''crispos japon balığı'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
''crispos japon balığı'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2010 Pazar

gıda krizi , marie antoinette ve çikolatasız pasta...

dahası kuşlar perişan . zavallı yaratıklar neredeyse ölmek üzereler . binbir umutla o tarladan ötekine . gün boyu durup dinlenmeden kanat çırpıyor , ahlatların dalına konup ; bazen umutla bakıyor bazen de kupkuru bir sesle mecâlsiz ötüşüyorlar ama tadımlık da olsa insanların elinden ufacık bir arpa tanesi kapamıyorlar . bu yüzden kursaklarında gökyüzünden başka bir şey yok . bulursa börtü böcek yiyiyorlar belki , bulamazlarsa kursaklarında çalkanalıp duran gökyüzüyle ahlat gölgesinde uyuyan sidiğe belenmiş bebeklerin yanına patır patır dökülüyorlar . bazıları daha düşerken ölüyor tabi . bazıları da irkilerek uyanan bebeklerin terli bakışları altında kanat çırpıp debelendikten sonra , ya ansızın hareketsiz kalıyor ya da kendilerini eksik uçuşlarla arpaların arasına atıp kayboluyorlar .
bebekler bakakalıyor kuşlar gibi...


''hasan ali topbaş''

insanlar açlıktan ve çaresi bilinen tüm hastalıklardan ölüyor . kuşlar da... özellikle de çocuklar açlığın ortasında doğuyorlar . çok değil , birkaç baharı üst üste göremeden ölüyorlar . uzakta değil , hemen yanıbaşımızda . korkmayın , balkondan baktığınızda görebileceğiniz kadar yakında değil . sayılarla dolu bir gazetede , belki bir yardım derneğinin televizyon programında , belki de içimizde... eh , pek de yakın sayılmaz .

burjuva enternasyonalleri... bm , imf , db , ab , unesco , unicef... açlığa yardım sadıkları... ölüm haberleri , acil önlemler . açlık ve yoksulluk sınırları . sınırlar , sayılarla aşılır . istatistik... tablolar... yüzdelik pasta dilimleri . sayılar ve soyutlamalar . rakamlara doymuş yazıların açlığı... açlık sayılamaz . sadece sayılarla kanıksanır . ölümse çoktan kanıksanmıştır .

yakın zaman önce ortadoğu ve uzak asya'da yaşanan ayaklanmalar kapitalizmin yıllardır ''ilerleme , büyüme , kalkınma'' gibi kavramlarla unutturmaya çalıştığı açlığı , yoksulluğu ve buna bağlı olarak , kitlesel yıkımı tekrar ortaya çıkardı . milyonlarca insanın günde 1 dolar'ın altında çalıştığı bölgede , temel besin fiyatlarının aşırı artışı sokak çatışmaları ve grevleri uzun bir süre sonra bir kez daha gündeme getirdi . sermayenin uluslararası örgütlerinin , geç kalınması halinde ayaklanmaların bölgenin tamamına yayılacağı yönündeki açıklamaları , yönetenleri ''yardım'' musluklarını açmaya zorladı . bunun üzerine milyonlarca dolar yardım , bölge ülkelerine doğru yola çıktı .

biz bu oyunu biliyoruz . yatağa mahkûm edilen ve ölümün kapısından içeri girmekte olan bir hastaya bir paket aspirin vermek gibi bir şey . varto depreminde yardım niyetine bölgeye yollanan süt tozuyla badana yapan kadınları unutmadık . isa öldükten sonra yıllarca manipülasyonun önemli aygıtlarından biri haline gelen bu yardımlar , yönetenleri , bu kez içine düştükleri krizden kolay kurtaramayacağa benziyor . yıllar önce iletişim araçlarının yaygın kullanımıyla beraber üzerinde epey uğraştıkları ve özellikle 90'lı yılların başından itibaren uygulamaya başladıkları manipülasyonla açlığın ve yoksulluğun artık tarihe karıştığı yalanını tüm dünyaya yaymaya çalışanlar , kralı çırılçıplak soymuş ve yoksulların önüne getirmişlerdir . kral çırılçıplak giyotine yürürken kraliçe marie antoinette az önce yediği pastanın çikolatasını dudaklarından silmenin telaşı içinde . ne yazık ki işçiler ekmekten sonra pasta da bulamamışlardır .

kralı , yalan haberlerle giydirmeye çalışan dünya basını , gıda örgütlerinin yoksullar adına yaptıkları yardımları açıklamak için birbirleriyle yarışırken , ironik biçimde , dünyanın dolar milyarderlerinin artışı üzerine olan haberi de bu dönemde yayınlandı . hindistan , singapur başta olmak üzere rusya gibi ülkelerde dolar milyonerlerinin sayısında çift haneli artışlardan bahsediliyor . özellikle son yıllarda solun kalesi olarak gösterilen ve yoksulluğun ortadan kalkmak üzere olduğu iddia edilen , hattâ sosyalizmin yakın olduğu yalanını uçurtmaların kanadına takıp tüm dünyada gezdiren liberaller , latin amerika'da özellikle de brezilya'da dolar milyarderlerinin artışı karşısında bahar uykusuna yatmışlardır . anlaşılan o ki açlığın ve yoksulluğun gerçek nedenini çok uzaklarda aramak yersiz . açlık ve dolar milyarderleri artar...

aylardır kapitalizmin damarlarında gezinen malî krizin önemli sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkan gıda krizi , kısa vadede bölge ülkeleri etkilemiş olsa da bütün dünyayı etkileyecek ciddi bir ekonomik krizin önemli ipuçlarını ortaya çıkarmaktadır . bu durum kimse için sır değil . özellikle enerji maliyetlerinin aşırı artışı ve buna bağlı olarak enerji yollarının güvenliği ve denetimi gibi sorunlar , başta ortadoğu ve balkanlar olmak üzere dünyada bölgesel savaşların fitilini çoktan ateşledi . gıda krizini daha fazla derinleştirecek olan savaş hazırlıkları barutla beslenenleri harekete geçirmiş durumda .

silâhlanma ve ona ayrılan bütçeler ile birçok ülkenin gsyh'nı aşmış durumda . silâhlanma oranlarının bu aşırı artışı savaş fitilinin , sanıldığı kadar uzun olmadığını ortaya çıkartmıştır (elimdeki oranları saklı tutuyorum) . başta çin , abd ve rusya olmak üzere almanya ve rusya da silâhlanma yarışında üzerlerine düşen görevi önemli ölçüde yerine getiriyorlar . yani anlayacağınız şu ki , savaş tamtamları petrol şirketlerinin ve gıda tekellerinin web sitelerinden çıkıp ortadoğu ve balkanlarda çocukları uykularından uyandırmıştır .

işçiler ve yoksullar telgrafhanenin önünde uykularından uyanmışlardır...

sonra savaşlar... derken kuraklık alır başını gider . karbon emisyonları sanayi devrimi öncesi değerlerinin iki katına yaklaşır . küre hızla ısınır . buzullar , nuh'un gemisi yapılmadan erimeye başlar . tarım arazileri gıda üretimi özelliğini yitirir . yitirmeyenlerse büyük petrol şirketlerinin küresel ısınmaya karşı geliştirdikleri biyoyakıt için kullanılır . amazonlar ve malezya ormanları kyoto şartlarına bağlı olarak altenatif enerji için ortadan kaldırılır . toprak kirlenip canlı türleri yok olurken , doğanın genel dengesi kapitalizmin kâr eğrileri altında sarsılır . sarsıntı , küresel ısınmaya bağlı kuraklığı ve aşırı sıcaklığı , insanları tehdit edecek boyutlara ulaştırır . gıda krizi , dünya krizi haline gelir . derken ilginçtir , küresel ısınmaya bağlı olarak değişen iklim rejimleri ingiltere gibi ülkelerde zeytin üretimini kolaylaştırır . fakat birçok ülkede yaygın gıda maddelerinin üretimi ortadan kalkma tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir . mesela kahve . kahve tükenirse insanlar ne yapar bilinmez ama , alman ordusunun buna bir çare bulması gerekir . çünkü alman ordusunun ikinci dünya savaşını kahvesizlik nedeniyle kaybettiği söylenir . kim bilir , alman ordusu bugün bir yandan silâhlanırken bir yandan da kahve stoğu yapıyordur . üretimi biteceği bir başka ürünse çikolata . çikolata oldukça önemli . gıda tekelleri tedirgin . ama daha da önemlisi krallar ve kraliçeler çikolatalı pastadan nasıl vazgeçecekler bilemiyorum .

sonuç olarak dünya coğrafyasında ekmek ayaklanmaları sürecek . yalnız tarihin ''giyotinden kurtulmuş'' sayfaları soluk almayı becerebilmiş ve işçilerin karşısına ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' diyen bir kraliçemiz henüz ortada yok . ama eğer böyle bir cümlenin peşine takılabilecek bir kraliçe varsa , küresel ısınma nedeniyle üretilemeyecek olan çikolatayı düşünüp lütfen cümleyi şöyle değiştirsin :

''ekmek bulamıyorlarsa çikolatasız pasta yesinler''


''crispos japon balığı''

21 Nisan 2010 Çarşamba

eros , çingeneler ve kapitalizmin krizi...

birkaç yıl öncesinde amerika'da baş gösteren ve tüm dünya ekonomisini altüst edecek bir konuma ulaşan ; hattâ birçok bankayı batmakla karşı karşıya getiren ekonomik kriz ve buna bağlı olarak ortadoğuda ve balkanlarda ortaya çıkması muhtemel olan bölgesel savaşların barut kokusu altında , piyasa uzmanları kapitalizmin mevcut ekonomik krizini ortadan kaldıracak çözümü buldular ! 14 şubat sevgililer günü...
ekonominin girdiği durgunluk ancak böyle günlerde yapılan tüketimle giderilebilir ve böylelikle , ekonominin temel çelişkileri ortadan kaldırılabilirdi .

