''dülger balığı'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
''dülger balığı'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2010 Çarşamba

mayıs ayların gülüdür...

''imkânsız şey şiir yazmak
âşıksan eğer
ve yazmamak
aylardan nisansa''


insanı bir hüzünden alıp bir başka hüzne sevkeden , kül rengi bulutlarını da alıp , yaşamımızdan eksilen herşey gibi , bizleri bir parça mahzun bırakarak , terkedip gitti ; orhan veli'nin dizeleriyle başka türlü anlamlar yüklediği nisan ayı...

ve ayların gülü mayıs , cam gibi mavi gökyüzünün altında , doğanın binbir rengini birbirine katarak geliverdi . sabahleyin penceremin dibinde şakıyan , müjdeci kuşların cıvıltısı , baş döndürücü güzellikteki günlerin , başladığını anlatıyor bana . sizi bilmem ama inanın benim içimde , çiçekler açıyor şimdi . tıpkı sabahattin ali'ninki gibi , coşku dolu içim...

''mayıs ayların gülüdür
taze bir çiçek dalıdır
içerim ateş doludur
mayısta gönlüm delidir''

uslanmak bilmeyen divâne gönlüm , dünyanın her yerinde bir baştan bir başa kızıla kesmiş alanlarda ; ''hayır ! başka bir dünya var , başka türlü bir hayat mümkün'' itirâzını yükseltenlerle birlikte karşılamak istiyor mayısı . bu isteğim , iç burkan anılar geçidine dönüşüyor birden...

bir zamanlar ne kadar da çoğaltmıştık umudu , sevgiyi , savaşsız , sömürüsüz bir dünya hayâlini... o vakitler , umut dolu düşlerle dolup taşan , ne kadar çok yürektik... umudumuzu özlemimizi haykırmak için , nasıl da coşkuyla koşardık alanlara , elele , omuzomuza , yürekyüreğe... 76'da zincirlerini parçalayan posterdeki emekçi gibi devleşen yüreğimiz , 77'de nasıl da kavrulmuştu onulmaz bir acıyla... tanrım , ne büyük acıydı o , ne büyük can kırımıydı !... eylül karanlığına değin her yıl , acımızı içimize gömüp , inadına nasıl da doldurmuştuk alanları... o karanlık günlerde alanlara çıkamamıştık belki ama , ''bizim radyo''nun cızırtıları arasında derlediğimiz bildirileri , eldenele dağıtmaktan da bir adım geri durmamıştık...

''yeşil dağlara göçülür
kızıl şaraplar içilir
yârim dökülüp saçılır
mayısta gönlüm delidir''

ne kötü bir tesâdüf... taze bir bahar dalı gibi yeni sürgün vermeye başlamış üç fidanı darağacına gönderen barbarlıkla , hıdrellez bereketi aynı güne rastlamasa ; ah nasıl isterdim , tanrı'nın sunduğu ab-ı hayattan içip , mutlu yarınlar adına gül dalına ipler bağlamayı...

ah o yeşil parkalı delikanlı , o yiğit bakışlarıyla bir karabasan gibi girmese düşlerime ; hıdrellez'i karşılamak için , ırmak kenarlarına inen ceylan bakışlı genç kızların eğlencelerine dâhill olup , harmandalı oynamayı , nasıl isterdim...

''göklere karşı yatılır
dertlerimiz unutulur
eski sevgiler atılır
mayısta gönlüm delidir''

bir de -belki de en çok- ne isterdim biliyor musunuz ? 2000'li yılların 19 mayıslarında , şükran duygularıyla bayrak sallayan değil de ; ''yeni bir ülke , yeni bir toplum'' şiarıyla yola çıkıp , ülkeye bambaşka umutlar içine sürükleyen , 1900'lü yıllardaki hayâlperestlerin arasında olmak... onlarla özgürlük düşünü çoğaltmak , bir baştan bir başa yaymak , gerçek kılmak dahası... eski cihanda , yeni bir ülkeyi , yaratmak yeni baştan... yarınlara umutla yönelen milyonlardan biri olarak , denizlenen coşkuların içinde yer almak... sözün kısası dostlar , umut eden , özgürlük ateşiyle yanan değil ; umudu , özgürlüğü yaratan olmak isterdim , sizin anlayacağınız .

''yumuşak rüzgârlar eser
çimenlerde yârim gezer
yanılır , bana gülümser
mayısta gönlüm delidir''

bir kadim söz kalmış aklımda , ''kâlbim , bu 1 mayıs'ta , bütün maydanlarında dünyanın'' gibi bir şey... bu 1 mayıs'ta , kâlbim en çok ; ''tamam bitti artık'' derken , umudu yeniden dirilten , istanbul sokaklarında attı benim...


