21 Aralık 2010 Salı

pablo picasso (guernica)...

juan ve ofelia...

1938 yılının ılık bir şubat akşamı , nasıl da kışkırtıcı şu sokak lambaları ve onların yerlere yansıyan pırıltılı ışıktan gölgeleri . sürekli gözünün önünde canlanan düşünceleri iyice yükseltiyordu vücut ısısını . ve tutamadı sonra kendine deniz kenarına gitti juan . telâşla ve hızlıca adımlarla geçerken ılık rüzgârın arasından ; bir şeyleri yırtıp parçalamak ve yerine daha güzelini koymak ister gibi bir hâli vardı . oysa parçalanan sadece kendisiydi juan’ın . ve yerine yenisi gelmeyen günlerini harcıyordu hep . deniz kenarına yakın bir yerde durup şöyle hafifçe kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı ; sanki derin bir kuyunun içinden bakıyormuş gibi . koyu mavi gökyüzünde kar taneleri gibi uçuşan martılara dikti gözünü .. havada daireler çizerek uçuşan ; koyu mavi gökyüzünde şehir ışıklarının gövdelerine ve kanatlarına yansıdığı beyaz martıları izledi bir süre . sonra hiç aklından çıkmayan ofelia belirdi birden gözlerinin önünde . ofelia’nın 8 ay önce yazıp gönderdiği mektup geçen hafta geçmişti eline . giysisinin cebindeki mektubu avuçlarının içinde tekrar sıkarak hissettiği sırada bir ses işitti kulaklarında : ‘’hangisi gidiyor bunların ?’’ … juan evine dönebilmek için otobüs durağındaydı . hiç arkasını dönmedi , koyu mavi gökyüzüne bakamaya devam ediyordu . sağa sola uçuşan martılara bakarak şöyle geçirdi aklından ve hafifçe mırıldandı : ‘’hepsi gidiyor’’ .ve dudaklarında hoş bir gülümsemeyle birlikte yineledi bu lafı : ‘’hepsi gidiyor’’…



onu gülümseten şey ne gökyüzünde kar taneleri gibi uçuşan martılar ; ne ona anlamsız gelen o soruyu boşluğa soran adam ; ne de ılık bir kış akşamındaki bu koyu mavi gökyüzüydü . onu gülümseten şey belki de ofelia’nın 8 ay önce guernica’dan ona yazıp gönderdiği mektupta olan kokusuydu . onun ellerinden çıkan harfleri yeniden görebilmekti belki . belki de yaşanan çatışmalara ve bombardımana rağmen yaşıyor olduğunu bilmekti . o güzel parmaklarını düşündü , öpmekten büyük bir haz aldığı parmaklarını… mektubu geldiği günden beri defalarca okudu juan . ofelia’nın yazdıkları tüylerini ürpertiyordu . geçen yıl nisan ayında bir pazartesi günü almanlara ait kondor lejyonu hava kuvvetleri ile italyanlara ait olan lejyoner hava kuvvetlerinin şehri bombalarla yerle bir ettiği yazıyordu satırlarında .juan satırları okudukça sevinci ve hüznü aynı anda yaşıyordu . ofelia’nın yaşıyor olmasına sevindiği kadar saldırıda guernica’da bulunan yüzlerce insanın ölümünden bahseden mektubu okurken oldukça zorlanıyordu . juan’ın kendini parçalamasının sebebi belki de buydu . en kısa sürede , ispanya’ya ofelia’nın yanına gitmek ; ona ve diğer insanlara katkı sunmak istiyordu . mektupta yoğun olarak bu saldırıdan bahsediyordu ofelia ama çok fazla ayrıntıyı da anlatmıyordu juan’ı çok fazla üzmemek için . franco’ya başta hitler yönetimindeki alman ve İtalyan faşistlerden yoğun destek gelirken ; kendilerine sovyetlerden çok fazla destek gelmediğinden yakınıyordu mektubunda . almanların , franco’nun onlara sunduğu fırsatı yeni uçaklarını denemek için iyi değerlendirip yüzlerce insanın üzerine bomba yağdırmış olduğunu anlatıyordu ofelia .ve juan’a nasıl olduğunu soruyordu mektubunda, iyi olup olmadığını merak ediyordu onun da .



juan burada iyiydi . bir arkadaşında kalıyordu . ofelia’nın onu düşünmesini istemiyordu . ‘’sadece kendini düşün ofelia , sadece kendini’’ diye geçirdi aklından . 3 ay önce ispanya’ya giden konvoyun oraya ulaştığını yazıyordu ofelia . gözleri onu aramıştı tren istasyonunda .ama bombardımanın ardından yaraların sarılmaya çalışıldığı bir dönemde bunu fazla düşünemezdi . bir sonraki konvoyu beklemek üzere istasyondan ayrılıp yapması gereken işlerle ilgilenmeliydi . bu durumu ve bundan duyduğu üzüntüyü mektupta belirtmemişti . amacı juan’la görüşmek değil , yanında olması ve onun iyi olduğunu bilmek isteğiydi . bu zor günlerde ölürse yanında juan’ın olmasını çok isterdi .



mektup elinde otobüse bindi . bir an önce oraya gitmek isteyen juan’ın gözlerinden okunan derin bir hüzün vardı . karanlık akşamın içinde otobüsle evine doğru ilerlerken elinde tuttuğu mektubun üzerine bir damla yaş aktı gözlerinden . gözyaşı tam da ‘’guernica’’ kelimesinin üzerine düştü . tıpkı bir alman bombası gibi ve orada akan kanları anlatır gibi dağılmıştı mürekkep saman sarısı ve kirli kağıdın üzerinde …


''proleter balık''

1 Kasım 2010 Pazartesi

fikret mualla (bar)...



''bali ilkbahar müzayedesi'' adlı kitaptan


yarım kalan

bu gece kendime ait sözüm yok
söyleyeceğim her söz ,
muhakkak bir yerde dile getirilmiş
ya da türkü olmuş dile düşmüş
gece bitti , saatler tükendi , günler geçti
senin suretin gelmedi
benim yine kendime ait sözüm yok

''balık ekmek balığı''

fahişe...

bir izmarit parçasıyım
yıllar önce bir nefeste tüketilmiş...
bir yanımda beşiktaş
bir yanımda üsküdar
boğazın ortasında , dalgalarla savaşıyorum
hergün binlerce gemi ,
vapur , motor ,
o , şu , bu ,
üstümden geçmiş
ne bâkirlik kalmış , ne bekâret
fahişeleşmişim
gelen dalgalara duacı bir şekilde
bir kıyıya yanaşmak istiyorum...
sessizliğin , durgunluğun ,
temizliğin olduğu bir kıyı
sadece ben ,
sadece bir damla tuzlu su...


''paranoyak balık''

23 Ekim 2010 Cumartesi

ispanya...

kimimiz altmışındadır , kimimiz gitti daha ötelere
kimimiz bir avuç kemiktir çoktan
ispanya gençliğimiz
ispanya , bir kanlı güldür göğsümüzde açılmış
ispanya , arkadaşlığımız ölümün karanlığında
ispanya arkadaşlığımız ;
aydınlığında altedilmez umudun
ve koca zeytin ağaçları yırtık pırtık ve toprak sarı
ve toprak kırmızı ve delik deşik

kimimiz altmışındadır , kimimiz gitti daha ötelere
kimimiz bir avuç kemiktir çoktan
39'da düştü madrid
acı tatlı neler gelip geçti o gün bu gündür başından insanoğlunun
ispanya 39'da düştü
öfkeli sıcak sesi geliyor asturya madenlerinden 62'de ;
bilbao'da aydınlığı altedilemiyen umudumuzun
ispanya gençliğimizdi , ispanya gençliğimizdir
ispanya , alınyazımızdadır hepimizin .