90'ların başında sosyalizm karşısında rüştünü ispatladığı iddia edilen ve tek geçerli sistem olarak insanlığın karşısına tanrı kelâmı gibi dikilen kapitalizmin , içinden geçtiği derin krizi aşmanın yolu olarak piyasa uzmanlarının buldukları ''sevgililer günü'' ; sistemin çöküşünün ne kadar yakın olduğunu bir kez daha göstermiştir . dahası hazırlıkları yapılan savaşları ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu yıkımın büyüklüğü sevgililerin birbirlerine aldıkları metaların içinde cisimleşmiş olan artı değer sömürüsünde yatıyor olduğunu bir an olsun aklımızdan çıkartmayalım .

serbest piyasanın çözümü... tanrı eros yardıma koşar...

zeus tarafından sonsuza kadar çocuk olarak yaşamak durumunda bırakılan eros , bütün bu yazgısını unutur , kendisine yabancılaşır . insanlığın tanrılar yüzünden yaşadığı trajediyi sırtındaki âşk oklarıyla unuturken ; zeus'la ve zeus'un demir çağındaki şiddetiyle yüzleşmekten sakınır . aksine , zor araçlarıyla kendisini cezalandıran zeus'a ve diğer tanrılara öykünür . kadınları ve erkekleri oklarıyla , mızrakların çuvala bir türlü girmediği bir zaman yolculuğunda birbirlerine âşık eder . bütün tanrılarda olduğu gibi bu eylemini zor araçlarıyla yapar . yani âşk , eros'un elinde tanrılara ve şiddete öykünmenin aracı hâline gelrken ; eros'la âşk , âşığı kendinden geçirir .

''amor trahit amantem extra se...''

eros modern zamanların zulmüne ayak uydurur . ama tarih eros'la birlikte bütün tanrıları elbet birgün bir daha hiç dönemeyecekleri bir yere gönderecek .

''üflüyor dumanını cigarasının
tütün kokuyor çiçekleri''


zemheri ayının 14'ü...

ateş , karlı bir rüzgâra rağmen tenekesinde , çiçekleri üşümekten kurtarma telâşıyla yanıyordu . ateşin başındaki kadın , soğuktan sakladığı çiçekler arasında içtiği sigarayı çiçeklere doğru üflüyordu . mesaisi bitmiş , hattâ bir gece önce yerleştiği bu gökyüzünün altında hediyesizlikten akşama kalmış birinin yüzünde küçük bir tebessüm bırakabilmek için koynuna aldığı sevda türkülerini usuluca gövdesinde dolaştırıyor , geceye okuyordu .

bilirsiniz tanrıları , sonsuza kadar kapanmayacak yaralara neden savaşları başlatmışlardır . ama bugün halâ korkuları ve cezalarıyla içimizde , yanımızdaymış gibi gözükse de çoğu doğal seleksiyon nedeniyle ortadan kalkmış ; kimisi de gökyüzünde kendilerine ayrılan tutukevlerinde , okuyamadıkları şiirleri okumak için sıranın kendilerine gelmesini beklemekle meşgûl hâle gelmişlerdir.

bu geçen zaman sonunda yeryüzünde âdemler ve havvalar , sırtlarındaki tanrı yükünden kurtulmanın keyfini sürdürememişlerdir . önlerinde duran bütün kale duvarlarını tanrısızlık erdemiyle yıkmışlardır fakat yöneticler , yıkıntının altında kalan yoksul âdem ve havvaları kaderlerine terketmişlerdir . modern zamanların kapısı yoksullara kapanmıştır .

kapı her zaman kapalı duramaz...

masal gibi görkemli bir hâl almaya başlar bu durum . sahip olmak olgusuyla ''birleşince'' ekonomik büyüme tablosundaki zenginlik grafiği heybetini yitirir . kriz , serbest piyasa ekonomisinde yöneticileri telâşa düşürür . ama serbest piyasa serbestleşmeye devam eder .
''serbestlik özgürlüktür'' fakat bu serbestlik , işçiler için tutsaklık ağacında diyalektik meyvelerini yeşertir . tarihin zorunluluk yasalarından biri bu . bütün yoksul âdemler ve havvalar , bu yasak meyvelerden ne yazık ki yemeye koyulurlar... friedman ile hayek evlenir . yasak meyveler ve büyümenin aşırı düşüşü , tanrısız yeryüzüne savaşları getirir . yöneticiler kendilerini ortadan kaldıran bu meyvelerden kurtulmak için son çareyi savaşta bulur . her ne kadar serbest piyasa ekonomisi militarizmle soluk alsa da tanrısız yöneticiler savaşı kazanamayacaklarını anlarlar .

modern zamanların yöneticileri , cehennem ateşini tenlerinde hissettikçe radikâlleşen âdemler ve havvalarla tek başlarına başa çıkamayacaklarını anlamışlardır ve gökyüzünde âşk şiirleriyle meşgûl olan tanrılar arasında en zararsız olan ve insanların onu tekrar gökyüzüne gönderemeyecekleri birini , yeryüzüne indirmeye karar verirler .

''bütün bunlar tanrıszılıktan'' tespitini yapan yöneticiler , sıkıştıkları serbest piyasanın bütün çelişkilerinin ortasında , bu çelişkileri kendi lehlerinde çözecek ; yani âdemlerle havvaları diyalektik meyvesinden uzak tutacak bir cezalandırmayı yürürlüğe koyacak tanrıyı bulurlar .

ismi duyulduğunda insan zihninde uyandırdığı bütün kadın erkek hâllerini sırtındaki çantasında taşıyan eros , bütün ölü atalarına rağmen şiir kitaplarını bırakarak tutsaklık ağacını ve diyalektik meyvelerini ortadan kaldırmak ve yönetici sınıfların kârlarını artırmak için gökyüzünden yeryüzüne inerek serbest piyasanın bütün kurallları için elinden geleni yapacağını söyler .

altın kanatlar ve oklar...
sahip olmak arzusu . âşk , sevda , özlem , tutku , coşku ve esrime... bütün bunlar anlamını bir anda yitirir .

çocukluğunda zeus'un şiddet çemberinden geçen eros , zeus'un bütün zorbalığını modern yüzyılın barbarlığına uyarlayarak , şiddet sahibine öykünerek freud'u haklı çıkarır . dahası ''uygarlık , insan içgüdülerinin sürekli boyun eğdirilişi üzerine dayanır'' sloganıyla işe başlayan eros , ilk önce bu boyun eğdirişe ; tutsaklık ağacına bıçağıyla bir kâlp çizerek başlar ve ağaç zehirlenir . diyalektik meyveleri çürür . eros âdemlerle havvalara , ilk büyük darbeyi indirmiş olur . ama ekonomideki darbe çözülmeksizin varlığını korur . serbset piyasanın krizi , bastırılan âdemlere ve havvalara rağmen devam eder .

yüzyıllar modern zamanları da ezerek ilerler... serbest piyasanın krizi durmaz .

altından kanatlarıyla eros , dünyanın girdiği ekonomik kriz ve buna bağlı olarak düşen dolar karşısında yükselen altın fiyatıyla daha bir önem kazanmış ve tüm piyasayı belirler hâle gelmiştir . dolar altın eşitliğini öngören ekonomik düzenlemelere 70'li yıllarda son verilse de ; gücünü , petrolün bugünkü değerleri açısından saklı tutmaya devam eder . yöneticiler bundan memnundurlar .