''dülger balığı''

26 Aralık 2009 Cumartesi

hangi günü gördün akşam olmamış...

beynimizin yeniliklere ve değişime ne kadar açık olduğunu düşünürsek düşünelim hepimizin dokunulmaz kıldığı , tabulaştırdığı bir şeyler vardır mutlaka . benim çok var örneğin . en çok onlara gereksinim duyduğumdan olacak , yaşam denilen çok bilinmeyenli yolculukta önümü aydınlatıp ; düşlerimi körükleyenleri kutsarım en çok . dokunulmaz kılarak adeta kutsadıklarımdan biri de ''ruhi su''dur .
dinleyenler çok iyi bilir : anadolu türkülerini kendine özgü yorumuyla gürül gürül söyleyen bir sestir ruhi su . benim kuşağımdaki birçok insan gibi bugün artık popa evrilmiş ''aranjman'' denilen başka hayatların seslerine kulağımı tıkayıp , gönlümü türkülere açmışsam ruhi su'nun görklü sesinin bunda payı çoktur kuşkusuz...

öylesine yiğit , öylesine acılı , öylesine hüzünlü , öylesine yürekli ve hepsinden önemlisi öylesine umut dolu söylerdiki türküleri ; onu dinledikçe insan olduğumu iliklerime kadar duyumsar , başkalaşırdım . onunla birlikte söylerdim çoğu zaman :

''ne güzel bir dünya bu dünya
iyi ki geldim''

bir başka dokunulmazım ''hasan hüseyin'' , bu yüzden :

''...ruhi su söylüyor gecede
masalar , sandalyeler söylüyor
duvarlar , duvarlarda tablolar
tablolarda renkler , özler , biçimler
çiçekler , avizeler , süsler söylüyor...''

diye başlayan bir şiirini ;

''yeter artık hey ruhi su
mendil değil bu yürek bu
götürmez bunca coşkuyu
sıkılmış yumruk yumruk
düşmüş caddeye
orman orman söylüyor''

diyerek bitirir...

hasan hüseyin'e ''götürmez bunca coşkuyu'' dedirtecek kadar büyük bir coşkuyu ''erkan oğur'' ve ''ismail hakkı demircioğlu''nu dinlerken ben de yaşadım geçtiğimiz günlerde . anadolu'nun bütün renklerini , bütün seslerini , bütün dillerini , kabına sığmaz sevdaların coşkusuna , ayrılıkların iç yakan hüznüne yükleyerek getirdiler o akşam ; taşıması zor bir yük olarak yüreğime teslim ederek çekip gittiler sessizce . kâh kopuzun , perdesiz gitarın ; kâh curanın kâhsa divan sazının sesiyle anadolunun coşkun ırmaklarında yıkandı ruhum , yundu , arındı . kirinden arınmış bir yürekle yeğinleşerek döndüm evime...

''pir sultan''dım o akşam . divâne bir gönülle ''kızılırmak'a gark olup , çağladım aktım yalınız'' çıktım karadeniz'e , laz takalarıyla mermi taşıdım karşıdaki dost elinden . eşref'in yaralarından akan kana karıştı gözyaşlarım . durmadım , divâne âşık gibi dolandım yollarda . vardım anadolu bozkırına , erenlerin postuna bağdaş kurdum . bir de onların bilgelik dolu sözlerinden dinledim hayatı ve âşkı . bu hâli kör olanlar göremezdi elbette...

usul usul , adeta fısıldar gibi , içe dokunan bir ses ve kırık bir ezgiyle bir harput türküsü yükseldi gecede :

''vardım kiliseye haç suda döner
ahçik'i kaybettim yüreğim yanar
ben dinen dönersem el beni kınar
serimi sevdaya salan o ahçik''

yüreğimi bu hüzün seline teslim edip , gözümü yumdum ve anadolu'yu oluşturan gökkuşağının en sahici renklerinden biri , sevgili ''hrant dink''i düşündüm türkü boyunca . yüreğimin derinliklerinde gözelenen bir ırmağın yürüyerek gözlerimden döküldüğünü hissettim o an . o aydınlık yüzlü adamın kalın kaşlarının altındaki gülen gözleri , içimi üşüten bir fırtınaya dönüştü . gözyaşlarım içime akarken ''kul hüseyin''in sesi yükseldi derde derman olarak :

''hangi günü gördün akşam olmamış''

türkü aralarında , son derece nüktedan bir dille erkan oğur konuştu zaman zaman . kederli türkülere mekân durmuş bir sesin , hemen ardından nükteli bir dile dönüşmesi beni şaşırttı doğrusu . hüzün ile umudun ; sıla ile gurbetin ; ayrılıkla kavuşmanın bu kadar iç içe geçtiği bir kültürde , kederle nüktenin de birbirine bu derece içkin olmasında şaşılacak bir şey yoktu aslında . insan denilen varlık , diğer tüm canlılardan daha farklı olarak , ucu bucağı olmayan bir sonsuzluğun da adı aynı zamanda .

