiz bu benim deme cüretini göstermeden (çünkü bizler kapitalizmin meta fetişizmine karşı balıklardık , nasıl olur...?) her zaman onun tüm sorumluluğunu aldık . onun bize verdikleri yanında bizim ona kattığımız hiçbir şeydi belki , yine de birbirimizi büyüttük . bir fanzin olarak şişedeki balık , fanzin olmanın gereğini üstlendi fazlasıyla , isteyen istediği şehirde çoğaltıp dağıtımını yapabildi , kimseden izin istemeden . çünkü öenmli olan yazdıklarımızın bize ait olması değil ; okunuyor , düşünülüyor , bir başka coğrafyada paylaşılıyor olmasıydı . şişedeki balık bu yüzden karşıcı bir balıktı . sahip olmanın çirkin bahanelerine kulak asmayacak denli onurlu bir balıktı...

ancak böyle düşünen ve bu işin sorumluluğunu üstlenmiş balıklar olarak biz , çoğu kez fanzin'i tekelimize almakla suçlandık , oturduğumuz kahvelerde konuşulanları duyduk... kollektif bir iş olarak şişedeki balık hiçbir zaman böyle bir ikileme düşmediği hâlde neden böyle anlışıldı biliyor musunuz ? çünkü yazılarını verip fanzinimiz çıkıncaya dek tek bir iş yapmayan diğer arkadaşlarımız kedi pisliğini örter maharetiyle hareket etti . ayıbın en ayıbını yaptılar , suçun sorumluluğu ne ağırdır bilir misiniz ? şişedeki balığımız karşısında suçlu olan arkadaşlarımız ne yazık ki alamadılar suçun sorumluluğunu...

biz onlara kızmıyoruz , onlar sistemin azizliğine yenilmiş , sözlerinin gerisine düşmüş , şarap şişesinin dibini boylamış ama hayyam'dan tek bir nebze yararlanamamış arkadaşlar... kızmıyoruz çünkü yaşadığımız dünyanın büyük bir kısmı bu hastalıkla başedemiyor... kızmıyoruz çünkü şişedeki balık bize , orhan veli'nin şu şiirini fısıldadı durdu bize :

''sevdiğim insanlara kızabilirdim
eğer sevmek bana mahsun durmayı öğretmeseydi''

şişedeki balık 2008 yılından sonra yaşamına devam edebilirdi . neden etmedi ? bu soruyu soralım birazcık olsun yüzümüz varsa ? çünkü birçok arkadaşımız onu avladı . evet avladı...

sürekli bir uğultu ve fısıltı devam etti , konuşmalar sürdü ama tek bir arkadaşımız elini o taşın altına koymaya yeltenmedi , onu beğenmeler onu değiştirmek daha güzeline adım atmak için yürümedi . yalnızca uğultu vardı , balık yoruldu . bizden tek ricası , onu filyos açıklarında bir koya , rahatı kaçan bir ağaç'ın altına bırakmaktı , böylelikle bir başka gün başka insanlar onu yeniden şişesinden çıkaracaktı...

onun istediğini yaptık çünkü çok uğultu vardı . böyle cesaretsiz uğultular , korkak alaylar ve insanlığımıza yakıştıramadığımız hareketler balık'ımızın ince pullu derisine dokundu . bu sebeple güneşli bir mayıs sabahı elini taşın altına koyan bir kaç arkadaş onu filyos'ta bir koya bıraktık . yeniden geldiğimizde yeniden bulabilmek adına...

kısacası , şişedeki balık'ın ruhuna en çok zararı uğultuların sahibi ; korkmuş , sinmiş , genç yaşlarında yorulmuş yenilmiş arkadaşlarımız verdi . şişedeki balık'ı hiç tanımadığımız birisi eğer filyos'ta bıraktığımız koyda bulmuş ve onu yeniden gün ışığına çıkarmış ise amacımıza ulaşmışız demektir...

şişedeki balık'ın bir sahiplilik üzerinden anılamayacağını halâ anlamamış , onun ruhundan bihaber arkadaşlara sadece üzülüyoruz . biz eski şişedeki balıklar olarak sizlere karşı mahzun duruşumuzu sergiliyoruz . sizler adına derin keder içindeyiz . kimbilir belki bir gün sizler de anlarsınız , sizin için de çok geç olmadığını düşünenlerdeniz...

bizim umudumuz devam ediyor , biz şişedeki balık'ın bize öğrettiği insani hayatı arıyoruz gündüz gece . arkadaşlar siz aynı dirayeti gösterebiliyor musunuz ? hayatınızı günlük alaylardan sıyırıp , uğultularınıza son verdiniz mi ? bir şeyleri değiştirebilmek adına bir şekilde bir eylemlilikte bulundunuz mu ?

yazısının yayınlanmasından dolayı rahatsızlık duyacak arkadaşların ricâsıyla elbette bu gerçekleştirilebilir ama anlaşılmayan şey şu , yazılarımız bize değil balık'ımıza aitti . bunu bugün halâ anlamamış olmanız üzücü , vahim , acıklı . bir yeşilçam klasikliğinde hüzünlü....