latin amerikelı altın madeni işçileri kapitalizme duydukları âşkı eros'a borçludurlar . eros modern oklarla işçileri patronlarına âşık eder . işçiler çâreyi cellâda âşık olmakta bulurlar .

altından kanatlar , sonra oklar ve mızraklar... zor ''âşk'' ve zorla tüke(t)(n)im .

serbest piyasa ekonomisinin makyavelist yorumu , eros'un oklarının ucunda krizin ortasında platonik yıkımlar yaşayan kapitalizmin derdine çâre bulmaya çalışarak , altınla kurduğu ilişkiyi derinleştirerek sırtındaki okları , nükleer silâhlara dönüştürür ve leylâ ile mecnun'un ülkesine , yani ortadoğuya yönlendirir . yoksul arapları abd'nin kapitalizmine ve diğerlerine âşık etmiştir .

eros kapitalizmin krizlerini aşmak ve yönetici sınıfın kârlarını artırmak için oklarının yerini alan modern araçlarla , işçileri ve yoksulları tüketime zorlarken ; piyasa uzmanları mevcut krizin büyük bir kısmının eros ve onun manipülasyonuyla azaldığını belirtmiş ve yoksul iranlıları , pakistan işçilerini -aslında tüm dünya işçilerini- eros'un yardımıyla kapitalizme âşık edebilirsek bu sorunu biraz olsun erteleyebiliriz . ''eğer işçiler ve yoksullar cellâdlarına âşık olmazlar ve bodrum katlarında atom bombaları yapmayı öğrenir ; ve gerçekten âşık olurlarsa işimiz bitiktir'' açıklamasını yaptılar .

çingeneler... ateş yanar... sokaklar ısınmaz...

ellerinde çiçeklerle kapıları beklerler . usulca , bildikleri bütün sıcak şarkıları kadın erkek hikâyelerinin satırlarına okurlar . bütün tanrıları öldürmüşlerdir . kıpkırmızı bir gökyüzünün altında , âşkın , sevmek eyleminin fitilini bir kırmızı karanfille ateşlerler . insanların , sevmek için bir tanrıya ihtiyacı olmadığını haykırırlar . hele mevzu âşk olduğunda , ''insanlık bütün tanrılardan uzak durmalı'' derken kadınlar , yüzlerindeki yolculuğu bütün insalara vermek için hazırdırlar . hepsi birer eros'turlar . zeus ile ilişkilerini çoktan kesmişlerdir ; çingeneler...


''crispos japon balığı''

12 Nisan 2010 Pazartesi

kimseden uzak değiliz...

bir günün akşamında
elimde kocaman
bir
şehirle
burdayım

o bu şu
zamanın
eskide kalmayacak parçaları da
burada

denizler
maden ocakları
kocaman bir gümeli
göçükaltı

fenerde bir parça lokâl
sahil kahvesinin
ruşen amcası
burda , buradayız
cancağızım

bitmedi
balıkların en guzeli
rinası lepistesi
hepsi burada koynumuzda
sımsıcak yan yana

biz buradayız
güzel dostlar
güzel günler gördüğümüz
kocaman bir şehirden sonra
buradayız
zonguldak'tayız
domuzini'nden koşarak kozlu sahiline
inmekteyiz...

balıklarlayız gene
durmadı direncimiz
heyecanımız
şişedekibalık'la yaşamaktayız
o çaba durmadı
o zaman da durmamıştı
siz durmuştunuz
herkes gibi onlar şunlar bunlar durmuştu
ama biz durmamıştık
halâ da durmuyoruz
burada soluk alıyoruz

balıklarlayız dedim ya güzel kardeşim
burada zonguldak'tayız
adana'da ceyhan'dayız
mersin'deyiz
istanbul'da bir veli sarhoşluğundayız
armut ağacının gölgesindeyiz
yan yanayız

kimseden uzak değiliz...


''crispos japon balığı''

1 Mart 2010 Pazartesi

kapital ve şiirler...

kapitalizm ekonomiyi küreselleştirir . ulus küreselleşir , sınırlar küreselleşir . dolayısıyla ekonomik kriz de onun kadar küreseldir . kimse yakasını kurtaramaz ondan . çin seddi bile diz çöküp önünde hüngür hüngür ağlamıştır . japon yen'i değer kazanır . sermaye hareketleri yavaşlar . mortgage , büyük patronların elinde pimi çekilmiş bombaya benzer . abd'nde konut fiyatları düşer . evsiz yurtsuz sayısı artar . j. steinbeck evsizlerin romanını yazar . sevgililer ve onların önemli günü abd ekonomisini kurtaramaz . ''fed'' ekonomiden elini çeker ve çadır satışlarına başlar . chavez'ciler küreselleşmeye karşıdırlar . en az abd kadar onlar da kapitalizmin kriziyle petrol varillerinin içinde boğulacaklar...

amerikan seçimleri iki ezilen arasında sürüp gider . bir tarafta yıllarca ezilmiş siyahların temsilcisi obama ; diğer tarafta , seçilme hakkından önce doğan , annesinin ; yani bütün ezilmiş kadınların temsilcisi clinton .

solcular ! artık sevinebilirsiniz ! amerikan seçimlerini kim kazanırsa kazansın , ezilenler amerika'da iktidarı almış olacaklar . dünya abd'nin emrinden kurtulmuş olacak . ingilizler , batan bankasının batıklarını toplarken ; sarkozy , blair'in bıraktığı yerden -silâhları eline alarak- kuzey afrika'da önemli askeri antlaşmalara imza atar . afrikalılar ''su''dan önce su tabancalarına sahip olurlar .

almanya bir yandan silâhlanırken ; bir yandan da tarihsel krizi neonazilerle beş taş oynamaya devam eder . karikatürler yoksullaşan müslümanları gene ayağa kaldırır . avrupa birliği birleşemeden bölünecek bir konu daha bulur kendine . nihayet kosova bağımsızlığına kavuşmuştur . kapitalizm , bölgesel savaşlar öncesi balkanlarda prova yapar .

ekonomik kriz savaş öncesi barut biriktirirken kosovalı yoksul işçiler , sırp işçi ve yoksullardan bağımsızlaşmışlardır . kosova , abd ve ab ile birlikte balkanlarda at koşturmak isteyen uluslararası şirketlerin serbest bölgesi hâline gelecektir . ruslar , sırp milliyetçiliğinin peşinde kafkasya'yı karıştırma tehdidinde bulunur . bir eli doğal gaz vanasındadır .

yoksullar kendini yönetenlerin tutuşturduğu ateşin içinde birbirlerini boğazlayacaklardır . esas bağımsızlık , sırp ve kosovalı milyonlarca yoksul işçi ve emekçilerin kapitalizme ve onun yöneticilerine karşı bağımsızlığıdır . aksi hâlde balkanlar tekrar tutuşur . kafkasya tutuşur . pakistan , afganistan , ırak , iran , filistin...

tarih kapitalizm ve savaş için bir prens mutlaka bulur . savaşlara hazırlık sürer . türkler bölgede ırak için hazırlık yapar . hilmi , güler... ırak petrollerini ve doğalgazını abd ile birlikte işleteceklerini açıklar . ekonomik olarak türkiye ile bağlarını sürdüren barzani , talabani rahat uyur . yakında araplar kendilerine saldırdığında siyasi olarak da türklere bağlanmanın düşünü kurarlar .

derken , türkiye ortadoğu sömürü treninin arka vagonlarından ön vagonlarına doğru yol alır . bush ve gül pakistan konusunda anlaşırlar . nasıl olsa pakistan'la hem tarihsel hem de kültürel ortaklıklarımız vardır . tren ilerler . raylar dünyayı yıkıma sürükler...

ekonomik kriz patronları uyutmaz . kısa vadede yüksek faiz para akışının sürmesini sağlar . nükleer güç olma şarkılarıı kulakalrı sağır eder . ergenekonda kurtlar yolu şaşırır . kurdun yolu cezaevine düşer . fakat cezaevinin arka kapısındaki tabela ne yazık ki ergenekonu gösterir .

kadınlar... namus denen namussuzluk... yeryüzünün bütün dinlerinin tarihi kadının yoksayılışının , ezilişinin , tutsakedilişinin tarihi olmaya devam eder . karanlıkta kimse tutsak değildir . karanlıkta herkes özgürdür çünkü zincirler görünmez . egemenliği kapitalizmin üretim ilişkilerinde cisimleşen eril dünya kadın için konuşur ; onun yerine konuşur .

yalandır bütün söylenenler . asker susar ortadoğu üzerine askeri antlaşmaların mürekkepleri postallara bulaşır . tartışmalar manipülasyonlardır... din özgürleşir . ortadoğuda müslüman askerlerimiz pakistan'a kadar rahat bir yolculuk düzenler . pasaport ve uluslararası antlaşmalar yerine miğferlerinde türban taşırlar . patronlarsa krize gönderme yaparlar . eğitim hepten paralı olur . cinsellik kadının elinden bir kez daha alınır .

dünya ekonomik krizin koynunda son kez sevişirken bölgesel savaşların plânları raflardan indirilir . yoksul işçiler dünyanın bütün işçilerinden usulca koparılır . ''enerjisizlik'' ve küresel ısınma , başlayacak savaşların ateşiyle insanlığın soluğunu radyasyon bulutları arasında boğma telâşı içine girer . bilinç telâşı uyandırır...

telâş içindeyiz . telâş içimizde . uyuyamıyoruz . belki okuyacağımız son şiirler diyerek ; şiirleri sırtımızda , koynumuzda , aklımızda taşıyoruz . ve her sabah , şiirleri uzay için bağıra çağıra okuyoruz . belki insanlığın yıkımından sonra gelecek kuşaklar bu şiirleri , bu acıları duyarlar diye...