''nazım hikmet''

nilgün cerrahoğlu'nun ''bir kanlı gül ispanya'' isimli kitabından

21 Ekim 2010 Perşembe

oneira 6tet - si la mar...




albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - se dromous
02 - hypnovielle
03 - bahar
04 - dodeka chronon koritsi
05 - maryam maria
06 - si la mar
07 - yek rouz
08 - indian mood
09 - chabi majnoun
10 - zarbi
11 - ti se mellei
12 - ouverture
13 - roumbalia
14 - hypnovielle
15 - agar tche

11 Eylül 2010 Cumartesi

soğuksu günlüğü dört...

ben yokken sabahları , nisan 2008

soğuksu'da sabah henüz olmamıştır sanırım . katırıyla kömür taşıyan çocukları görüyorum . iki sokak köpeği kaportacının orada uymaktadır . fırın , yeni yeni odun atmaya başlamıştır ateşe . sokakların tümü sessizdir . 15 dakika sonra filyos yönüne giden ilk tren kalkacaktır . garda , uykulu iki üç surattan fazlası olmaz . doğukan uyanıp kuran kursuna gitmek üzere yola çıkacaktır . sultan abla bebeği emzirecektir . mehtap ve meryem rüyâlarında güzel çocuklar görüyor olabilirler . hacer , işe gitmeden önce bir iki dakika daha uyumaya çabalar herhalde . başak , uykudan öksürerek uyanır . annesi sobayı yakmıştır . kediler usul usul iner meydana . bakkallar kepenkleri kaldırır az sonra . o sesten sonra birden kalabalıklaşır sokak . ben ankara'da uyuyamadığımdan pencerenin kenarında beklediğim sabahı etmişken , böyle başlar soğuksu'da sabahlar işte...

ayrılış , mayıs 2008

''terk edip giderek beni bütün kapılardan
bütün çöllerin ortasında bıraktın''

dün , hayatımın en korkunç gecelerinden birisini yaşadım . polisleri gördüm . sarhoş adamı öldüresiye dövdüler . polis : ''en iyisi orman yasaları'' diyordu adamın ağzını tekmelerken . bir an evvel karakoldan çıkıp eve gitmek istiyordum yalnızca . polisler durmadan sorular soruyorlar . nerelisin ? , baban neci ? , nerede oturuyorsun ? , hangi bölümü okuyorsun ? en sonunda burnumdaki delikle birlikte eve döndüm . sabaha doğru uyumuşum . uyandığımda , yastığın üzeri saçla doluydu . bütün saçlarımın dökülmüş olduğunu düşündüm . hiç saçım yoktu gerçekten de . kâlbimde müthiş bir çarpıntı . midemde korkunç bir ağrı . aynanın önünde oturup kaldım , saçlarım beni terketmişti . bir daha asla konuşmayacağım onlarla , beni böylece yüzüstü bıraktıkları için .

ölmek ve yaşamak , mayıs 2008

ben istanbul şile'de aldım haberlerini . cevriye hanım nihayet doğurmuş . önce dört tane demişlerdi . ancak , beş tane yavrulamış . yavrular öyle küçükmüş ki...

ölmek ve yaşamak (2) , mayıs 2008

dün gece sitede bir evde kaldım . sabah 5 gibi korkunç bir kâbus görerek uyandım . bir yavru kedi sesi duyuyordum sürekli . yattığım oda kapkaranlıktı . korkarak tüm perdeleri açtım . ses kesildi . ağlayarak uyuyakalmışım . cevriye odaya girdi birden . öldürdüm onu dedi . kimi dedim ? , yavruyu öldürdüm dedi . neden cevriye dedim ? . hastaydı , acı çekiyordu . boğdum onu . sesi kesilene dek bekledim dedi . akşama dek konuşmadık . sonra ona cesedi ortadan kaldırması için yardım ettim . gül ağacının dibine ektik yavrucuğu . küçücük bedeninde karnı çürümüştü . onu gül ağacının dibine eker ekmez , 3 karasinek 25 karınca ve 12 kurtçuk , yemek masasına oturmuştu . bir anda ortadan kaldırdılar cesedi . geri kalan 4 yavru , anne sütünü öpe öpe aranmaya başladılar o an . yaşam devam ediyordu soğuksu'da...


''lepistes''
''burada anlatılan her öykü yaşanmıştır''

soğuksu günlüğü üç

31 Ağustos 2010 Salı

kudret kurtcebe (şizofren)...





albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01 - intro
02 - şizofren
03 - savaşın babaları
04 - hortum
05 - pasifist
06 - beat
07 - tek başına
08 - aptal kutusu
09 - şöhret
10 - müzik
11 - daraldım
12 - parasal sevgi
13 - ahlâk iflası

devrim ufkunda : sosyalist ve eşcinsel hareket tasavvuru...

1968 süreci ile yeni toplumsal hareket olarak ortaya çıktığından bu yana eşcinseller politik arenada dikkate alınır hale geldi . liberaller , eşcinsel özgürlüğünden demokrasinin gereği olarak söz etmeye başlarken emperyalist güçler eşcinsel sorununu başka ülkeler aleyhinde kullanılabilecek bir gündem maddesi yapıyor . özgürlük ve demokrasi söylemleriyle kendisini dünyanın jandarması addeden abd , küba’daki eşcinsellerin sorunlarını , sayısı 1 milyonu aşan evsiz yurttaşlarının sorunlarından daha kayda değer buluyor . küba ise emperyalist dezenformasyona ve karalama kampanyalarına karşın eşcinsellerin toplumsal özgürleşmesinin ilerici kanallarını açıyor .

unutulan ve unutturulan yönleriyle ekim devrimi

son on yıl içerisinde gündeme gelen eşcinsel belediye başkanlarıyla , bakan ve diplomatlarıyla avrupa birliği’nin özgürlükler beşiği olduğu işaret ediliyor . oysa anımsamakta fayda var ; ezilenlerin ve işçi sınıfının ilk muzaffer devrimi ekim devrimi , eşcinselliğe yönelik yasakları devrim yasalarıyla ortadan kaldırdığında yıl 1917’ydi . avrupa birliği’nin totaliterlikle mahkûm ettiği sovyet rusya’nın dışişleri bakanlığı görevini 12 yıl boyunca yürüten georgiy çiçerin açık kimlikli bir eşcinseldi ve kendisi dışişleri halk komiserliği görevine seçildiğinde yıl 1918’di .

komünist parti’de yaptığı eşcinsel özgürlüğü temalı konuşmalarıyla bilinen inesse armand , moskova sovyet’inde yöneticiydi ve sovyetler birliği , alman faşizminin iktidarı almasıyla kapattığı eşcinsel haklarının ve homofobinin tartışıldığı berlin merkezli ''cinsellik bilimi enstitüsü''ne ilk delegesini yolladığında yıl 1920’ydi . yönetime doğrudan katılım cinsiyet ve cinsel yönelim fark etmeksizin herkes için eşit ve mümkündü .

sinema dehası s. eisenstein , piyanist richter , tenor lemeshew , ölümü ardından kızıl ordu’nun kurucusu troçki’nin hakkında duygulu bir biyografi kaleme aldığı şair sergei esenin ve aynı zamanda bakan çiçerin’in ilk sevgilisi olan şair mikhail kuzmin , sovyetler birliği’nde yaşamış ve devlet tarafından türlü destek görmüş eşcinsellerden yalnızca birkaçı .

yani kimi liberallerin iddia ettiği ve kimilerinin inandığı gibi sosyalizm eşcinseller için bir cehennem olmamıştır . devrimin kadroları da , eşcinselleri hasta ve rehabilite edilmesi gereken mahlûklar olarak görmemiştir . bugün eşcinsel bir şairin ölümünün ardından içli bir yazı kaleme alacağı düşünülebilen bir genelkurmay biliyor musunuz ? bununla birlikte de adını andıklarımın dışında sosyalist kültür ve bilimin gelişimine eşsiz katkılar sunan daha pek çok kişinin de aynı zamanda eşcinsel olduğunu bilmek gerek .