şişedeki balık'ımızın yorgun anısına...


''lepistes''

4 Nisan 2010 Pazar

ölüme dâir...

buyurun oturun dostlar
hoş gelip safâlar getirdiniz
biliyorum , ben uyurken
hücreme pencereden girdiniz
ne ince boyun ilâç şişesini ;
ne kırmızı kutuyu devirdiniz
yüzünüzde yıldızların aydınlığı
başucumda durup elele verdiniz
hoş gelip safâlar getirdiniz .

ne tuhaf şey
ben sizi ölmüş zannediyordum
ve inanmadığım için ;
ne ahret gününe , ne allaha
dostlara bir tutam tütün olsun
ikram edemedim diyordum bir daha .
ne tuhaf şey ,
ben sizi ölmüş zannediyordum
hücreme pencereden girdiniz ,
buyurun oturun dostlar ,
hoş gelip safâlar getirdiniz .

osman oğlu hâşim ,
neden öyle yüzüme bir acayip bakılıyor ?
ne tuhaf şey ,
hani siz ölmüştünüz kardeşim
istanbul limanında ,
kömür yüklerken bir ecnebi şilebine ,
kömür küfesiyle beraber ,
düşmüştünüz ambarın dibine
şilebin vinci çıkarmıştı nâşınızı
ve paydostan önce yıkamıştı ;
kıpkırmızı kanınız
simsiyah başınızı
kimbilir nasıl yanmıştır canınız ?

ayakta durmayın oturun ;
ben sizi ölmüş zannediyordum
hücreme pencereden girdiniz ,
yüzünüzde yıldızların aydınlığı ,
hoş gelip safâlar getirdiniz .

yayalar köylü yakup ,
iki gözüm , merhaba ,
siz de ölmediniz miydi ,
çocuklara sıtmanızı ve açlığı bırakıp ,
çok sıcak bir yaz günü
yapraksız kabristanına köyün ;
gömülmediniz miydi ?
demek ölmemişsiniz ?

ya siz
muharrir ahmet cemil
gözümle gördüm
toprağa tabutunuzun indiğini .
hem galiba
tabut biraz kısaydı boyunuzdan .

onu bırakın ahmet cemil !
vazgeçmişsiniz eski huyunuzdan ;
o ilâç şişesidir , rakı şişesi değil .
günde elli kuruşu tutabilmek için
yapayalnız dünyayı unutabilmek için
ne kadar da çok içerdiniz...
ben sizi ölmüş zannediyordum
başucumda durup elele verdiniz
buyurun oturun dostlar
hoş gelip safâlar getirdiniz .

bir eski acem şairi :
''ölüm âdildir'' diyor ,
''aynı haşmetle vurur şahı , fakiri''
hâşim ,
neden şaşıyorsunuz ?
hiç duymadınız mıydı kardeşim ,
herhangi bir şahın bir gemi ambarında
bir kömür küfesiyle öldüğünü ?

bir eski acem şairi :
''ölüm âdildir'' diyor ,
yakup ,
ne güzel güldünüz iki gözüm !
yaşarken bir kere olsun ;
böyle gülmemişsinizdir .
fakat bekleyin bitsin sözüm .
bir eski acem şairi ,
''ölüm âdil...''
şişeyi bırakın ahmet cemil ,
boşuna hiddet ediyorsunuz ,
biliyorum , ölümün âdil olması için
hayatın âdil olması lâzım , diyorsunuz .

bir eski acem şairi...
dostlar , beni bırakıp ,
dostlar böyle hışımla
nereye gidiyorsunuz ?


1946 ,

''nâzım hikmet ran''

1 Nisan 2010 Perşembe

franz von stuck (ilkbahar)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

yasal uyarı

sitemizden indirmiş olduğunuz dosyalar her sanatçının kendi isimleriyle tescil edilmiş eserlerinin cd ve kaset kopyalarıdır... bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır . müzik dosyalarını bilgisayarınızda 24 saatten fazla tutmanız t.c. yasalarına göre suç sayılmaktadır. bu tür bir yasal işlemde www.sisedekibaliklar.blogspot.com ve sitemizde reklamı ya da banner'ı bulunan diğer siteler bu duyurunun yayınlanmasını takiben sorumluluk kabul etmeyecektir.

iletişim

paylaşmak istediğiniz konular ve yazılar için mail adresimiz...

sisedekibaliklar@windowslive.com