''crispos japon balığı''

20 Şubat 2010 Cumartesi

tarih ve yıkımlar...

''ama ben , hâkim oldum kendime
basarken gırtlağına kendi şarkımın''

''mayakovski''


kadın , yeni doğmuş bebeğin üzerine yağan yağmurun , zor bir hayatın habercisi olduğunu düşündü ve çocuğuyla beraber intihar etti . kimse kızmadı kadına . hem sonra , bir hayat öteki hayatın kaydından başka nedir ki ? neyse , alâkası yok belki ama frida'nın bir girdap olduğunu söyleyebilirim . ona yakın olan herkes , ıslak ve boğularak , içeri çekilmek isterdi . çünkü ellerindeki boyalar hayatın ve ölümün imgelerinden başka bir şey değildi...

kapitalizm insanlarda bilinç yitimine neden olur . ve mumdan kelebekler yapılır meksika'da... bir de iskeletler... emek duvarı... emeğin bir ritmi vardır . emeğin bir estetiği vardır .

''gpu'' ve franco , 1937 mayısında barcelona'da binlerce işçi önderini öldürdü ! mayıs ayında , bazen bir silâh sesinde , bazen eski bir kokuda , bellek nasıl da ölülerin kemiklerinin saklandığı bir mahzene dönüşüyor...

gerçekten gerçeküstücülük burjuva düşünüşünün bir biçimi miydi ? aynı şekilde burjuva dünyasının anlamsızlığının son nefesi miydi ? gerçeküstücülük . giysi dolabında , siz gömlek görmeyi beklerken karşınıza çıkan bir arslan . gerçek ve imgelem . bilinç ve bilinçaltı...

bir fotoğraf , makineyi tutanla makineye bakan arasındaki diyalektik ilişki . lenin bir defasında trotsky için :
''l.d. bir idam mangasının önünde olsa , son arzusu bir tarak olurdu'' demiş .

ölü çocukları beslerler meksika'da . ölümü , şaraplar ve müzikle kutlarlar . buz gibi bedeniyle ölü bir çocuk duvarda elbisesinin içinde , dans edenlere bakar...

insana husu veren bir şey . istavroz ve türban... mermiler gökyüzünden hızla geçtiğinde , yırtılan sizin gökyüzünüzdür...

yaşlı kadın 1930'ların başında tek yiyeceği olan mantarı , kendi dışkısıyla gübrelerken :
''keşke marx , kapital'i yazacağına onu kazansaydı'' der...

farelerle ve mantarlarla gelecek kışa hazırlık yapan insanlar . devrimciliğin görevi , mantar yetiştimek ve fare beslemek . ölülerini gövdeye indiren ailelerden , ölmüş torunun dilini ateşte kızartan yaşlı adam...

''sosyalizm , zenginliğin toplumsallaşması yerine ; yoksulluğun toplumsallaşmasına dönüştü''

stalin , cumhuriyetçi ispanyolları anca ispanyol altınları ele geçtiğinde silâhlandırdı . andres nin , erwin wolf ve rudolf klement boğazı kesilerek öldürülmüştü .

stalin tarafından yollanan antika silâhları soğutmak için idrar kullanan asker işçiler...

ispanya yıkımın eşiğinde elindeki dünya devrimi şarkısını , stalin'in kötü bestesiyle franco'ya ; yani burjuvaziye teslim etmeye hazırlanıyordu . işçi kadın yasaklanan grevin ardından :
''geçmişi sildiler , geleceği de silecekler'' diye bağırdı !

hitler'in , amerika'lı komedyenden aşırdığı bıyıklara hayran olan stalin , bir tane de kendisine istiyordu . stalin , bıyığını hitler'le ittifâkı'nın simgesi olarak kırpıp kısalttı... stalin soylu bir hasım değildi . stalin'in siyasi ufku son derece dardır . kurumsal düzeyi aynı dercede ilkeldir... yaratıcı imgelemden yoksun , asık suratlı bir deneycinin zihniyetine sahiptir .

stalin : ''ayak seslerini işitmezsem bir insana güvenmem''

stalin'in güveni kitlelerin eylemsizliğinde , büyük rusların uyuklayan ezeli düşüncelerinde , bozkırların bağnaz ulusçuluğunda yatıyor . yosif gösteriyi ve yanılsamayı her zaman sevdi . sonraki yıllarda sinemanın kölesi oldu . stalin kürtajı yasakladı . aileyle birlikte ulusu kutsadı...

''işçiler , yeni tanrınız lenin'dir . ben onun elçisiyim''

stalin'in ezber belleği güçlüyken , hayâlgücü eksiktir . bu yüzdendir ki hayâlgücünün yokluğu nedeniyle , farklı olan herşeyden korkması onun en büyük kusuru hâline gelmiştir...

raylar üzerinde koşar adım ilerleyen trenin en ucuz kompartımanında kadın : ''her dostluk bir aşk ilişkisinin farklı bir biçimi olarak başlar''

düşmanımı tanıyarak kendimi keskinleştiriyorum . düşmanlığın yakınlığı ne kadar derindir . ben , düşmanım ne değilse oyum !

paul ve laura lafargue'ler gibi yapmak eleanor marx'ın peşinden bütün yaşlılık alâmetleriyle kaçıp gitmek . intihar... eskimeyen yüzyıllık yöntem...

engels : ''ruhun hüzünlerinin tek etkili panzehiri bedensel acılardır'' derken , sovyetler bir kışla gibi yönetiliyordu . yumruk ve silâh sosyalizmi...

shostakovich arkasını kollamalı . çocukların günlükleri bile ''gpu'' tarafından okunurken işçilerin iktidârı , kitaplarda mürekkebin kızıllığından başka bir şey değil...

pushkin ve lermontov'dan sonra mayakovski...

ölmeden önceki son oyunu yermilov'un leningrad prömiyerini yerden yere vuran bürokratlar . mayakovski öldüğünde yermilov'un adının bulunduğu pankartın indirilmesiyle ilgili not vardı geriye bıraktığı .

aşkın , sanatın ve devrimin diyalektiği . sanat hayatı yaratır , onun kopyasını çıkartmaz ya da onu yansıtmaz...

devrim insafsız bir metres hline dönüşmüştü ! mayakovski'nin tebessümünün bana erişmesini bekleyeceğim .

stalin'in karısı intihar eder ! tekerleklerimiz hecelerin üzerinden zorlanmadan ilerledi .

savaşta erkekler kendilerini keşfederler .

trotsky natalia'ya : ''sen sevme eğilimimi bir çocuğun esnetebileceği biçimde esnettin . sevgi de bu esnetme eğilimidir . bir aşk macerası kendi hayatımızdan kısa bir geziyle uzaklaşmaktan başka nedir ki ?''