1917 ekim devrimi , eşit , özgür , sömürüsüz ve barışçıl bir yaşamı yaratma arzusunun , bu devrimci idealleri dünyanın tüm halkları ve ezilenleri için politik olarak hayata geçirme iradesinin ürünüydü . fakat devrim , lenin’in de kaygılandığı üzere avrupa’ya yayılamadı . sovyetler birliği’ni çevreleyen kapitalist hegemonya , sovyet sosyalizminin yükselişini kesmek için başta almanya’da olmak üzere faşizmi besledi . kapitalist hegemonya ve nazi faşizmiyle mücadelesinde kızıl ordu 10 milyon askerini yitirdi ; fedakâr sovyet halkı ise başta leningrad’da olmak üzere faşizme karşı verdiği onurlu mücadelede 11 milyon insanını yitirdi . karşılığında kazanılan zafer , dünya halklarına bir armağan olarak milyonlarca yahudi’nin , yüz binlerce eşcinselin katledilmesinden sorumlu olan nazi faşizmini tarihin çöplüğüne gömdü . hitler ve eşi , yenilgiyi kabul ederek intihar etmek zorunda kaldılar .

devrimin yayılamamasına ek olarak gelen ağır savaş koşulları -ve ardından soğuk savaş- kuşkusuz ki sovyetler’in bürokratikleşmesine ve deformasyonuna yol açtı . bugünün liberal koşullarından ve bugünün tarihsel aklından , sovyetler birliği’nin ''eşcinselleri baskıladığını'' söylemek en kibar tarifiyle tersinden anakronizmdir . bununla birlikte bu dönemden sonrasını esas sosyalizm diye belleyen sosyalistler içindeki küçük bir azınlığın , eşcinselliği tedavi edilesi bir sapkınlık olarak görmeleri konumlandıkları tarih-dışılığın anlaşılması bakımından önemlidir . unutmamak gerekir ki tek bir eşcinsel tipinin olmadığı gibi tek bir sosyalistlik de yoktur...

eşcinsel hareketin sol politizasyonu ve radikalizasyonu

sovyetler’in yıkılmasıyla liberalizm zaferini ilan etti ; devletler eğitim , sağlık , ulaşım gibi en temel kamu teşebbüslerini özel şirketlere devrettiler ; işsizlik , yoksulluk , evsizlik , sosyal güvencesizlik ve sömürü kapitalizmin tarihinde hiç olmadığı kadar arttı . yeni dünya düzeniyle insanlık hiç olmadığı kadar mutsuzluk , güvensizlik , yalnızlık , huzursuzluk , yabancılaşma , ruh hastaları ve hastalıkları üretir hale geldi . yeni insan modeli , varoluşunu depresyon ilaçları ile kişisel gelişim külliyatı arasında anlamlandırmaya başladı . kurumsal sosyal sorumluluk adı altında şirketler doğaya , eşitsizliklere , yoksulluğa , eğitime , sağlığa olan hassasiyetlerini projeleriyle yarıştırmaya başladılar . toplumsal hareketlerin devrimci ve radikal ufku , yeni dünya düzeninin sivil toplumculuk anlayışıyla köreltildi...

1968’in devrimci kabarışı içinden çıkan diğer tüm sosyal hareketler gibi eşcinsel hareket de bu sivil toplumcu atmosfer içinde depolitize oldu . ekolojistler için kurulan milyon dolarlık yeşil pazar gibi eşcinsellere yönelik kurulan milyonlarca dolarlık pembe pazarda geyler kabul edilmenin konformizmini yaşadılar , elbette ücreti karşılığında . sistem , bekâr , yalnız yaşayan , tüketim alışkanlıklarını kendisi belirleyen eşcinselleri tüketici olarak yaratırken gey yaşam kültürü de küresel ölçekte işlerlik kazandı .

bu tarihsel arkaplanın anlamlandırılması , radikal ve politik bir eşcinsel hareketin koşulları aynı zamanda . bunlar şu başlıklarla somutlaştırılabilir :

a-) ötekilik felsefesinin reddi
b-) burjuva eğilimlerin reddi
c-) gey ekonomi politiğinin reddi
d-) diplomatik araçsallaştırılmanın reddi
e-) homofobiklikle mücadelenin aşılması

bu kapsamdaki fikirlerimi artık özetleyebilirim . bir kanundur : ötekileştirmemek mümkün değildir . tüm ötekileştirmeler reddedildiğinde , ötekileştirmeyi reddetmeyenler ötekileştirilmiş olur . biz her zaman bir öteki’ye ihtiyaç duyduğu için ötekileştirme diyalektik bir kanundur .

buna karşın eşcinsellerin ötekileştirildiğinden söz edilir , bu ötekileştirmenin gündelik yaşamdaki ya da medyadaki tezahürleri alınıp söylemsel analizler yapılır . ötekilik üstüne yığınla kitap yazılır , konferanslar düzenlenir , atölyeler kurulur . öteki olmak ezilmenin metafizik olarak ifade edilmesi haline dönüşür . herkesin birbirine öteki olduğu bir düzlemde ezilmeye karşı mücadele nasıl tanımlanabilir ? buradaki mesele , politik olarak neyin ve kimin öteki olarak tanımlandığı ya da tanımlanacağıdır .

politik , sınıfsal , etik , estetik , yaşam tarzı , dünya görüşü , etnik kimlik , renk , dil ve din açısından hiçbir ortak yönü olmayan eşcinselleri bir sosyal küme kılan tek ortaklıkları üyelerinin hemcinslerine ilgi duyanlardan oluşmasıdır .

dolayısıyla eşcinsellerin kendi içinde sayısız ötekileştirme dinamiği vardır : kürtleri ötekileştiren eşcinsellerle kürtleri ötekileştirmeyen eşcinseller , kadınsı eşcinselleri ötekileştirenlerle kadınsı eşcinselleri ötekileştirmeyen eşcinseller vs. , ve bunların sayısız korelasyonları . bu bağlamda burada politik olarak sorun eşcinsellerin ötekileştirilmesi değil , devrimci bir toplumsal dönüşüm ekseninde eşcinselin nerede konumlandığıdır , sorun bizin kim olduğu sorunudur...

her modern sosyal harekette olduğu gibi eşcinsel hareket içinde de işçiler ve burjuvalar vardır . eşcinsel hareket içindeki bu iki eğilimden ilki yeni müttefikler ararken toplumdaki diğer ezilme ve sömürü biçimlerini sorgulama eğilimi gösterir ve bu giderek sisteme karşı diğer müttefiklerle beraber devrimci bir başkaldırıya yol açar . eşcinsel hareket içindeki burjuva eğilimler ise başka ezilme ve sömürme biçimlerini problematize etmez . burjuva eşcinsel hareketi reformist talepleriyle kapitalist sistemi ideal seviyesine çeker , ona gençlik aşısını vurur .

burjuva eşcinsel hareketinin ufkuna denk düşen karşılığı kapitalizm , pembe ekonomiyi ve gey yaşam kültürünü palazlayarak vermiştir . bu bağlamda gey yaşam kültürünün geyi ile ayrışmak , bölünmek ve ötekileşmek ; eşcinsel hareketin içindeki reformist-burjuva eğilimlere set çekmek sol radikalizasyon için farzdır .

işçi hareketi nasıl ki devrimci işçi hareketine dönüşmesi için toplumun diğer tüm gayri-memnunlarının taleplerini dikkate almak zorundaysa eşcinsel hareket de , eşcinsel hareket olmak için eşcinsel hareket olmaktan çıkmak ve diğer ezilme-sömürülme biçimleriyle rabıta kurmak zorundadır .

ötekilik felsefesinin bir başka varyantı da fobik oluşlara dertlenmektir . homofobiyle , bifobiyle , transfobiyle mücadele edilebilir , ancak bunun politik düzlemde akacağı yer liberalizmin hoşgörü ve çokkültürcülük ideolojisidir . ihtiyacımız olan şey hoşgörü değil , varoluş tarzından ve kimliğinden ötürü hiç kimsenin baskı görmeyeceği toplumsal ve siyasal eşitliktir .

eşitlik mücadelesine yüzünü dönmeyen tüm sosyal hareketler depolitize olurlar . siyasal eşitlik , toplumsal özgürlüğün öncelidir . bu açıdan , bir psikiyatri terimi olan homofobi politik tasavvurdan çok bir küçük grup rehabilitasyonunu gerektirir , bu da sosyal hareketlerden çok , sosyal psikologların alanıdır . dolayısıyla homofobiyle mücadelenin aşılması pratikte politizasyon ve radikalleşme anlamına gelir .

sosyalistler , programlarını işçilerle ve onların sınıfsal konumlarıyla sınırlarlarsa –yani ekonomizmde kalırlarsa ve toplumun diğer gayri-memnunlarının sorunlarına sırt çevirirse– yani devrimci demokratik görevlerinden kaçarsa , tecrit olurlar . tıpkı eşcinsel hareketin eşcinsel hareket içinde sınırlı kalıp tecrit olması gibi .

bu anlamda sosyalistlerin görevi , diğer tüm sosyal hareketlerinki gibi eşcinsellerin de sorunlarını programına yazmak ve eşcinsel hareketin içindeki burjuva eğilimlerin karşısına devrimci eğilimleri güçlendirecek kuramsal ve pratik bir karşı duruşu örgütlemektir .

en nihayetinde liberalizasyona ve baskıya karşı saflar belirlenmedikçe çıkarlar toplumsal özgürlük ve devrim lehine dönemez...


