25 Temmuz 2010 Pazar

elli bir...

pencere pervazlarından içeriye
garip bir plazma sızmaya başladı
bir tür kan bu
sanırım dışarısı kanıyor
belirsiz bir bilim dalında mahsur kaldık
kullandığımız kelimelerin anlamlarını
birbirleriyle yer değiştirmişler dışarıda
harcanan imler ,
artık işleyecekleri suçları
küçük birer masumiyetmiş gibi gösterebilirler
kim bilir ,
şimdi ''aşk'' ne anlama geliyor
ya da daha da ürkütücüsü ,
hangi kelime ''aşk''a karşılık , dillerde ?

bu korkunç boşluğu
biz mi yarattık dışarı çıkmayıp hep reddederek
ya da biz mi başlatmıştık bu dönüşümü ?
bilmediğimi söyleyemem
ama galiba hatırlamıyorum
şu an yazdığım metnin
dışarıda bambaşka bir anlam çıkartılarak
okunacağının farkında olmak beni her ne kadar delirtse de ,
yine de bilinçsizce
hatta pervasızca kaleme alınan
farklı bir bildirinin parçası oluvermek ,
heyecanlandırıcı !

niyetim bu sesi duymaktı .


''küçük iskender''
''cangüncem'' adlı kitaptan


vincent van gogh (café terrace at night)...




''the great masters'' adlı kitaptan

18 Temmuz 2010 Pazar

zaman ve bellek...

zaman , doğacak güneş içimde :
adalara vapur beklerken geldin . kırmızı görüyordum seni bütün . yürüdük iskelede , sağlık için , güzel ölmek için . beceremedik... devam ettik yol boyunca . aklıma ceplerim geldi . ceplerim doluydu senin için . oysa vakit buldukça boşaltmalı insan ceplerini , kâlbini boşaltabildiği gibi , kızıl gökyüzü , sarı ışıklar , kirli istasyonlar . yaşamı tercih ediyorum sağlıklı bir ölüme . kurtuluyordum cam fanusumdan , ruhumun kötü ev sahibinden , sarı ışıkta yükseliyorduk kızıl gökyüzüne . ah adalara vapur...

zaman , tepeden bakıyor bize :
biz de sessizce ve uzunca ufka . halâ aynı gökyüzü , hatırlıyorum dudaklarını , cömert ve tedirgince buluşuyorduk . ayaklarımız çarparken birbirine altında köklerimi görüyordum yitiktim ve yorgundum . susturmuştum bir süre içimdeki yıkımı , onun gürültülü sesini...

zaman yer değiştiriyor :
gözlerinde onunla birlikte . bakmıyorsun , batık bir gemi oluyor gözlerin . benden uzaklaşıyor... ne oldu ? seninle paylaşabilecek ne umudum , ne arzularım ne de fikirlerim kalıyor . istediğim , sonsuz bir bedene girmek ve orada kendimi dinlemek . uyuşuyorum . boşluk sarıyor her tarafımı . ruhum tekrar kiraya çıkıyor . biz yollara düşüyoruz . kaçıyorum...

zaman , batık bir kent şimdi :
başladı küçük yolculuğumuz . acıyla ve altüst oluşla ödeyeceğim bu kaçışın bedelini . tekrar doğuncaysa güneş , kendimle buluşacağım , çıkacağım yola ve yeniden kuracağım zamanı sana...

''lipsoz''

17 Temmuz 2010 Cumartesi

la mala educación soundtrack...





albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01- títulos de cabecera
02- cine olimpo
03- kyrie
04- viaje a galicia
05- noche oscura
06- cuore matto
07- plegaria atendida
08- por mi grandísima culpa
09- los cocodrilos hambrientos
10- carta del más allá
11- la piscina
12- escena familiar
13- moon river
14- foulard de seda
15- quizas quizas quizas
16- noir
17- juan y el sr. berenguer
18- el cine como espejo
19- saxo & quartetto
20- puerta final
21- exótica
22- maniquí parisien
23- plató
24- adagietto
25- jardinero
26- valsetto

13 Temmuz 2010 Salı

bir ayın son günleri...