''crispos japon balığı''

23 Ocak 2010 Cumartesi

kredisi tükenen sistem...

iş kazasında ölen babasının cenaze giderlerini kredi kartıyla öder . annesi rahim kanseridir . hastane masraflarını sigorta ödemez . giderler kredi kartıyla karşılanır . sonra geçtiğimiz ay dünyaya gelen üçüncü çocuğun doğum masraflarıyla birlikte , çocuğun süt ihtiyacı için kaçınılmaz olarak ayrı kredi yöntemlerine başvurur . süt ve portakal...

adrese teslim hızlı kredi . % 0.95 ile ihtiyaç kredisi .
kira öder gibi...


alınan evin ödenmeyen taksitleri için tekrar , başka bir bankadan kredi çeker . çok sürmez , büyük kızın ikinci dönem üniversite harcı için yapılan harcamalar . derken , kitaplar... telefon... elektrik... su... vergiler... sigorta primleriniz... kredi kartıyla satın alınıp dikilen fidanlar önümüzdeki yıl meyve yerine borç çıkaracak .

kredi kartı kullanımı 1960'larda başlamış ve günümüze kadar giderek artan bir trend göstermiştir . ancak kredi kartı kullanımının hızla gelişmesi ve ''borç tüketimi''nin her geçen yıl katlanarak artması , kredi kartı borçlanmasının , hem bireysel hem de toplumsal bir sorun olmasına yol açmıştır .

kerhanede yaptığınız harcamalar , kahvede ısmarlanan çayların faturası , pastanede verilen bahşiş , bir önceki kredi kartı borçları için sattığınız böbreğinizin vergi masrafları , çocuklarla birlikte izlemeye gittiğiniz ''dünya yok oluyor'' adlı sinema filminin bilet tutarları...

kredi kartım var (tükeniyorum) ; o hâlde yaşıyorum ! apartman aidatları kredi kartıyla ödenir , nineler , kefen bezlerini , sakladıkları kredi kartıyla alırlar .

dönemin devlet bakanı mehmet şimşek , 2007 yılı eylül ayı itibarıyla kredi kartı ve bireysel kredi borçlarını ödeyemeyenlerin sayısının 167.800 kişi olduğunu bildirdi . şimşek , tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarının toplamının ise 84 milyar tl. olduğunu belirtmişti . 2002 yılı sonunda tüketici kredileri ile kredi kartı harcamalarının toplamı 6.5 milyar tl düzeyinde iken , bu rakamın 2007 ağustos ayı itibarı ile 13 kat artarak ; 84 milyar liraya ulaşmıştı .

türkiye bankalar birliği başkanı ''özince'' , ''toplumun en yoksullarına kredi kartı verip , sorun yaratmak marifet değil'' demişti .

domates , ekmek ve karpuz gibi gıda ürünleriyle , benzini taksitli alma dönemi bitecek . bddk başkanı tevfik bilgin , yasal düzenlemeyle taksitli kredi kartı uygulamalarına sınırlama getiriliceğini söylemişti .

geçenlerde markette , önümdeki çocuk sadece bir adet hazır çorbayı (1.49 tl) kredi kartı ile ödemişti .

patronunuzun size zorla sattığı silâhın , bu satırları yazmak için aldığınız bilgisayarın giderleri , in-ter-net faturaları , cezaevinde mahkûmun satın aldığı sigara , köylünün kuraklık nedeniyle kaybettiği mahsûl için giderleri , kredi kartı faizine son !

balıkçının balıklar için aldığı yemin harcamaları , satın aldığınız hisse senetlerinin giderleri ,

yaşam kredinizin ekstresi bir hayli yüklü...


''crispos japon balığı''

22 Aralık 2009 Salı

300 + 1

yangın
içimiz, dışımız, yangın...
12982
2793
96
tarihler
ve kanunlar
141
152
300+1, halâ agos'un önünde.
300+1, uyanamayan düşlerimizde.
300+1, şubat soğuğu altında beşiktaş'ta, eski dgm önünde.
yasalar yaşar mı
300+1 ağzımızdaki türküde
300+1 türbana sarılmış bir kadın bedeninde
sonra , nesin'den kalma bir parçanın mürekkebinde
acele etme dur,
bellek yitimine dur de.
300+1, tüsiad'ın özgürlük adındaki parasının ön yüzünde
300+1, danton'dan donkişot'a adlı bir film afişinde,
tuzla tersanesinde...
300+1 dünyadaki bütün işçilerin birliğinde,
yüzümdeki telsiz sesinde,
vapurdaki tarçınsız sahlepte,
soğuktan ölenlerin mezar taşında...
300+1, 300+1...
rakam alışkanlığı bu,
dilim susar,
aklım susar,
arkadaşım susar,
ben susarım...
su yoktur.
su susar.
300+1 insansızlar kahvesinde, kafka'nın dönüştüremediklerinde
300+1 şairler bahçesinde,
telgrafhane şiirinin cevdetinde
142
143
144
dilim, elim, düşüm
ses...


''crispos japon balığı''

12 Kasım 2009 Perşembe

yas...

küçük kuş uçurumdan koşar sessiz
haberlere düşer önce
sonra içimize
kimseyle konuşmaz , uçmaz
sadece koşar
küçük oda , kuşa bir kağıt bir kalem verir
oda da onun kadar küçüktür
kalemden kağıttan bir oda
içeridedir
kanatları mürekkebe bulanmıştır
yazar sonra hep sonra...
ağzındaki şiiri denize bırakarak koşar
uzaktan bakar
ağlamazlar
yaklaşmaz
dokunamaz
sevemez
teni soğuktur
kuş uçurumdan koşar
kalem kırılır
kanatları rüzgara dolanır
gökyüzü kandıramaz
kuş uçurumdan koşar
ben karanlıkta ona ;
kuşa ağlarım
üşürüm
o uçuruma koşar
ve bir daha koşmaz
ben susmadan ağlarım
kuş , küçük kuş
uçuruma koştun
biz kaldık burada .


''crispos japon balığı''

10 Kasım 2009 Salı

dünya savaşlara gebe...

-''yeni dünya düzeninde ortadoğu restorant'a hoşgeldiniz . fakat silâhsız girilmez''
-''özür dilerim , ben kerkük'e bakıp çıkacaktım''

dünya finans sektörü ve banka kredi sistemleri tarihin çöplüğüne doğru yol alır . sosyal güvenlik sistemleri kendi güvenliğini bile sağlayamaz hâle geldi . ama güvenlik şirketleri de muaazzam arttı . yoksulsan , seni yoksullaştıranların güvenlik görevlisi ol . ama yoksulların güvenliğe ihtiyacı yok...

sağlığın sağlığı çoktan bozuldu . ilaç sektörü , petrolden sonra en fazla ticaret hacmine sahip meta haline geldi . üçüncü sırada su , yerini korur . su kanar susuzluktan...

bir hasta , kalan tek böbreği için diyaliz makinesi masraflarını kredi kartıyla öder . malum , hasta iyileştiğinde işsizliğinden kredi kartı borcunu ödeyemez . hacize gelen wall street ve tokyo borsası memurları , yanlarında getirdikleri doktorlarla hastanın böbreğini alırlar . borç ödenmiş olur . ceset , özel bir hastaneye kiralanır . kullanma hakkı borsanındır .

dolar euro karşısında iyice düşer . amerikan merkez bankası kendi düşüşüyle birlikte dünya ekonomisinin yıkımını engellemek için faizleri indirir . petrol fiyatları tarihin gösterdiği en yüksek rakamlara ulaşır . chavez artan petrol fiyatlarıyla solculuk oynar . bizim solcular ise , onun varillerinden damlayan eğitim ve sağlık hakkına sarılırlar...

avrupa'da yoksulluk artar . fabrikalar ardı ardına kapanıp farklı ülkelere parçalanır . sendikalar , eşyanın tabiatı gereği çaresiz . fabrikalar kapanmasın diye patrona , işçilerin maaşlarından yardım yapmayı bile önerecek duruma geldiler . işçiler bugün için suskun . işsizler ise , artan sayıları ile istatistikçileri bile zorlayacak duruma geldi . kapitalizm kendi yıkımlarını hesaplayacak istatistikçi bulamıyor. daha önce de belirtmiştik istatistikçilik yüzyılın mesleği haline geldi . ilgilenenlere duyurulur...