''lüfer''

22 Ağustos 2010 Pazar

inadına...

hüzün , kaçan kuşların bıraktığı tek mirastı
tekelimize aldık
mutluluğu girdaplara bırakıp kaçtık okyanuslardan
hayata bir gün gözüyle ihanet ettik ,
karşı koyamadığımız ihtiraslarımızdan
soluk alış verişlerimizi sabit tutup inadına sevda dedik
anlamını bilmediğimiz haykırışların ,
en son darbesi indi yüreğimize
vazgeçemedik
sorgulamak en içten pazarlıklı his hâlini aldı
sesimizi çıkarmadık
tekelimize aldık
bekledik bekledik ve yine bekledik
bir ölünün son nefesindeki oksijen kadardı değerimiz
inanmadık
sonu gelmez çocuk oyunlarında ,
hile yapanlarla susadık aşka
hınçla doldu yüreğimiz
sol yumruk nidalarında kaldı son şansımız
77 panzerleri girdi araya
umut dedik isyanda ,
güneş dedik kefenlenen her bir bedende
kandırdık kendimizi yıllarca
ve aşk oldu sonumuz hayatın derin sularında
yıldızların kalabalığında
ulaşılmaz gezegenlerden kurtardık kendimizi
aşk kaldı toprağın derinlerinden filizlenip gelen ,
dur diyemedik
şüpheler ve anlam kargaşalarında
hep suladık filizlenen görkemi
aldatıldık
sevdik
rüzgâra teslim ettik gökülen saçlarımızı
umut aşkın tepe noktasıdır dedik
yalanladık kendimizi
sevda şarkılarına anılma kattık
bulamadığımız kavramların yerine
bir dakika bekledik
on dakika , yirmi dakika , bir saat
saatlerce bekledik nihai hedef uğruna
hüsrana uğradığımızı çok sonra farkettik
utandık , yaptığımız yanlışların kompozisyonunu okuyunca
geri dönemedik hata paylarının büyüklüğünden
son şans dedik
gözümüz açıldığında ,
koca bir insan topluluğu tarafından aşağılandık
kesildik , idam edildik
haketmedik çoğu kez
hayatı bir solukta yaşasak da ,
geride bıraktığımız tek doğruydu aslında
sevdik ve söyledik


''nanal''

15 Ağustos 2010 Pazar

karşılıksız sevda...

yaşamayı seviyorum
açıyorum penceremi dünyaya
ne zaman dayansa
nemli keskin kılıçları ağrının
boğazıma .
penceremi açıyorum
ve savrulup geliyor bütün kokularıyla .

yaşamayı seviyorum
bir düğüne hazırlanırcasına
biriktirilmiş ve ertelenmiş ne varsa
açıyorum bohçasını
her sabah .

şımartılmış bir oburluk
yayılıyor parmak uçlarımdan uykularıma
savrulup geliyor dünya
yastığıma .

seviyorum yaşamayı...


''sennur sezer''
''dilsiz dengbej'' adlı kitaptan

darbenin ekonomi politiği...

anayasa maddelerinin bir kısmında değişiklik öngören ve ironik bir biçimde 12 eylül'de karşımıza getirilecek referandum konusunda yaşanan tartışmalar , konuyla ilgilenenlerin ya da basını bir şekilde izleyenlerin malumu .

referanduma ilişkin genel bir değerlendirme yapmak istememekle birlikte öncelikle akp'nin , iktidara geldiği ilk günden itibaren kemal derviş'ten devraldığı küreselleşme programının başta ekonomik , siyasi , hukuki ve kültürel düzenlemelerini bir bir hayata geçirdiğini belirtelim . doğal olarak bunu yaparken programın önünde engel teşkil eden bütün hukuki , askeri unsurları ise tasfiyeye zorlayarak hem içerde hem de küresel düzeyde yeni birçok düzenlemeyi hayata geçirmeye çalıştı . akp'yi , bütün açılımlar da dahil anayasayı değiştirmeye iten bu güdü, mhp ve chp gibi burjuva partilerinin bildiği fakat kabul etmedikleri tespitlerinin aksine sermayenin küresel düzeydeki ihtiyaçları olduğunu hatırlatalım...

perspektifsizliğin çaresizliği

hatırlatalım diyoruz . çünkü bugün referanduma ''evet'' diyeceklerin bir kısmı dışında , ''hayır'' ve ''boykot'' çağrısı yapanların geniş çoğunluğu , hem içinden geçtiğimiz sürecin , yani akp'yi ve burjuvaziyi anayasayı değiştirmeye iten sürecin ; hem de 12 Eylül 1980 askeri darbesinin maddi temellerini anlamaktan oldukça uzaktalar .

12 eylül darbesini bizzat yaşayan ve sınıfsal perspektifini az da olsa koruyan kimi solcular , darbenin ordu tarafından , bizzat dünyadaki diğer örneklerinde olduğu gibi patronların ve ulusötesi sermayenin isteği doğrultusunda yapıldığını teslim etmekteler . dahası o dönem , turgut özal'a ve altında onun imzası olan 24 ocak kararları'na fazlasıyla gönderme yaparlar . gel gelelim aynı kişiler yaşadığımız dönemin ekonomik gerçekliğine gözlerini kapayarak , akp'nin gündeme getirdiği birçok yasal düzenlemeyle beraber bugün anayasa değişikliğini , yargı ve ordu karşısında islami reflekslerle girişilmiş politik bir hesaplaşma olarak değerlendirmekten geri durmazlar .

esas olan ücretli kölelik düzenin devamı

tam da bu açıklamaların ardından bugün anayasanın değişmesini isteyen patronlar , 12 eylül sabahı darbe anayasası için çırpınıyordu . dünyanın hiçbir yerinde darbeler generaller istiyor diye olmaz . kapitalizmin krizini parlamenter demokrasiyle çözemeyen burjuvazi bir başka burjuva yönetim biçimi olan darbeleri , dünyanın birçok yerinde hayata geçirmiştir . ''Serbest piyasa ekonomisi söz konusu olduğunda faşist diktatörlüğü parlamenter demokrasiye tercih ederim'' biçiminde bir cümleye benzer bir ifade eden liberal iktisadın önemli şahsiyeti hayek'in bu tespiti defalarca doğrulamıştır .

benzer şekilde şili'deki darbe üzerine yaptığı açıklama da fazlasıyla çarpıcı :
''bir diktatörlük kendini sınırlayabilir ve kendini sınırlayabilen bir diktatörlük izlediği politikalarda sınırları olmayan bir demokratik meclisten çok daha liberal olabilir''

kısacası ordunun kendinden menkul rejimlerin değil kapitalist mülkiyet ilişkilerinin koruyucusu olduğunu görmemiz gerekir . bugün aynı tüsiad ve ulusötesi sermaye işçi sınıfının ortaya koyacağı toplumsal muhalefeti ve öz örgütleri karşısında askerlere , postallarını giymeleri emrini vermekten bir an olsun geri durmayacaktır . belki bu kez ''koç'' ailesinden değil ama burjuvazinin darbe isteklerini belirten mektup e-mail olarak ''boyner''den askerlere yollanacaktır...