belirsiz bir karanlığın içinde ilerlerken
yol boyunca yıldızların ve düşlerin aydınlığı
ve kıvılcımlar patlatan neşesi eşlik ediyordu bize
her yolculuğa başlarken hissedilen yorucu hüzün ;
belki de tüm gidişata yön ve anlam verecek ,
bir şeylerle son bulmalı diye mi düşünüyorsun ?
ama başlayan tüm yolculuklar gibi bu da
kendi içinde çözemediğin bir takım soruları barındırıyor
bir köşede gizli kalmış o yorucu hüzünden türeyen sorular...
ve belki de bir gülüşte ya da farkedilmeyen
anlık pırıltısında güneşle çarpışan gözlerinin
işte tüm bunlar senin kendini fırlattığın yolculuğunda ,
otobüsün camına yansıyan düşlerin


sabaha karşı artık bize eşlik eden zeytin ağaçları
ve coşkulu dalgalarıyla insanı kendine saplandıran
bir deniz işte ege denizi var gözlerimizin önünde
serin , tuz kokulu ve berrak bir dost gülümsüyor şimdi
tam karşımızda bak haydi uzat ellerini ona
izin ver seni sevmesine kaplamasına her yerini
ve kıyısında ilerledikçe yosun yerine
zeytin ağaçlarının yapraklarını görüyoruz saçlarında egenin

deniz sesleri mi bunlar yoksa bir piyano mu ?
ilerleyen zaman hiçbir şeyi umursamazca tekrarlıyor kendini
ne sesi bu tarif edebilir misin bana ?
bir ayın son günlerini yaşıyoruz bu aralar
güneşin batışıyla biten her gün
ağustostan kurtulup eylüle doğru ilerliyor
bir canbazın ip üstünde yürüyüşü gibi
her şeyi göze alarak
tıpkı yolculuğa çıkar gibi...
buralarda mısın ?
yoksa şimdi en uzak şehirlerden birinde mi ?


''proleter balık''

gün ve ay adları...

pazartesi :
farsça ''bazar'' ile türkçede ''ertesi'' kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş , pazarın ardından gelen gün demek...
salı :
''üçüncü'' kelimesini karşılayan ibranice ''salis'' , dilimize salı olarak katılmıştır...
çarşamba :
çarşambanın kaynağı , farsçada ''dördüncü gün'' anlamına gelen ''çeharşenbe'' kelimesidir...
perşembe :
farsça'da ''beşinci gün'' anlamına gelen ''pençşenbih'' kelimesinden geliyor...
cuma :
arapça kökenli cuma , cuma toplantısı anlamına gelen ''cum'a''dan türemiş...
cumartesi :
cumadan sonra gelen günü ifade eden cumartesi , arapça'dan aldığımız cum'a ile türkçe'deki ertesi takısının birleşmesiyle oluşmuştur...
pazar :
farsça'da alışveriş anlamına gelen ''bazar'' , pazar olarak değiştirilmiştir...


ocak :
eski türkçe'de ateş kelimesini karşılayan ''od'' kelimesinden gelmektedir...
şubat :
süryanice'de ikinci ay anlamına gelen ''şabat'' kelimesinden geliyor...
mart :
latince kökenli olan mart , savaş tanrıçası anlamına gelen ''martuis''ten gelmektedir...
nisan :
nisan süryanice kökenli bir kelime ''nisanna''dan gelmektedir...
mayıs :
latince'de tanrıça maia'nın ayı denilen ''maius mensis''ten geliyor...
haziran :
süryanice'de sıcak anlamına gelen ''hazuran'' kelimesinden alınmıştır...
temmuz :
ibranice'de , bey anlamına gelen ''tammuz''dan dilimize geçmiştir...
ağustos :
roma imparatoru ''agustus''tan gelmektedir...
eylül :
süryanice'de üzüm ayı anlamına gelen ''aylul''dan gelmektedir...
ekim :
bir şeyi ekmek fiilinden türetilmiştir...
kasım :
arapça'da ''kasim'' kelimesinden gelir...
aralık :
arada kalan ay anlamına gelmektedir...


''çipura''

kancanın paslı tadı...

her balık ,
unuttuğundan mı takılır oltaya
belki de unutulduğundandır ,
kancayı takması boğazına
cinayet süsü verilmiş bir intihardır ölüm
kim bilebilir balığın hayat hikâyesini ,
kendisi bile doğru dürüst anımsayamazken ;
kancanın paslı tadının neden ağzında dolaştığını...