şoven ve milliyetçi dalga , artan yoksullukla birlikte avrupa'yı kasıp kavurmaya başlar . bunun üzerine ''ab'' ülkeleri birbiri ardına göçmenlik yasaları çıkartırlar . göçmensen artık göç yasak . otur ve başına düşecek bombaları bekle . almanya , fransa , japonya ve rusya hızla silâhlanır . çin'in silâhlarına diyecek yok . savaş tamtamları çalar...

ortadoğu'da dünyanın bütün peygamberleri birleşir . nuh'un gemisi kapitalizm tufanında batar . peygamberler bile bu yokoluşa giden yolda çaresizdirler . yokoluşun adı ırak'tan sonra iran'ın nükleer silâhları ve işggâlidir . kerkük petrolleri maliye bakanlığını harekete geçirir . emperyal hedefler saksıdaki mantarın yanında filizlenir . güçler dengesi . işçi sınıfının örgütsüzlüğü...

daha fazla kâr ve krizi aşma çabaları kendine oyuncak bir tank çalar . teskere kararı alındığı türk borsası tavan yapar . türkiye'nin ırak'a operasyonu davul zurna ile yapılır . histeri dalgası kendine asker üniformasından kamuflaj yapar . silâhlanma artar . polisiye önlemler , kimlik kontrolünden , düşünce kontrolüne sıçrama yapar . solcular sesini keser , oturur oturduğu yerde . vatanperverler ve utangaç milliyetçi yurtseverler :
''haydi vatandaş , işgâle''...

esnafın keyfi yerinde , incirlikte asker sayısı artar . kürtler göçe hazırlanır fakat göçmen yasalarına dikkat . haydi petrol 1 lira ''gel vatandaş gel'' . ortadoğu'da yeni hedefler . derken , temsilciler meclisinde ermeni soykırımı . yaşasın tarihçilerin birliği . talât paşa'nın kemikleri sızlar . sonra referandum ölü doğar . kimse bilmez neye benzediğini . kimi , giydirip vitrine asmanın hesabını yapar ; kimi de karşısına geçip bildiği bütün hayırları birbiri ardına sıralar...

referanduma boykot dedikten sonra , kapitalizmin derinleşen krizinin yeni savaşlar döneminin kapısını açtığını belirtir , yüzyılın ilk savaşının ırak olduğunu hatırlattıktan sonra eğer kapitalizme karşı örgütlü değilseniz , bu savaşlar başlamadan , fırınlara ekmek almaya gitmeden önce , evinize ekmek fırını yapmaya başlasanız iyi edersiniz...


''crispos japon balığı''

26 Ekim 2009 Pazartesi

edebiyat sirkinde bir aynadır zonguldak...

kimini sis sirenlerinin arasında işçi kahvesinden çıkan , yorgun bir maden işçisine benzetir . kimini ise balıkların peşinden kayığını dörtnala koşturan bir balıkçıya... deniz fenerini de kendi aydınlığından kaçan bir şarap tutkununa...
dedik ya , edebiyat sirkinde bir aynadır zonguldak... herkesi , her şeyi başka bir şeye dönüştürür sessizce . kimse neye dönüştüğünü bilmez . mesela bir akşamüstü okul dönüşü bir öğrenciyi , kayığını denize kaptırmış bir balıkçıya benzetir... yokuşları orhan veli'nin yokuşuna , merdivenleri , sürgün şairlerin yazılmamış satırlarına... sonra gecekondu mahâllelerini , işçilerin şairliğe soyunduğu bir dünyanın pazar sabahına benzetir .
soğuk akşamları , radyonun kısa dalgasında çalan balkan türkülerine benzetir . sobayı , ilgi isteyen bir çocuğa ; yolculuğu , uykudan uyanmaya , şarabı , ikinci cihan harbinde filyos'ta sahile vurmuş bir savaş gemisindeki kadın askerlerin yüzlerindeki kurumuş kana benzetir .
treni , sadece iki ev bulunan bir orman köyünde oyuncağa benzetir oyuncaksız çocuklar için . kış aylarını , sanayi devriminin ortasında erkeklere inat , kardan bir kadına benzetir . bir eski sahil kasabasını , biletleri karaborsaya düşmüş bir filmin , en can alıcı sahnesine benzetir . çocukları işçiye benzetir ; karanlıkların aydınlık olduğu bir gökyüzünde . parkları , çocuksuz bir karakol bahçesine...

kimini rüzgâra ihtiyacı olmayan bir uçurtmaya ; kimini ise uzak bir geminin güvertesinde aylarca kara görmemiş bir gemi işçisine benzetir . maden işçilerini , göçmeyi unutmuş turnalara benzetir . martı çığlıklarını göçüğün ardından gelen anne ağıtlarına... bir bardak çayı , karadenizde dinlenmeden çalışan işçilerin ateş başında söyledikleri sıcak bir türküye benzetir .
sokakları sahneye benzetir ; işçilerin devrimi canlandıracakları . eylülü , izmir'de eski tarihi bir sokakta , polisten saklanan bir çınar ağacının kızıllığına ; denizi , merdivenlerin bitiminde , insanların yorgunluğunu kucaklayan bir arkadaşa benzetir . yeşili , toprağı gizleyen bir tiyatro perdesine ; sanatı , madende kömür tozundan yapılan bir gravüre... kedileri , erik ağacının altında , solcuların mektuplarını taşıyan , ama sevişmeyi de unutmayan postacılara benzetir... çingeneleri , yağmurda ıslanan kırmızı bir elbiseye ; balıkları , edebiyatın koynunda çalınan kemana... katırları ise sarhoş olan atlardan bi'haber çalışan sendikasız işçilere benzetir...

zonguldak'tan uzakta sirklerin kapandığı , aynaların kırıldığı bir kentte çırılçıplak kalmışlığıma bakıp da aynalara bakmadan geçmeyin derim .


''crispos japon balığı''

11 Eylül 2009 Cuma

güneş hep vardır...

yaz gelir
önüne geçemezsin
erken gelen sabahın .
ışır karanlık
toprak sapsarı kokar burnuna .
gökyüzü ısınır
yürürsün
büyümek için çalışırsın
toprak büyür
kimse yoktur
aydınlık kararır elinde
kırmızı bir acı duyarsın
gündüzler kısalır birden
akşam olur
büyürsün
bir daha yaz gelmez sanırlar
üzülürler
üzülmezsin
yanılırlar
bilmezler
bilirsin
güneş hep vardır
bulutlar olsa da .


''crispos japon balığı''

3 Eylül 2009 Perşembe

eylül...

savaşı başlatanların barış günüdür eylül ,
kırmızı bir mevsimin başlangıcı .
eylül kestâne kokusudur...
dökülmesidir ; rüzgara aşık çınar yapraklarının
ve bostancı dolmuş durağında bekleyen ,
bir aşk şarkısıdır eylül .
simit satışlarının artışıdır ; simitçi çocuğa,
bir kızdır , annesi onun doğumunda ölen
eylül ; sıcak bir çayın yanında ısmarlanan ;
bir ege türküsüdür .

çingenelerin çiçekleridir vapurdan inebilenlere ,
naftalin kokan kışlıkların özgürleşmesidir,
uyumanın güzelliğidir eylül .
şemsiyesidir , koluna girdiğimiz yağmurun ,
şehir tiyatrolarıdır , önünde sokak çocuklarının oyunlar yazdığı...
eylül bir sis sirenidir ;
yüreğinden kömür yüklü ,
trenler geçen bir şairin doğduğu şehirde .

kışa yazılan bir mektuptur ,
yağmura rağmen giyilen spor ayakkabılardır ,
üşümesidir kuzey yarım kürenin
eylül , bir balık mevsimidir yoksullara
''beş palamut on liradır''

artık olmayan yörüklerin dağdan inişidir eylül .
tohumlanmasıdır aç kalan toprağın...
mor bir atkıdır usulca sevdanın boynuna sarılan...
eylül bir ada vapurudur ,
bol tanrılı bir kenttir sokaklarında eskicilerin tutuklandığı
tarçınını sıcak şaraba kattığımız sahleptir
göçtür kuşlara eylül , oradan oraya
sistir karadeniz'de .

eylül tatil dönüşüdür tatile gidebilenlere
üşümesidir bir maden işçisinin bacaağzının önünde .
ramazan adında acemi bir davulcudur
eylül bir imgedir , edebiyat ormanında yalnız kalanlara .
incir yaprağıdır , kimsenin bir şey gizlemediği bir coğrafyada...
üç kuruş paradır tarım işçilerinin elinde kalan
son fındığın da tüccarlara satılmasıdır .

ankara'da solcuları kazıklayan bir kafedir
kitabevlerinde oturulacak masanın bulunmamasıdır
siyah önlüklü çocukların silgi kokan sınıflarıdır eylül
hasan mutlucan türküleridir
eylül , yeni bir dünyaya özlemdir
tel örgülere asılmış bir çocuk resmidir
kitapların gömüldüğü çukurlardır
şili'de saçlarından sürüklenen bir kadının türküsüdür eylül.


''crispos japon balığı''

26 Ağustos 2009 Çarşamba

şeytan içimde kendine tahtadan bir ev yapar...

kredi kartlarıyla yapılan sağlık harcamaları
bankaları şatolara dönüştürür
doktorlar beyaz atlarıyla
paralı şovalyelere benzerler
aynı şatonun siyah üniformalı şovalyeleri
kağıt toplayan işçiler
kağıt toplamaktan gözaltına alınır
ve ilk defa ,
kağıt toplamaktan utanır eskiciler
çünkü topladıkları kağıda yazılır ilk suçları
derken , duyguya düşer gözyaşlarım
ne şovalyeleri görür gözüm ; ne de şatoları
sonra ağzımdaki bütün susuzlukla ,
tarlada ;
güneşin altında ,
güzel gözlü dosta ağlarım .