''alıntıdır''

yazının tamamı için burayı tıklayın

8 Ağustos 2010 Pazar

şükriye tutkun (sevin gayrı)...





albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - sunayı da deli gönül
02 - gesi bağları
03 - yanık ömer
04 - evlerinin önü mersin
05 - ey güzel kırım
06 - se meni
07 - sevin gayrı
08 - asiye
09 - dersim dört dağ içinde
10 - arda boyları
11 - gaziantep yolunda
12 - dağlara çıkma

1 Ağustos 2010 Pazar

mina'nın ölümü...

kuş sesleri geliyor şimdi evinin önünden . küçük odasında ne hayaller kuruyordur kimbilir . görüşmeyeli çokça zaman oldu . beni tanıyor mudur acaba ? görse hatırlar mı ?

bana şöyle eğildi ve : ''bir gökyüzü mavi olabilir , ya başka bir renk ?'' ''başka bir renk... olabilir elbette'' dedim . ''olamaz'' dedi . ''bu iş bitti bitecek'' . zoraki bir ayrılık . yapılacak tek şey kuş seslerini dinlemek .

uyurken bir gece yatağına dek gitmiştim . nefesini hissedecek kadar yaklaşmıştım . ve ürkmüştüm çok , öldüğünü düşünerek . o uyanmadı ama ben bir süre onu seyrettim . o uyurken eşyaları da topladım . kitapları , mektupları , anıları , bavulları . yalnız , gürültülü bir bakış bıraktım ona , odasında . masanın üzerinde...

geceydi . sabaha yakın bir gece . kapıdan çıktım . anahtarları posta kutusuna bıraktım . ne olursa olsun o eve dönmeyecektim . merdivenleri çıktım . çıktıkça arkamdan geldi . ''gitme , beni bırakma ne olur'' . dönüp bakmadım . ağlayarak çıktı , ben gibi tüm merdivenleri ; merdivenler bittiğinde gün ışıdı . ben bir başka eve gidip yattım . o bir biletle ankara'ya gitti .

ikimiz de çok üzülüyorduk . bu şey aramızdaki her neyse ikimizi de üzüyordu . başka hiçbir şey yapamıyorduk . bütün gün evden çıkmıyor ; kanatıyorduk birbirimizi .

mina çorabını çıkartmazdı geceleyin . o geliyor hatırıma . uyurken yatağın içine çıkarırdı farkında olmadan . yatağın içinde bulamazdı sabah kalktığında işte aynen öyle oldu . uyandığında bulamadı beni de . merdivenleri bu yüzden çıktı benimle . sonsuza dek kaybetmek için beni...

annesi ve babasının geldiği gün , daha doğrusu onlar gittikten sonra bir daha yemek yemeyeceğim demişti . akşam salata yedi... ah mina , senin hatan burada işte...

sonra bir daha görüşmedik dedim ya , yalandı o . bu yaşantıyı sizlere böyle anlatmamın sebebi utanmam . mina'yı ben öldürdüm . onun defalarca karşısına çıktım , defalarca... ve gözlerine bakıp şöyle dedim ona : ''çok renk varmış , senin renklerinden başka''

işte onun gibi hassas bir kadını bu hale ben getirdim bu sözlerle . o da bana şöyle söyledi : ''senin için belki öyledir'' . hiç önemsemeyerek , o öldürdü beni önce . ya da o sözleri ona söyleyerek ben intihar etmiştim .

tam gidecek gibi oluyordu . yine de her akşam bende . artık kedilerden korkuyordu . yemek yemeği de bırakmıştı neredeyse . dışarı çıkmıyor ; kimseyle görüşmüyordu . ben öldürdüm onu...

şimdi . az evvel geçtim evinin önünden . tıpkı bir kelebeğe benziyordu . eşyasız evindeki koltuğunun üzerinden feci uyuyordu . cama vurdum , uyandı... hayır uyanmadı . içeri girmek için kapıyı zorladım . hemen uyandı . uyanmadı... kapıyı kırdım . sese uyanıp kapıya yaklaştı korkarak . hayır yaklaşmadı... yanına gittim . elleri buz gibiydi . uyanmıyordu . ölüydü o . hayır ölmemişti... aldım yatağa götürdüm . yanına uzandım . öldüm... ölmedim... halâ yalan söylemekteyim .

mina beni görünce içeri aldı . ''mina beni terketme'' dedim . ''ömür boyu mutsuz yaşayalım'' . ''başka bir renk var mı gökyüzünde ?'' dedi . ''hayır , her yer mavi'' dedim . o : ''hayır , çok renk var'' dedi . ve beni öldürdü . umursamamış gibi yaparak ben de onu öldürdüm . ya da o bunu bana söyleyerek intihar etti .

''ne olursun , ömür boyu mutsuz yaşayalım''

bunları ben uyduruyorum . mina 5 yıl önce saçma sapan bir hastalık yüzünden öldü . cenazesinde iki kız arkadaşı , annesi , kardeşi ve ben vardım...


''lepistes''
''3. sayıdaki ''mina'' adlı öykünün devamı ve aynı zamanda sonudur''

25 Temmuz 2010 Pazar

elli bir...

pencere pervazlarından içeriye
garip bir plazma sızmaya başladı
bir tür kan bu
sanırım dışarısı kanıyor
belirsiz bir bilim dalında mahsur kaldık
kullandığımız kelimelerin anlamlarını
birbirleriyle yer değiştirmişler dışarıda
harcanan imler ,
artık işleyecekleri suçları
küçük birer masumiyetmiş gibi gösterebilirler
kim bilir ,
şimdi ''aşk'' ne anlama geliyor
ya da daha da ürkütücüsü ,
hangi kelime ''aşk''a karşılık , dillerde ?

bu korkunç boşluğu
biz mi yarattık dışarı çıkmayıp hep reddederek
ya da biz mi başlatmıştık bu dönüşümü ?
bilmediğimi söyleyemem
ama galiba hatırlamıyorum
şu an yazdığım metnin
dışarıda bambaşka bir anlam çıkartılarak
okunacağının farkında olmak beni her ne kadar delirtse de ,
yine de bilinçsizce
hatta pervasızca kaleme alınan
farklı bir bildirinin parçası oluvermek ,
heyecanlandırıcı !

niyetim bu sesi duymaktı .


''küçük iskender''
''cangüncem'' adlı kitaptan


vincent van gogh (café terrace at night)...




''the great masters'' adlı kitaptan

18 Temmuz 2010 Pazar

zaman ve bellek...

zaman , doğacak güneş içimde :
adalara vapur beklerken geldin . kırmızı görüyordum seni bütün . yürüdük iskelede , sağlık için , güzel ölmek için . beceremedik... devam ettik yol boyunca . aklıma ceplerim geldi . ceplerim doluydu senin için . oysa vakit buldukça boşaltmalı insan ceplerini , kâlbini boşaltabildiği gibi , kızıl gökyüzü , sarı ışıklar , kirli istasyonlar . yaşamı tercih ediyorum sağlıklı bir ölüme . kurtuluyordum cam fanusumdan , ruhumun kötü ev sahibinden , sarı ışıkta yükseliyorduk kızıl gökyüzüne . ah adalara vapur...

zaman , tepeden bakıyor bize :
biz de sessizce ve uzunca ufka . halâ aynı gökyüzü , hatırlıyorum dudaklarını , cömert ve tedirgince buluşuyorduk . ayaklarımız çarparken birbirine altında köklerimi görüyordum yitiktim ve yorgundum . susturmuştum bir süre içimdeki yıkımı , onun gürültülü sesini...

zaman yer değiştiriyor :
gözlerinde onunla birlikte . bakmıyorsun , batık bir gemi oluyor gözlerin . benden uzaklaşıyor... ne oldu ? seninle paylaşabilecek ne umudum , ne arzularım ne de fikirlerim kalıyor . istediğim , sonsuz bir bedene girmek ve orada kendimi dinlemek . uyuşuyorum . boşluk sarıyor her tarafımı . ruhum tekrar kiraya çıkıyor . biz yollara düşüyoruz . kaçıyorum...

zaman , batık bir kent şimdi :
başladı küçük yolculuğumuz . acıyla ve altüst oluşla ödeyeceğim bu kaçışın bedelini . tekrar doğuncaysa güneş , kendimle buluşacağım , çıkacağım yola ve yeniden kuracağım zamanı sana...