''balık hafızası''

11 Temmuz 2010 Pazar

gıda krizi , marie antoinette ve çikolatasız pasta...

dahası kuşlar perişan . zavallı yaratıklar neredeyse ölmek üzereler . binbir umutla o tarladan ötekine . gün boyu durup dinlenmeden kanat çırpıyor , ahlatların dalına konup ; bazen umutla bakıyor bazen de kupkuru bir sesle mecâlsiz ötüşüyorlar ama tadımlık da olsa insanların elinden ufacık bir arpa tanesi kapamıyorlar . bu yüzden kursaklarında gökyüzünden başka bir şey yok . bulursa börtü böcek yiyiyorlar belki , bulamazlarsa kursaklarında çalkanalıp duran gökyüzüyle ahlat gölgesinde uyuyan sidiğe belenmiş bebeklerin yanına patır patır dökülüyorlar . bazıları daha düşerken ölüyor tabi . bazıları da irkilerek uyanan bebeklerin terli bakışları altında kanat çırpıp debelendikten sonra , ya ansızın hareketsiz kalıyor ya da kendilerini eksik uçuşlarla arpaların arasına atıp kayboluyorlar .
bebekler bakakalıyor kuşlar gibi...


''hasan ali topbaş''

insanlar açlıktan ve çaresi bilinen tüm hastalıklardan ölüyor . kuşlar da... özellikle de çocuklar açlığın ortasında doğuyorlar . çok değil , birkaç baharı üst üste göremeden ölüyorlar . uzakta değil , hemen yanıbaşımızda . korkmayın , balkondan baktığınızda görebileceğiniz kadar yakında değil . sayılarla dolu bir gazetede , belki bir yardım derneğinin televizyon programında , belki de içimizde... eh , pek de yakın sayılmaz .

burjuva enternasyonalleri... bm , imf , db , ab , unesco , unicef... açlığa yardım sadıkları... ölüm haberleri , acil önlemler . açlık ve yoksulluk sınırları . sınırlar , sayılarla aşılır . istatistik... tablolar... yüzdelik pasta dilimleri . sayılar ve soyutlamalar . rakamlara doymuş yazıların açlığı... açlık sayılamaz . sadece sayılarla kanıksanır . ölümse çoktan kanıksanmıştır .

yakın zaman önce ortadoğu ve uzak asya'da yaşanan ayaklanmalar kapitalizmin yıllardır ''ilerleme , büyüme , kalkınma'' gibi kavramlarla unutturmaya çalıştığı açlığı , yoksulluğu ve buna bağlı olarak , kitlesel yıkımı tekrar ortaya çıkardı . milyonlarca insanın günde 1 dolar'ın altında çalıştığı bölgede , temel besin fiyatlarının aşırı artışı sokak çatışmaları ve grevleri uzun bir süre sonra bir kez daha gündeme getirdi . sermayenin uluslararası örgütlerinin , geç kalınması halinde ayaklanmaların bölgenin tamamına yayılacağı yönündeki açıklamaları , yönetenleri ''yardım'' musluklarını açmaya zorladı . bunun üzerine milyonlarca dolar yardım , bölge ülkelerine doğru yola çıktı .

biz bu oyunu biliyoruz . yatağa mahkûm edilen ve ölümün kapısından içeri girmekte olan bir hastaya bir paket aspirin vermek gibi bir şey . varto depreminde yardım niyetine bölgeye yollanan süt tozuyla badana yapan kadınları unutmadık . isa öldükten sonra yıllarca manipülasyonun önemli aygıtlarından biri haline gelen bu yardımlar , yönetenleri , bu kez içine düştükleri krizden kolay kurtaramayacağa benziyor . yıllar önce iletişim araçlarının yaygın kullanımıyla beraber üzerinde epey uğraştıkları ve özellikle 90'lı yılların başından itibaren uygulamaya başladıkları manipülasyonla açlığın ve yoksulluğun artık tarihe karıştığı yalanını tüm dünyaya yaymaya çalışanlar , kralı çırılçıplak soymuş ve yoksulların önüne getirmişlerdir . kral çırılçıplak giyotine yürürken kraliçe marie antoinette az önce yediği pastanın çikolatasını dudaklarından silmenin telaşı içinde . ne yazık ki işçiler ekmekten sonra pasta da bulamamışlardır .