''crispos japon balığı''

27 Temmuz 2009 Pazartesi

kan - panya 2...

haydi gençler , rektör hocanızın ve tüsiad'ın daha önceden belirlediği siyasete
haydi gençler -siyaset istersen- biber gazı yemeye
haydi gençler -halâ başka siyaset istiyorsan- cezaevine
haydi gençler -işsizseniz- askerliğe
haydi gençler -askerlikten sonra bol bol kutlayacağınız- işsizlik bayramına
haydi gençler , uçurtmaları vurmaya
haydi öğrenciler !
haydi yök kışlaya (pardon , üniversiteye)
haydi öğrenciler , paralı eğitime
haydi öğrenciler , paranız yoksa joplanmaya
haydi hastalar , genel sağlık(sız) sigortasına ; sonra da paran kadar sağlığa
haydi hastalar , aile hekiminize çay içmeye
haydi öğrenciler , staj bahanesiyle sömürülmeye
haydi öğrenciler , büyük şehirlerde yoksullar ordusuna katılmaya
haydi gençler , esnaflarla birlikte farklı olduğunu düşündüklerinize karşı linç gerçekleştirmeye
haydi türkiye , genel seçime
haydi demirel , ilhan selçuk'la birlikte siyasete
haydi patronlar , seçilmeye
haydi patronlar , parlamento kasalarını açmaya
haydi yoksullar , sizi boğazlayanlara oy vermeye
haydi işçiler , grevlerinizi , sendikanızı yasaklayanları meclise taşımaya
haydi aleviler , maraş'ı çorum'u sivas'ı kana bulayanları iktidara taşımaya
haydi işçiler , akp'ye
haydi işçiler , mhp'ye
haydi işçiler , chp'ye
haydi hep beraber daha fazla yoksullaşmaya...



''crispos japon balığı''

25 Temmuz 2009 Cumartesi

kan - panya 1...

haydi vatandaş , ''terörizme'' karşı kitlesel seferberliğe ( siz ''linç''e diye okuyun)
haydi askerler güneye operasyona , kerkük'e petrol içmeye
haydi kürtler , göçe ; kürt olduğunu söylemenin yürek istediği şehirlerde , işsizliğe ve yoksulluğa
haydi süikastçiler seçimden önce iş başına
haydi aydınlar , işçiler , sosyalistler , suikaste uğramaya
haydi solcular , vatan millet sakarya'ya
haydi solcular , tandoğan'a , çağlayan'a
haydi marsistler ! utangaç milliyetçilik adına yurtseverliğe
haydi çocuklar - oyuncaklarınızı bırakın- , katil olmaya
haydi özgür basın , patronların tekeline ; yalan ve şövenist haberlere
haydi kızlar , sendikasız sigortasız tekstil atölyelerinde pamuk tarlalarında sömürülmeye
haydi kadınlar kardeşlerinizin elinden çıkan ölümle , töre cinayetlerine
haydi bıyıklı kadınlar , patron kocalarınızın yanında siyasete .



''crispos japon balığı''

23 Temmuz 2009 Perşembe

hamur-iş'te bir düş yolculuğu...

sıcak bir kadıköy akşamüstüsü . sırtımızda ıslak gömleklerle , içimize işleyen kuraklığa yazarak çözüm arıyoruz , bu basık ve yarı aydınlık hamur-iş'te . sokaktan gelen sesler insana nerede olduğunu unutturuyor . bir ingiliz'in cümleleri ingiltere'ye ; bir alman turistin cümleleri avrupa'ya veya bir çinli'nin ilginç sözcükleri bizi asya'ya götürüyordu . ama biz hep aynı noktada bir masanın başında bir şeyler karalıyorduk sarı saman kağıda ; şimdi bambaşka yerlerde olma heyecanıyla...

otobüs az önce kalktı . nereye gittiğimizden habersiz muavinin sorularını yanıtsız bırakıyoruz . üç kişiyiz...gökyüzü , yüzündeki gülücükle otobüsün penceresine sıcak mektuplar yolluyor . önümüzde yollar , umuda heyecana koşuyor . şimdi geçtiğimiz sıra dağları görmemiştim hiç . altında yolaldığımız gökyüzü yepyeni . aldığımız her nefes yepyeni . eskiyen her şeyi geride bıraktı bu yolculuk . neşeli bir balkan ezgisi çalıyor , her notasında neşe ve coşku dolu . üç kişiyiz ...dördüncümüz gülümseyen bir kadın yüzü gibi ışıldıyor . yeniden başlıyor her şey . ver elini dünya , götürelim seni de ...


''crispos ve proleter''

16 Temmuz 2009 Perşembe

pamuklu düşler...

kadın işe çıkar :

usulca içeri girer . içerisi karanlıktır . pencerelerdeki kirli , kırmızı perdeler... o bildik koku... rahatsız olur . duymamaya çalışır . yatak , odanın ortasında , kendisi gibi tek başınadır . hemen soyunur . soyunurken , kronikleşen titremeler başlar . kendini yatağa bırakır . bir süre yatakta da titremeye devam eder . gözlerini kapatır . başka şeyler düşünmeye çalışır ...

trenle başlayan göçler... pamuk tarlaları... portakal bahçeleri... fındık ağaçları . naylondan çadırlar... okul yoksulluğu... beş taşlar... kimsesiz bir gökyüzü... pamuk kokusu ve bedeninin geceye usulca sarılışı...

kapı açılır . yüzüne bir esinti değer . üşüdüğünü kavrayamaz . içeri biri girer . kim olduğunun önemi yoktur .

düş devam eder :

yaz geceyi tutsak etmişti . ateşböcekleri bile terlemişti o zaman . karıncalar toprağın serin derinliğine doğru bir göçte iken , çadırdaki çocuklar yüzlerindeki ıslaklıkla beslenen sineklerden habersiz , düşlerinde pamuksuz bir yatak özlemi duyuyorlardı .

beden gider gelir . iniltiler... ve ağız kokusu .

çadırdan koşarcasına uzaklaşmak . kimden kaynaklandığı belli olmayan korkular . bir erkek . hem de ilk... nasırlı ellerin bedende bıraktığı yaralar . gecenin koynunda üşütmeyen bir rüzgar . toplanmış pamuk koçanlarının kokusu... uzaklarda yakılan çoban ateşleri... terleyen bir yüz . ağlayan bir çocuk sesi . soluksuz kalmış bedenler . kulaklara fısıldanan sözler...

kapı açılır . sonra sertçe kapanır kapı... düş , usulca yerini odanın kokusuna bırakır . hemen açamaz gözlerini . öylece durur yatağın içinde . sonra içindeki göç durur . yataktan kalkmadan , bir süre tavana bakar...

bedenine değmeden giyinir . kapıyı açıp çıkar...

kadın , akşamın sokağında içindeki korkuyu duymamaya çalışarak yürür . göçlerin uzaklarda bir yerde devam ettiğini unutmadan önünde durduğu kırtasiyeden içeri girer . farklı renklerde satın aldığı defter ve kitap kaplarıyla kalabalığa karışır .


''crispos japon balığı''

12 Temmuz 2009 Pazar

uğursuz zamanlar...

karpuzlar taşınır kırmızı yorgun kamyonlarla
yol kenarında bir çocuk ,
yaşam ağacından kopardığı dala binmiş ,
don kişot'un bıraktığı coğrafyada ,
rodin'in parmaklarından çıkmış dağların önünde
ince memed'in ateşinin başında
bir bardak az şekerli çay
baş ağrılarını toplar ve yürür .

karpuzlar taşınır kırmızı yorgun kamyonlarla
bir çocuk kurşuna dizilir
uğur , uğursuz bir zamanın koynunda ,
kırmızı kamyonun altında kalır .


''crispos japon balığı''

26 Haziran 2009 Cuma

güneyde bir yerde...

bu topraklarda güneyde bir yerde ,
üzüm bağlarıyla dolu bir sınır köyü...
çocuklar...

bu çocuklardan biri , eve nereden geldiğini bilmedği bir şişe şarabı saklandığı yerden alarak evden çıkar . onu köyün dışında , eskiden şarap mahzeni olarak kullanılan , fakat şimdi neredeyse yıkılmak üzere olan bir harabeye saklamaya karar verir . gizlice vardığı mahzene girerken içeriden garip seslerin geldiğini farkeder . kimsenin yaşamadığını düşündüğü harabede birilerinin bağıra çağıra konuştuğunu duyunca biraz korkar , ama merakına da yenik düşerek içeride neler olduğunu anlamak için usulca sesin geldiği yöne doğru yürür . iyice ilerledikçe sesler yükselir . heyecanı korkusuna karışır . bir süre daha sese doğru gittikten sonra çocuk , ahşap bir oyuktan içeride olan biteni izlemeye başlar .

içeride beş kişi...herbirinin elinde bir şarap şişesi...kendilerinden geçmiş bir şekilde dillerindeki sesi şaraba buluyorlar .şarap sese karışıyor . sanki dünyanın merkezi eylemişler harabeyi . yerle gök birleşmiş ve şarabın sarhoşluğunda cehennemi yakıp cenneti harabeye taşımışlar .ne tanrının sözü söker artık onlara , ne de kulun...kimseyi görmez gözleri...başka bir dünya solurlar içeride .