''lipsoz''

17 Temmuz 2010 Cumartesi

la mala educación soundtrack...





albüm için link
rar şifresi : sisedekibaliklar


melodiler...

01- títulos de cabecera
02- cine olimpo
03- kyrie
04- viaje a galicia
05- noche oscura
06- cuore matto
07- plegaria atendida
08- por mi grandísima culpa
09- los cocodrilos hambrientos
10- carta del más allá
11- la piscina
12- escena familiar
13- moon river
14- foulard de seda
15- quizas quizas quizas
16- noir
17- juan y el sr. berenguer
18- el cine como espejo
19- saxo & quartetto
20- puerta final
21- exótica
22- maniquí parisien
23- plató
24- adagietto
25- jardinero
26- valsetto

13 Temmuz 2010 Salı

bir ayın son günleri...

belirsiz bir karanlığın içinde ilerlerken
yol boyunca yıldızların ve düşlerin aydınlığı
ve kıvılcımlar patlatan neşesi eşlik ediyordu bize
her yolculuğa başlarken hissedilen yorucu hüzün ;
belki de tüm gidişata yön ve anlam verecek ,
bir şeylerle son bulmalı diye mi düşünüyorsun ?
ama başlayan tüm yolculuklar gibi bu da
kendi içinde çözemediğin bir takım soruları barındırıyor
bir köşede gizli kalmış o yorucu hüzünden türeyen sorular...
ve belki de bir gülüşte ya da farkedilmeyen
anlık pırıltısında güneşle çarpışan gözlerinin
işte tüm bunlar senin kendini fırlattığın yolculuğunda ,
otobüsün camına yansıyan düşlerin


sabaha karşı artık bize eşlik eden zeytin ağaçları
ve coşkulu dalgalarıyla insanı kendine saplandıran
bir deniz işte ege denizi var gözlerimizin önünde
serin , tuz kokulu ve berrak bir dost gülümsüyor şimdi
tam karşımızda bak haydi uzat ellerini ona
izin ver seni sevmesine kaplamasına her yerini
ve kıyısında ilerledikçe yosun yerine
zeytin ağaçlarının yapraklarını görüyoruz saçlarında egenin

deniz sesleri mi bunlar yoksa bir piyano mu ?
ilerleyen zaman hiçbir şeyi umursamazca tekrarlıyor kendini
ne sesi bu tarif edebilir misin bana ?
bir ayın son günlerini yaşıyoruz bu aralar
güneşin batışıyla biten her gün
ağustostan kurtulup eylüle doğru ilerliyor
bir canbazın ip üstünde yürüyüşü gibi
her şeyi göze alarak
tıpkı yolculuğa çıkar gibi...
buralarda mısın ?
yoksa şimdi en uzak şehirlerden birinde mi ?


''proleter balık''

gün ve ay adları...

pazartesi :
farsça ''bazar'' ile türkçede ''ertesi'' kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş , pazarın ardından gelen gün demek...
salı :
''üçüncü'' kelimesini karşılayan ibranice ''salis'' , dilimize salı olarak katılmıştır...
çarşamba :
çarşambanın kaynağı , farsçada ''dördüncü gün'' anlamına gelen ''çeharşenbe'' kelimesidir...
perşembe :
farsça'da ''beşinci gün'' anlamına gelen ''pençşenbih'' kelimesinden geliyor...
cuma :
arapça kökenli cuma , cuma toplantısı anlamına gelen ''cum'a''dan türemiş...
cumartesi :
cumadan sonra gelen günü ifade eden cumartesi , arapça'dan aldığımız cum'a ile türkçe'deki ertesi takısının birleşmesiyle oluşmuştur...
pazar :
farsça'da alışveriş anlamına gelen ''bazar'' , pazar olarak değiştirilmiştir...


ocak :
eski türkçe'de ateş kelimesini karşılayan ''od'' kelimesinden gelmektedir...
şubat :
süryanice'de ikinci ay anlamına gelen ''şabat'' kelimesinden geliyor...
mart :
latince kökenli olan mart , savaş tanrıçası anlamına gelen ''martuis''ten gelmektedir...
nisan :
nisan süryanice kökenli bir kelime ''nisanna''dan gelmektedir...
mayıs :
latince'de tanrıça maia'nın ayı denilen ''maius mensis''ten geliyor...
haziran :
süryanice'de sıcak anlamına gelen ''hazuran'' kelimesinden alınmıştır...
temmuz :
ibranice'de , bey anlamına gelen ''tammuz''dan dilimize geçmiştir...
ağustos :
roma imparatoru ''agustus''tan gelmektedir...
eylül :
süryanice'de üzüm ayı anlamına gelen ''aylul''dan gelmektedir...
ekim :
bir şeyi ekmek fiilinden türetilmiştir...
kasım :
arapça'da ''kasim'' kelimesinden gelir...
aralık :
arada kalan ay anlamına gelmektedir...


''çipura''

kancanın paslı tadı...

her balık ,
unuttuğundan mı takılır oltaya
belki de unutulduğundandır ,
kancayı takması boğazına
cinayet süsü verilmiş bir intihardır ölüm
kim bilebilir balığın hayat hikâyesini ,
kendisi bile doğru dürüst anımsayamazken ;
kancanın paslı tadının neden ağzında dolaştığını...


''balık hafızası''

11 Temmuz 2010 Pazar

gıda krizi , marie antoinette ve çikolatasız pasta...

dahası kuşlar perişan . zavallı yaratıklar neredeyse ölmek üzereler . binbir umutla o tarladan ötekine . gün boyu durup dinlenmeden kanat çırpıyor , ahlatların dalına konup ; bazen umutla bakıyor bazen de kupkuru bir sesle mecâlsiz ötüşüyorlar ama tadımlık da olsa insanların elinden ufacık bir arpa tanesi kapamıyorlar . bu yüzden kursaklarında gökyüzünden başka bir şey yok . bulursa börtü böcek yiyiyorlar belki , bulamazlarsa kursaklarında çalkanalıp duran gökyüzüyle ahlat gölgesinde uyuyan sidiğe belenmiş bebeklerin yanına patır patır dökülüyorlar . bazıları daha düşerken ölüyor tabi . bazıları da irkilerek uyanan bebeklerin terli bakışları altında kanat çırpıp debelendikten sonra , ya ansızın hareketsiz kalıyor ya da kendilerini eksik uçuşlarla arpaların arasına atıp kayboluyorlar .
bebekler bakakalıyor kuşlar gibi...


''hasan ali topbaş''

insanlar açlıktan ve çaresi bilinen tüm hastalıklardan ölüyor . kuşlar da... özellikle de çocuklar açlığın ortasında doğuyorlar . çok değil , birkaç baharı üst üste göremeden ölüyorlar . uzakta değil , hemen yanıbaşımızda . korkmayın , balkondan baktığınızda görebileceğiniz kadar yakında değil . sayılarla dolu bir gazetede , belki bir yardım derneğinin televizyon programında , belki de içimizde... eh , pek de yakın sayılmaz .

burjuva enternasyonalleri... bm , imf , db , ab , unesco , unicef... açlığa yardım sadıkları... ölüm haberleri , acil önlemler . açlık ve yoksulluk sınırları . sınırlar , sayılarla aşılır . istatistik... tablolar... yüzdelik pasta dilimleri . sayılar ve soyutlamalar . rakamlara doymuş yazıların açlığı... açlık sayılamaz . sadece sayılarla kanıksanır . ölümse çoktan kanıksanmıştır .

yakın zaman önce ortadoğu ve uzak asya'da yaşanan ayaklanmalar kapitalizmin yıllardır ''ilerleme , büyüme , kalkınma'' gibi kavramlarla unutturmaya çalıştığı açlığı , yoksulluğu ve buna bağlı olarak , kitlesel yıkımı tekrar ortaya çıkardı . milyonlarca insanın günde 1 dolar'ın altında çalıştığı bölgede , temel besin fiyatlarının aşırı artışı sokak çatışmaları ve grevleri uzun bir süre sonra bir kez daha gündeme getirdi . sermayenin uluslararası örgütlerinin , geç kalınması halinde ayaklanmaların bölgenin tamamına yayılacağı yönündeki açıklamaları , yönetenleri ''yardım'' musluklarını açmaya zorladı . bunun üzerine milyonlarca dolar yardım , bölge ülkelerine doğru yola çıktı .