kralı , yalan haberlerle giydirmeye çalışan dünya basını , gıda örgütlerinin yoksullar adına yaptıkları yardımları açıklamak için birbirleriyle yarışırken , ironik biçimde , dünyanın dolar milyarderlerinin artışı üzerine olan haberi de bu dönemde yayınlandı . hindistan , singapur başta olmak üzere rusya gibi ülkelerde dolar milyonerlerinin sayısında çift haneli artışlardan bahsediliyor . özellikle son yıllarda solun kalesi olarak gösterilen ve yoksulluğun ortadan kalkmak üzere olduğu iddia edilen , hattâ sosyalizmin yakın olduğu yalanını uçurtmaların kanadına takıp tüm dünyada gezdiren liberaller , latin amerika'da özellikle de brezilya'da dolar milyarderlerinin artışı karşısında bahar uykusuna yatmışlardır . anlaşılan o ki açlığın ve yoksulluğun gerçek nedenini çok uzaklarda aramak yersiz . açlık ve dolar milyarderleri artar...

aylardır kapitalizmin damarlarında gezinen malî krizin önemli sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkan gıda krizi , kısa vadede bölge ülkeleri etkilemiş olsa da bütün dünyayı etkileyecek ciddi bir ekonomik krizin önemli ipuçlarını ortaya çıkarmaktadır . bu durum kimse için sır değil . özellikle enerji maliyetlerinin aşırı artışı ve buna bağlı olarak enerji yollarının güvenliği ve denetimi gibi sorunlar , başta ortadoğu ve balkanlar olmak üzere dünyada bölgesel savaşların fitilini çoktan ateşledi . gıda krizini daha fazla derinleştirecek olan savaş hazırlıkları barutla beslenenleri harekete geçirmiş durumda .

silâhlanma ve ona ayrılan bütçeler ile birçok ülkenin gsyh'nı aşmış durumda . silâhlanma oranlarının bu aşırı artışı savaş fitilinin , sanıldığı kadar uzun olmadığını ortaya çıkartmıştır (elimdeki oranları saklı tutuyorum) . başta çin , abd ve rusya olmak üzere almanya ve rusya da silâhlanma yarışında üzerlerine düşen görevi önemli ölçüde yerine getiriyorlar . yani anlayacağınız şu ki , savaş tamtamları petrol şirketlerinin ve gıda tekellerinin web sitelerinden çıkıp ortadoğu ve balkanlarda çocukları uykularından uyandırmıştır .

işçiler ve yoksullar telgrafhanenin önünde uykularından uyanmışlardır...

sonra savaşlar... derken kuraklık alır başını gider . karbon emisyonları sanayi devrimi öncesi değerlerinin iki katına yaklaşır . küre hızla ısınır . buzullar , nuh'un gemisi yapılmadan erimeye başlar . tarım arazileri gıda üretimi özelliğini yitirir . yitirmeyenlerse büyük petrol şirketlerinin küresel ısınmaya karşı geliştirdikleri biyoyakıt için kullanılır . amazonlar ve malezya ormanları kyoto şartlarına bağlı olarak altenatif enerji için ortadan kaldırılır . toprak kirlenip canlı türleri yok olurken , doğanın genel dengesi kapitalizmin kâr eğrileri altında sarsılır . sarsıntı , küresel ısınmaya bağlı kuraklığı ve aşırı sıcaklığı , insanları tehdit edecek boyutlara ulaştırır . gıda krizi , dünya krizi haline gelir . derken ilginçtir , küresel ısınmaya bağlı olarak değişen iklim rejimleri ingiltere gibi ülkelerde zeytin üretimini kolaylaştırır . fakat birçok ülkede yaygın gıda maddelerinin üretimi ortadan kalkma tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir . mesela kahve . kahve tükenirse insanlar ne yapar bilinmez ama , alman ordusunun buna bir çare bulması gerekir . çünkü alman ordusunun ikinci dünya savaşını kahvesizlik nedeniyle kaybettiği söylenir . kim bilir , alman ordusu bugün bir yandan silâhlanırken bir yandan da kahve stoğu yapıyordur . üretimi biteceği bir başka ürünse çikolata . çikolata oldukça önemli . gıda tekelleri tedirgin . ama daha da önemlisi krallar ve kraliçeler çikolatalı pastadan nasıl vazgeçecekler bilemiyorum .