çocuk , gördükleri karşısında şaşırır . kendilerini dünyadan böylesine koparmış ve hallerinden oldukça memnun olan bu adamların ne yaptıklarını anlamak için dikkatlice izler . ellerindekinin şarap olduğunu anlayan çocuk , adamların şaraba bulanmış sözlerini bir türlü kavrayamaz . şaşkınlığı , yerini keyfe bırakır . bir an için onların yanında olup , onların yaşadığı zevki kendisi de tatmak ister .ama heyecanı ve nedenini bilmediği korkusu bunu yapmasına engel olur . ve bütün bu olanları , arkadaşlarına anlatmak için , harabeden , saklayamadığı şarabıyla koşarak ayrılır .

arkadaşlarına gördüklerini anlattıktan sonra o adamları , esrimenin doruklarına çıkaran şeyin şarap olduğu konusunda anlaşırlar . bunun üzerine çocuklar da kendi aralarında böyle bir ayini düzenlediklerinde , o zevkleri tadacaklarını düşünürler . ilk iş olarak sarhoş olmak için , çocukların şarap bulmaları gerekmektedir . şimdilik ellerinde bir şişe şarap vardır . ama ayinler için bir şişenin yetmeyeceğini düşünürler . çocuklar bu kadar şarabı nereden bulacakları konusunda kararsızlardır . çünkü hiçbirinin evinde şarap yoktur . sonunda ayin için şarapları köyün en büyük üzüm bağlarına sahip olan ''armen sürmeliyan''ın şarap mahzeninden çalmaya karar verirler .

aynı günün akşamı armen'in mahzenine gizlice girerler . ellerindeki sepetleri , güneyin en iyi üzümlerinden yapılmış şaraplarla dolduran çocuklar , gecenin karanlığında ilk ayinlerini düzenlemek için köyün dışındaki üzüm bağlarına giderler . az önce yapmış oldukları hırsızlığın ardından dinginleşen çocuklar ,ayin için vakit kaybetmeden şarapları içmeye başlarlar . adamların yaptıklarını hatırlamaya çalışarak hızlı hızlı şarapları tüketirler . çocuklar şarhoş olurlar ama ayini izleyen çocuğun bahsettiği o adamlar gibi kendilerinden geçemezler bir türlü . bunun üzerine o eski mahzene hep beraber gizlice giderek , adamların ayinini izlemeye koyulurlar . şarapla beraber herbir adamın sürekli konuştuklarına tanık olurlar . ama yine de tam olarak adamların sarhoşluğunun nedenini kavrayamazlar .

derken çocuklar ellerindeki şaraplarla günlerce ayinlerini tekrarlarlar . fakat bir türlü o adamlar gibi sarhoş olmayı beceremezler . eksik olan bir şeyler vardır . birkaç günün ardından ayini ilk izleyen çocuk dışındaki diğer çocuklar ayinlere katılmaktan vazgeçerler . sıkılmışlardır...

yalnız kalan çocuk , elindeki diğer şaraplarla birlikte daha önceden ayin yaptıkları bağda tek başına şarap içmeye devam eder . neden o adamlar gibi sarhoş olamadıklarını düşünür durur...

günler sonra tek başına , köyün en güzel ve en lezzetli üzümlerinin bulunduğu o bağda , iri taneli koyun gözü asması altında , şarap içerken domuz sesine benzer bir hırıltının bağa girdiğini farkeder . çocuk sesi duyar duymaz o sarhoşlukla irkilir . sesin sahibini anlamaya çalışır . ses , bağın yumuşak toprağında güçlükle ilerler ve sürünerek , bağda yere yumulmuş bodur bir asmanın dibine girer . bu ses , yerde , asmanın dibinde yatan adama aittir . çocuk , yaralı adamın kanlar içindeki görüntüsünden o denli korkmuştur ki , bir an olduğu yerde nefessiz bir şekilde kaskatı kesilir . aniden , bağın çevresinde dolaşan ve koşuşturan askerleri de görür . askerler kendi aralarında belirli belirsiz bir şeyler konuşarak sağı solu araştırmaktadırlar . birini ardıkları bellidir...

askerlerin konuştuklarından , yaralı adamın sınırdan kaçak geçerken vurulduğunu anlar ve o ölüm katılığı bürümüş bedenini kıpırdatmadan orada öylece durur . kızgın güneşin altında kavrulmuş toprağı ezen postal seslerinin bitmesinin ardından , olduğu yerden sessiz bir şekilde doğrularak etrafını süzer . ortalıkta kimsecikler yoktur...sarhoşluk , baş ağrısı ve bir korku bedenine hakim olmuştur . kimseciklerin olmadığını görünce , bir an koşmaya yeltenir fakat bu arada yaralı adamdan da ses çıkmamaktadır . adamın görüntüsünden her ne kadar korksa da , o çocuk merakına yenik düşer ve adama doğru ağır ağır yürür .

çocuk bütün korkusu ve sarhoşluğuyla , adamın ölmüş olduğunu düşünerek ona iyice yaklaşır . yanına gidince adamın bir ölü gibi yerde hareketsiz yattığını görür . sırtında bir sırt çantası olduğunu farkeder ve yine o çocuk merakına dayanamayarak çantayı açar . çantadan birkaç kitap ve bazı özel eşyalar çıkar . kitapların dış görüntüsü çocuğun o denli hoşuna gitmiştir ki , buna dayanamaz ve diğer eşyalara dokunmadan , sadece kitapları alır ve koşarak bağdan ayrılır . kitapları evde saklayan çocuk tek başına içmeye devam eder ve gördükleri ile birlikte kitapları kimseye anlatmaz .

yine tek başına içip , o adamlar gibi sarhoş olamadığı ve bundan dolayı hüsrana uğradığı bir günün akşamında sakladığı kitapları okumaya başlar . kapağında , kitabın hayyam adında biri tarafından yazıldığını farkeder . daha önce hayyam adında birini ne görmüş ne de duymuştur . kitabın sayfalarını çevirdikçe , kısa kısa dizelerden oluşan şiirlerle karşılaşır . bu şiirlerden birkaçını okur . şiirlerde şaraplarla karşılaşır . içi karıncalanır . sonra kadınlar çıkar karşısına . tanrı tanımazlık , şarap şişelerinin yanında durur . başı dönmeye başlar . kendinden geçer . şiirler şaraba bulaşır . hemen kalkar , ve çaldıkları şaraplardan birini açar . içtikçe tanrının olmadığı bir yerde , şiir şiir olur önün de ; şarap da şarap...

birden ayine katılan adamların konuştuklarını hatırlar . ve hayyam'ı sesli okuduğunda , o adamların da ayinlerde şarapla birlikte hayyam okuduklarını anlar . bağda yaralı olan adamın da ayinlere katılanlardan biri olduğunu tahmin eder . iyice sarsılır . bedenindeki titremeler şiirin satırları arasında tanrıya değmeden , sarhoşluğun koynuna girer . dahası , içindeki coşku tarifi imkansız bir sarhoşluğa dönüşür . bu duygu o kadar çok hoşuna gider ki , bir türlü kitabı elinden bırakamaz .

çocuklar daha önce ayini düzenledikleri üzüm bağlarında tekrar bir araya gelirler . bu defa ellerinde şaraplarla birlikte hayyam ve şiirler vardır . usulca açılır şaraplar...ayin başlar . şiir kitaptan çıkar...esrime , çocukları sarar . sarhoşluk , düşün kapısını açar...düş , tanrıyı hiçe sayar . cennet , etiyle kemiğiyle yeryüzüne inmiştir...



''crispos japon balığı'' ve ''sessiz balık''

19 Haziran 2009 Cuma

bir düşe uyanır ya insan...

dokunmadan , dokunduğunu düşlemek
düşmek ateşine
o dudaksız öpülen dudakların...
sonra kaybolduğunun farkına varmak
ölen insanların aslında hiç ölmediği bir oyunda .

bir düşe uyanır ya insan
hani o sabaha
bir türlü değmeyen gözlerle
işte o gözlerle gördüm seni ,
hem de bir daha uyumamak için .


''crispos japon balığı''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...