biz bu oyunu biliyoruz . yatağa mahkûm edilen ve ölümün kapısından içeri girmekte olan bir hastaya bir paket aspirin vermek gibi bir şey . varto depreminde yardım niyetine bölgeye yollanan süt tozuyla badana yapan kadınları unutmadık . isa öldükten sonra yıllarca manipülasyonun önemli aygıtlarından biri haline gelen bu yardımlar , yönetenleri , bu kez içine düştükleri krizden kolay kurtaramayacağa benziyor . yıllar önce iletişim araçlarının yaygın kullanımıyla beraber üzerinde epey uğraştıkları ve özellikle 90'lı yılların başından itibaren uygulamaya başladıkları manipülasyonla açlığın ve yoksulluğun artık tarihe karıştığı yalanını tüm dünyaya yaymaya çalışanlar , kralı çırılçıplak soymuş ve yoksulların önüne getirmişlerdir . kral çırılçıplak giyotine yürürken kraliçe marie antoinette az önce yediği pastanın çikolatasını dudaklarından silmenin telaşı içinde . ne yazık ki işçiler ekmekten sonra pasta da bulamamışlardır .

kralı , yalan haberlerle giydirmeye çalışan dünya basını , gıda örgütlerinin yoksullar adına yaptıkları yardımları açıklamak için birbirleriyle yarışırken , ironik biçimde , dünyanın dolar milyarderlerinin artışı üzerine olan haberi de bu dönemde yayınlandı . hindistan , singapur başta olmak üzere rusya gibi ülkelerde dolar milyonerlerinin sayısında çift haneli artışlardan bahsediliyor . özellikle son yıllarda solun kalesi olarak gösterilen ve yoksulluğun ortadan kalkmak üzere olduğu iddia edilen , hattâ sosyalizmin yakın olduğu yalanını uçurtmaların kanadına takıp tüm dünyada gezdiren liberaller , latin amerika'da özellikle de brezilya'da dolar milyarderlerinin artışı karşısında bahar uykusuna yatmışlardır . anlaşılan o ki açlığın ve yoksulluğun gerçek nedenini çok uzaklarda aramak yersiz . açlık ve dolar milyarderleri artar...

aylardır kapitalizmin damarlarında gezinen malî krizin önemli sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkan gıda krizi , kısa vadede bölge ülkeleri etkilemiş olsa da bütün dünyayı etkileyecek ciddi bir ekonomik krizin önemli ipuçlarını ortaya çıkarmaktadır . bu durum kimse için sır değil . özellikle enerji maliyetlerinin aşırı artışı ve buna bağlı olarak enerji yollarının güvenliği ve denetimi gibi sorunlar , başta ortadoğu ve balkanlar olmak üzere dünyada bölgesel savaşların fitilini çoktan ateşledi . gıda krizini daha fazla derinleştirecek olan savaş hazırlıkları barutla beslenenleri harekete geçirmiş durumda .

silâhlanma ve ona ayrılan bütçeler ile birçok ülkenin gsyh'nı aşmış durumda . silâhlanma oranlarının bu aşırı artışı savaş fitilinin , sanıldığı kadar uzun olmadığını ortaya çıkartmıştır (elimdeki oranları saklı tutuyorum) . başta çin , abd ve rusya olmak üzere almanya ve rusya da silâhlanma yarışında üzerlerine düşen görevi önemli ölçüde yerine getiriyorlar . yani anlayacağınız şu ki , savaş tamtamları petrol şirketlerinin ve gıda tekellerinin web sitelerinden çıkıp ortadoğu ve balkanlarda çocukları uykularından uyandırmıştır .

işçiler ve yoksullar telgrafhanenin önünde uykularından uyanmışlardır...

sonra savaşlar... derken kuraklık alır başını gider . karbon emisyonları sanayi devrimi öncesi değerlerinin iki katına yaklaşır . küre hızla ısınır . buzullar , nuh'un gemisi yapılmadan erimeye başlar . tarım arazileri gıda üretimi özelliğini yitirir . yitirmeyenlerse büyük petrol şirketlerinin küresel ısınmaya karşı geliştirdikleri biyoyakıt için kullanılır . amazonlar ve malezya ormanları kyoto şartlarına bağlı olarak altenatif enerji için ortadan kaldırılır . toprak kirlenip canlı türleri yok olurken , doğanın genel dengesi kapitalizmin kâr eğrileri altında sarsılır . sarsıntı , küresel ısınmaya bağlı kuraklığı ve aşırı sıcaklığı , insanları tehdit edecek boyutlara ulaştırır . gıda krizi , dünya krizi haline gelir . derken ilginçtir , küresel ısınmaya bağlı olarak değişen iklim rejimleri ingiltere gibi ülkelerde zeytin üretimini kolaylaştırır . fakat birçok ülkede yaygın gıda maddelerinin üretimi ortadan kalkma tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir . mesela kahve . kahve tükenirse insanlar ne yapar bilinmez ama , alman ordusunun buna bir çare bulması gerekir . çünkü alman ordusunun ikinci dünya savaşını kahvesizlik nedeniyle kaybettiği söylenir . kim bilir , alman ordusu bugün bir yandan silâhlanırken bir yandan da kahve stoğu yapıyordur . üretimi biteceği bir başka ürünse çikolata . çikolata oldukça önemli . gıda tekelleri tedirgin . ama daha da önemlisi krallar ve kraliçeler çikolatalı pastadan nasıl vazgeçecekler bilemiyorum .

sonuç olarak dünya coğrafyasında ekmek ayaklanmaları sürecek . yalnız tarihin ''giyotinden kurtulmuş'' sayfaları soluk almayı becerebilmiş ve işçilerin karşısına ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' diyen bir kraliçemiz henüz ortada yok . ama eğer böyle bir cümlenin peşine takılabilecek bir kraliçe varsa , küresel ısınma nedeniyle üretilemeyecek olan çikolatayı düşünüp lütfen cümleyi şöyle değiştirsin :

''ekmek bulamıyorlarsa çikolatasız pasta yesinler''


''crispos japon balığı''

5 Temmuz 2010 Pazartesi

genelevde yas...

...

avucundaki hapları susuz susuz yuttu . unutmuştu bile adamı . ama adam ayırmıyordu gözlerini ondan .

- bi beş lira versene evlât .
- yok para mara...
- inanır mısın üç gündür para arıyorum yerlerde . üç gündür kafam önümde hep . dolaş babam dolaş... beş kuruş bulamadım halâ...

- çok ararsın daha !
- vay canına be ! ne biçim insan bunlar yahu ? kimse metelik düşürmüyor demek ! vay itoğlu itler vay ! cin kesilmiş millet...

- enayi mi sandın herkesi kendin gibi ?

arap ayağa kalktı . üşümüştü . aklına zargana geldi birden . ''çürümüştür belki de'' diye düşündü . ''bırakma beni arap !'' yanındaydı sanki . beyninde ötüyordu sesi : ''bırakma beni arap''

uzun uzun yürüdükten sonra , kirli bir kahveye girdi . haptan uyuşmuştu iyice . insanlar , eşyalar sahi değildi sanki . oyuncak gibiydi her şey . duvarda koca bir saat vardı . sarkacına baktıkça bir hoş oluyordu gözleri . kapının açılıp kapanmasını , karşıda gazete okuyan adamın gözlüklerini , radyonun sesini çok ilginç buluyordu . saçma sapan şeyler geliyordu aklına . şükriye , 14 numarada , cama dayanmış : ''benim kocaoğlan çoraplarının kokusuna bayılıyor'' diye gülüyordu . ''kirden kaşar olmuş çoraplar artık... alır alır , koklar onları... içine çeker ''oh , oh'' diye... eee , kocaoğlan ne de olsa !''

kafasındaki film birden kopuyor , bir başka film başlıyordu . karasultan , yaprak'a : ''mâdem o kadar hesaptan anlıyorsun , altmıştan yetmişe kadar say bakalım kız !'' diye bağırıyordu . yaprak altmışdörtte takılıyor , altmışdörtten altmışaltıya atlıyordu . kızlar bağıra bağıra gülüşüyorlardı . yaprak : ''küçükken menenje geçirmişim ben'' diyordu , ''ondan sayamıyorum'' ''menenje değil , menejit'' diyordu kızlardan biri .

bu kısa film de bitiyor , ressamla neptun'un ağız dalaşı başlıyordu ardından :

- ne dedin , ne dedin neptun ? sevmiyor musun hiçbir şeyi ?
- hiçbir şeyi...
- beni ?
- öööö...
- yurdunu ?
- hayır .
- ulusunu ?
- hayır .
- hayret yani... valla hayret... peki tanrıyı ?
- hayır .