''erenlerin çoktur yolu
cümlesine dedik beli
gören bizi sanır deli
usludan yeğdir delimiz''


türküsünü yakan bir kültürden sözediyorduk ayrıca...

erkan oğur ve ismail hakkı demircioğlu ,anadolu denen çiçek bahçesinde nasıl da varsıl bir kültürle yoğrulduğumuzu bir kez daha duyumsattı bizlere o akşam . duyumsattıklarından biri de yabanıl maviden , gülkurusuna ; çingene pembesinden solgun sarıya kadar tüm renklerin yaşatılmasının nasıl da yaşamsal önemde olduğuydu elbette...

''bu ne biçim düzen hey bekleroğlu
öfkesi sesinden büyük
sesi ününden kocaman ruhi su'yu
şu benim her dalı bin dert açan çıraçakmak ülkemde
istanbul sosyetesi alkışlar
gelin canlar bir olalım''


''dülger balığı''

20 Mayıs 2009 Çarşamba

balıklar şiire durmuş...

zonguldak'taki 2006 1 mayıs düzenleme kuruluna sloganlarını yazdırmaya geldiklerinde gördüm onları ilkin . bana bir bahar dalı gibi gelen sesle ; sloganlarında şiir , dövizlerindeyse tiyatro afişi olacağını söylüyordu bir delikanlı . adları da ilginçti : ''şişedeki balık''

dövizleri , rengarenk kağıtlarla bezenmiş sevimli tenekeleriyle alanda gördüm daha sonra onları .protestocudan daha çok mahallenin delisi gibiydiler .tenekelerle çaldıkları şamata yakışıyordu da hani . başka görevlerim olmasaydı onlarla yürürdüm sanırım . belki teneke çalamazdım , ama ne yapar eder hınzır bir dize düşürüp dilime , düşleri körüklerdim .

bir şiirinde :
...
''mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgar
çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
o çocuklar , o yapraklar , o şarabi eşkiyalar
onlar da olmasalar benim gayri kimim var ? ''

diyen can baba da aralarındaydı o gün . ay bakışlı bir genç kız taşıyordu fotoğrafını . bu kareyi görmesini nasıl isterdim .bir defa daha ölürdü can yücel . ama bu kez keyfinden ...

''şişedeki balık'' isimli bir de fanzin verdiler bana , 4. sayısıymış . şöyle bir göz gezdirmek bile yazınsal hazlarla doldurdu içimi . ''işte büyük ödül'' dedim kendi kendime . öncekileri göremediğime hayıflandım ...

tüm yazarları bir balık bu fanzinin . akıllara seza , derya kuzusu değil de , şiir sızısı bu balıklar . tanrı'nın hikmeti denen şey bu galiba , balıklar şiire durmuş ! .

yazınsal hazların doruklarında gezinirken dünyaya boşverdiklerini sanmayın , iddialı balık bunlar . anımsıyorum , bağnaz çevre baskılarına karşı koyarak , yaşadığı küçük göletten çıkıp denize ulşan ''küçük kara balık'' adlı kitapla başladı okuma maceram . öykü , ''samed behrengi'' ye aitti. 30 yıla yakın zaman geçti aradan ama aklımdadır hala ...

balık hafızası kavramına inat ; ''sait faik''in ''dülger balığının ölümü'' adlı öyküsünü unutmam bir de . ne güzeldir ;

''hepsinin gözleri güzeldir . hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine , kadın kulaklarına , kadın göğüslerine takı olmaya değer . nedir o elmaslar , yakutlar , akikler , zümrütler , şunlar bunlar ? mümkün olsaydı da balolara canlı balıksırtılarının yanardöner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar . balıkçılar milyon ; balıklar şan-ü şeref kazanırdı...''

diye başlayan şiir tadındaki o öykü.

gündelik hayatın hayhuyları içinde yüreği keçeleşmiş bencileyin bir yazı heveskarı için , bilseniz ne anlamlara gelir başka yazı heveskarlarıyla çoğalmak . bir de taze bir bahar dalı gibi tomurcuklar fışkırıyorsa dört bir yanlarından . ''şişedeki balıklar'' gibi tıpkı ...
hele bir de edebiyetı , geçici heves olmaktan çıkarıp , 1 mayıslarda kimliklerini ortaya koyan alamet-i farikaları haline getirmişlerse...


''dülger balığı''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...