sonuç olarak dünya coğrafyasında ekmek ayaklanmaları sürecek . yalnız tarihin ''giyotinden kurtulmuş'' sayfaları soluk almayı becerebilmiş ve işçilerin karşısına ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' diyen bir kraliçemiz henüz ortada yok . ama eğer böyle bir cümlenin peşine takılabilecek bir kraliçe varsa , küresel ısınma nedeniyle üretilemeyecek olan çikolatayı düşünüp lütfen cümleyi şöyle değiştirsin :

''ekmek bulamıyorlarsa çikolatasız pasta yesinler''


''crispos japon balığı''

5 Temmuz 2010 Pazartesi

genelevde yas...

...

avucundaki hapları susuz susuz yuttu . unutmuştu bile adamı . ama adam ayırmıyordu gözlerini ondan .

- bi beş lira versene evlât .
- yok para mara...
- inanır mısın üç gündür para arıyorum yerlerde . üç gündür kafam önümde hep . dolaş babam dolaş... beş kuruş bulamadım halâ...

- çok ararsın daha !
- vay canına be ! ne biçim insan bunlar yahu ? kimse metelik düşürmüyor demek ! vay itoğlu itler vay ! cin kesilmiş millet...

- enayi mi sandın herkesi kendin gibi ?

arap ayağa kalktı . üşümüştü . aklına zargana geldi birden . ''çürümüştür belki de'' diye düşündü . ''bırakma beni arap !'' yanındaydı sanki . beyninde ötüyordu sesi : ''bırakma beni arap''

uzun uzun yürüdükten sonra , kirli bir kahveye girdi . haptan uyuşmuştu iyice . insanlar , eşyalar sahi değildi sanki . oyuncak gibiydi her şey . duvarda koca bir saat vardı . sarkacına baktıkça bir hoş oluyordu gözleri . kapının açılıp kapanmasını , karşıda gazete okuyan adamın gözlüklerini , radyonun sesini çok ilginç buluyordu . saçma sapan şeyler geliyordu aklına . şükriye , 14 numarada , cama dayanmış : ''benim kocaoğlan çoraplarının kokusuna bayılıyor'' diye gülüyordu . ''kirden kaşar olmuş çoraplar artık... alır alır , koklar onları... içine çeker ''oh , oh'' diye... eee , kocaoğlan ne de olsa !''

kafasındaki film birden kopuyor , bir başka film başlıyordu . karasultan , yaprak'a : ''mâdem o kadar hesaptan anlıyorsun , altmıştan yetmişe kadar say bakalım kız !'' diye bağırıyordu . yaprak altmışdörtte takılıyor , altmışdörtten altmışaltıya atlıyordu . kızlar bağıra bağıra gülüşüyorlardı . yaprak : ''küçükken menenje geçirmişim ben'' diyordu , ''ondan sayamıyorum'' ''menenje değil , menejit'' diyordu kızlardan biri .

bu kısa film de bitiyor , ressamla neptun'un ağız dalaşı başlıyordu ardından :

- ne dedin , ne dedin neptun ? sevmiyor musun hiçbir şeyi ?
- hiçbir şeyi...
- beni ?
- öööö...
- yurdunu ?
- hayır .
- ulusunu ?
- hayır .
- hayret yani... valla hayret... peki tanrıyı ?
- hayır .

- valla hayret... peki neden yau ? dünyada hiçbir şeyi sevmeyen insan olur mu ? bir çiçeği , bir kuzuyu , bir bulutu , bir resmi , bir insanı... bir ressamı...

- neden olmasın ? ben varım işte !
- peki kendini ?
- kendimi de sevmiyorum... en sevmediğim , kendimim üstelik .
- pes doğrusu . pes valla sana .
...


''irfan yalçın''
''genelevde yas'' adlı kitaptan

giovanni segantini (üvey analar)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...