- valla hayret... peki neden yau ? dünyada hiçbir şeyi sevmeyen insan olur mu ? bir çiçeği , bir kuzuyu , bir bulutu , bir resmi , bir insanı... bir ressamı...

- neden olmasın ? ben varım işte !
- peki kendini ?
- kendimi de sevmiyorum... en sevmediğim , kendimim üstelik .
- pes doğrusu . pes valla sana .
...


''irfan yalçın''
''genelevde yas'' adlı kitaptan

giovanni segantini (üvey analar)...



alıntı : sembolizm sanat ansiklopedisi
''jean cassou''

27 Haziran 2010 Pazar

sınanıyorum...

haziran ortaları sınav sonrası...
nemlenen gözlerin derya güzelliğinde
dörtnala koşarak hayat hipdromuna çıkmak
hangi kaderin yazısıdır bu
sevmediğin bir hayat için yarışmak
üretkenliğin ilk adımı olsa gerek
dostluğunla rekabet
oysa alabildiğince özgür
bir o kadar da saygılı yaşamaktır sevmek
gökyüzünde kahırlanır
bulut ana belki de ,
güneşin gülmesini bundan istemez
mayıs ayında
dönüp dönüp
anlamsızca sınanmak niye ?


''beta''

haymatlos düşünceler...

ağıt değil söylediklerimiz
çağın tanığı olmak
gecenin karanlığında
denize karşı özlem duyarak
eylülün sabah serinliğinde
fotoğraflara asarak okumak
garip haymatlosun şarkısını
dalmak vatansız düşüncelere
gel birlikte çalalım ıslığımızı
birlikte okuyalım
imkânsız el yazılarını
yalnız bırakma sakın beni
canlanacak birazdan kelimelerim
kan var altında hepsinin


''lipsoz''

kırmızı balık...

balıklar yüzüyordu gökyüzünde
mavisine aldandılar
karanlıklar çökünce
kurşunlar süsledi gökyüzünü yıldız diye
karanlığa aldandılar
gökyüzü kırmızıydı
hem de kan kırmızı
ben gördüm sadece ben
onlar mavisine aldandı ve yıldızlarına
babam kıpkırmızıı gökyüzünde kuş oldu
gövdesi delinmişti kırmızı balıklar yüzüyordu
ben gördüm balıkları sadece ben
daha dört yaşımdaydım
kan kırmızı yıldızları ben gördüm
o gün bu gündür
nerede kırmızı balık görsem
babamın kıpkırmızı gövdesi büyür içimde


''çamuka''

20 Haziran 2010 Pazar

grup baran (yediveren)...






albüm için link
rar şifresi(key) : sisedekibaliklar

melodiler...

01- otuzüç kurşun
02- kanatlarında kaldı bahar
03- rüzgâr
04- salkım söğüt
05- serçe
06- bekle bizi istanbul
07- yediveren
08- anam
09- halepçe ağıdı
10- akif balcı'ya
11- akın var güneşe akın

günlüğümden dip not...

kazandığı üniversiteye yolcu edilen bir öğrenci ; kalabalık bir uğurlama ordusuyla şehirlerarası otobüs terminaline gelir . kafasında canlandırdığı o erişilmesi zor olan bilim yuvasına girebilmenin zafer sevinciyle ailesiyle kucaklaşıp uçarcasına otobüse biner . grup akşam vakti kızıllığında büyüdüğü şehirden el sallayarak ayrılır . dağlar , tepeler resim karesinden bir bir ayrılırken , içindeki heyecan da o denli artmaktadır .

sabaha karşı gideceği şehre varır . kalabalık bir uğurlama alayı ile ayrıldığı şehirlerarası otobüs terminalinin bir benzerinde yalnızdır artık . buruk bir sevinçle birlikte üniversite heyecanı birbirine karışır . üzülsün mü sevinsin mi bilemez .

konaklama sorununu çözmek için k.y.k. öğrenci yurduna gider ve herhangi bir görevlinin gelmesini bekler . uzun bir bekleyişin ardından görevli biri gelir . gelen memura , korkuyla durumunu anlatır . yurtta kalmak istediğini söyler . sabahın köründe başına iş açılan memur beklenmedik tepkiler verir . haftasonu yurtta kalmasına imkân olmadığını , ancak iki gün sonra yurtta kalabileceğini yarı hakaretlerle söyler .

ne yapacağını bilmeyen öğrenci kahvaltı yapmak için kantine gider . olay baştan koptu ya , aksilikler devam eder . hiç düşünmeden bir masaya oturur ama kendinden sonra gelen öğrencilerin tehditkâr bakışlarından rahatsız olur . durumu anlamaya çalışırken tepesinde bir öğrenci belirir . ''birader sen kimsin'' sesiyle irkilir .

mecburen bu öğrenci bozmasına da durumu sil baştan anlatır . öğrenci bozması , masanın kendilerine ait olduğunu ve başkasının oturamayacağını anlatır . öğrenci , aydınlatıldığı için teşekkür edip bir başka masaya gider .

fazla zaman geçmeden başka bir öğrenci belirir yanında . bu diğerlerine göre daha insancıldır . yeni gelen öğrenci dostluktan , insanlıktan bahseder . bizimki umutlanarak durumunu bu kişiye de anlatır ve kalacak yer aradığını söyler . o da kendi evlerinde kalabileceğini belirtir . kalacak yer sorununun çözüldüğünü düşünen öğrenci yeni tanıştığı arkadaşıyla kalacağı evin yolunu tutar . eve vardığında yıkılır , çünkü kalacağı evin katı kuralları vardır . bu evde kalırsa o âşık olduğu , kendini aydınlatan kitaplarından vazgeçmek zorunda kalacaktır . fikirlerini değiştirip onlara uyması istenir .

olaylara dayanamayan öğrenci yorgun düşer . bilim için geldiği üniversite , ona ortaçağ avrupa'sını hatırlatır . bütün hayalleri altüst olmuş . gitmekle kalmak arasında gider gelir düşünceleri...

sonra bir paket sigara alıp geldiği yolun kenarına giderek bir sigara yakar ve giden arabalara üzgün üzgün bakar .


''beta''

11 Haziran 2010 Cuma

pentagram (anatolia)...





rar şifresi : sisedekibaliklar

melodiler...

01 - 1000 in theeastland
02 - anatolia
03 - dark is the sunlight
04 - gündüz gece
05 - stand to fall
06 - give mesomething to kill the pain
07 - welcome the end
08 - anatolia (türkçe)
09 - on the run
10 - time
11 - behind the veil
12 - fall of a hero
13 - sonsuzluk

ipotek...

arkadaki müzikle hayatı sorgulamakta ,
ruhsuz bedenim
geçmişi düşünmekte
gidenleri
gittikleri yerleri , akıllarında tek bir soruyu
geleceğe bakmaya çalışmakta
ipotekli bir hayata sahip olmanın verdiği avantajla !
kısıtlanmışlığını kullanmakta
ânını düşünür zevkle
kendini kâh geçmişe
kâh geleceğe vurur kederle
fotoğraf çok açıktır
elinde bir boş şişe
ya satıp ekmeğini kazanacaktır ;
ya da götüne sokup tatmini yaşayacaktır .


''paranoyak balık''

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...