29 Mayıs 2010 Cumartesi

frida kahlo (marksizm hastalıkları iyileştirecek)...

tutsaklık...



geçtiğimiz günlerde aldığımız bir haberle zindan delen balığımız yeniden o küçük ve duvardan örülü fanustan kurtulup tekrar okyanusa karışmıştır... hoşgeldin !


''şişedeki balıklar''

yağmuru beklemek...

üç kişi soluksuz bir yağmuru bekliyordu durakta
epey oldu yağmadı yağmur
aksi gibi tek bir bulut da yok havada durağa yakın
çaresiz yürüdüler çarşıya

derken bir gök gürültüsü bir şimşek
ayaklarının dibine düşerek şaşırtıverdi onları
inecek var dedi biri
usulca en aşağı...


''lepistes''

bir kadın karanlık...

çırılçıplak karanlık
dişlerini sökmüş
düşlerini dökmüş

bir kadın karanlık

bir kadın düğüm
yapayalnız karanlık
ama yapayalnız...
ve karanlık...
görebiliyor musun ?
ne demeli bu işe ?
orda bak
gözlerinin derininde
bir kadın var
çırılçıplak ve karanlık

gözlerinin içinde
görebiliyorum
karanlık ve çıplak
bana bakıyor...


''çamuka''

26 Mayıs 2010 Çarşamba

yazının gücü...

hiç uykum yok... hiç uyumak istemiyorum , neden ben de bilmiyorum . insanın evi gibisi var mıdır ki ? zannetmiyorum . beni sabahları babam uyandırıyor , ailemle kahvaltı yapıyorum . televizyon izliyorum ve ödevimi rahatça araştırma fırsatım oluyor . şimdi en sevdiğim şeyi yapıyorum . bir yandan müzik dinliyorum ; diğer yandan da yazımı yazıyorum . her insanın yazı yazması gerektiği düşünüyorum . düşünüyorum çünkü insanlar anlatamadıklarını ya çeşitli imgelerle , ya dolaylı yollardan ya da işaretlerle yeni bir şekilde anlatır ama yazıdaki gibi olmaz bu . eğer insanlar bir şeyleri yalnızca konuşarak yapsaydı ya da işaretlerle anlatsaydı , bugün hayranlık duyduğumuz şiirler , hikâyeler , romanlar olur muydu ?

yazıya aktarmamız belki de o sırada özel olduğumuzu hissetmek içindir . belki özel hissetmek için günlük tutarız .olayları birileri okuyacakmış gibi kurgularız . ve bir hikâye gibi yazmaya başlarız . anılarımız bir süre sonra birer hikâyeye dönüşüverir . o hikâyeyi farklı kılmak için de yaşadıklarımızı farklı aksettiririz . daha iyi gözlemleye koyuluruz ve farklı olan olayların üzerine yoğunlaşıp onu günlüğümüzde ''nasıl daha farklı anlatabilirim'' diye düşünürüz . ve onu kurgularken başka hayat hikâyeleri çıkar karşımıza .

başkalarının yaralarını ya da sevinçlerini yazarsınız . artık öyle bir alışmışsınızdır ki yazmaya ; yazdığınız her bir olayı günlüğünüze aktardığınızı bildiğiniz için yazdığınızı unutup yalnızca yaşar gibi yazmaya başlarsınız . artık sadece hikâye yazmaz ; aynı zamanda o hikâyenin oyuncusu olursunuz . gün gelir ve hikâyeyi oynadığınızı farkettiğinizde her bir senaryonun daha da önemli olması için kelimelerinize dikkat edersiniz , yaşamınıza dikkat edersiniz .

toplumdaki tüm kırılgan noktaları keşfedip , onlar hakkında düşünüp , kişilğinizi belirlemeye başlarsınız . ve böylece yazı sizin düşünmenizi sağlayıp ve sorgulayan bireyler olmanıza neden olur . işte yazının gücü bu olsa gerek...


''mola mola balığı''

23 Mayıs 2010 Pazar

süttozu...

...
cemal süreya'nın ''afyon garındaki'' adlı şiirinde süttozunun farklı bir kullanılışına tanık oluruz :

''ayfon garındaki küçük kızı anımsa , hani ,
trene binerken papuçlarını çıkarmıştı
varto depremini düşün , yardım olarak batı'dan
gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni

adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti ,
karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni ,
kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın
tanrım , gerçekten çocukluk günlerinizde mi ?...

eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni ''

dersim sürgünü bir ailenin en küçük çocuğu olan cemal süreya kendisiyle yapılan bir söyleşide konserve fabrikasında işçi olarak çalışan bir arkadaşını anımsar :

''osman ağabey bir filmi anlatırken eski filmlerden aklında kalan bazı sahnelerden söz ederdi . böylece eski film de yenisine eklenirdi . birden elini dudağının ucuna götürüp ''geronimo'' derdi . belli ki geronimo , daha önce görmüş olduğu bir filmdeki kötü adamın adıdır . ayrıca biraz da korku filminden çıkıp gelmiş bir adam gibidir . ürpererek birbirimize bakardık : geronimo !...''

apacheler'in reisi olan geronimo'nun adını ben de ilk kez babamdan duymuştum . görmüş olduğu bir filmde ormanda gezinen kovboyun ağzındaki şarkıyı söylerdi :

''maymunların kralı
geronimo nerdesin
karnım ziller çalıyor
yesem seni nedersin?''

tam o sırada ağaçların arasından kızılderililerin çıktığını analatan babam , kovboyun düştüğü komik durumu gülümseyerek ve de hiç usanmadan defalarca taklit ederdi...

ilkokul sıralarında içtiğim süttozlarının ardındaki gerçeği arama çabamda bir kızılderili gibi iz sürdüm kitapların , dergilerin sayfaları arasında...

bir yaz akşamı , boğaz'ın ortasındaki kız kulesi'nin beyaz duvarında kızılderililerin vahşi olarak gösterildiği bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin . işte , o an , omuzunuza konan bir martı kulağınıza şunları söyleyecektir :

''kız kulesi'ne de bakıyorsun , kızılderililere de... ama gerçeği göremiyorsun... gel benimle''

gidip gitmemek sizin elinizde !


''sunay akın''
''kız kulesi'ndeki kızılderili'' adlı kitaptan

ölüm getirdim size bu trenlerle...

ölüm getirdim size bu trenlerle
siz adına yaşamak dediniz
oysa ben size ölüm getirdim
tüm diller yabancı bana
sustuğumda kendi dilimi tanıyorum ;
yalnız kaldığımda ise kendimi
şimdi bir müzik çalıyor
kendi dilinde anlatıyor kendini
oysa biz o kadar çok kelime uydurduk ki tarihte
ama yine de anlatamadık kendimizi


az önce geldim buraya
birdenbire ikiye yarıldı gün tam ortasından
bir çocuğu vurdular az önce kafasından
durduramadılar akan kanı
ölümü de
neredeyim ben
kim bu insan öldüren üniformalılar
az önce geldim buraya
nasıl bir fırtına esiyor
kapkara bir bulut gibi kaplamış her yanı insan çığlıkları
kandan bir karanlık çöktü güne
kim bu insan öldüren üniformalılar
hangi gezegendeyim

ölüm getirdim size bu vapurlarla
ne çok sevinmiştiniz karşınızda görünce
oysa ben ölüm getirdim size
gittiğim her kent yabancı bana
baktığım her göz kaçmak istediğim bir tanıdık
oturup denizin kıyısına
düşünmeye başladığımda anlıyorum ;
hayatın hiçbir anlam taşımadığını


''proleter balık''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...