yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2010 Salı

juan ve ofelia...

1938 yılının ılık bir şubat akşamı , nasıl da kışkırtıcı şu sokak lambaları ve onların yerlere yansıyan pırıltılı ışıktan gölgeleri . sürekli gözünün önünde canlanan düşünceleri iyice yükseltiyordu vücut ısısını . ve tutamadı sonra kendine deniz kenarına gitti juan . telâşla ve hızlıca adımlarla geçerken ılık rüzgârın arasından ; bir şeyleri yırtıp parçalamak ve yerine daha güzelini koymak ister gibi bir hâli vardı . oysa parçalanan sadece kendisiydi juan’ın . ve yerine yenisi gelmeyen günlerini harcıyordu hep . deniz kenarına yakın bir yerde durup şöyle hafifçe kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı ; sanki derin bir kuyunun içinden bakıyormuş gibi . koyu mavi gökyüzünde kar taneleri gibi uçuşan martılara dikti gözünü .. havada daireler çizerek uçuşan ; koyu mavi gökyüzünde şehir ışıklarının gövdelerine ve kanatlarına yansıdığı beyaz martıları izledi bir süre . sonra hiç aklından çıkmayan ofelia belirdi birden gözlerinin önünde . ofelia’nın 8 ay önce yazıp gönderdiği mektup geçen hafta geçmişti eline . giysisinin cebindeki mektubu avuçlarının içinde tekrar sıkarak hissettiği sırada bir ses işitti kulaklarında : ‘’hangisi gidiyor bunların ?’’ … juan evine dönebilmek için otobüs durağındaydı . hiç arkasını dönmedi , koyu mavi gökyüzüne bakamaya devam ediyordu . sağa sola uçuşan martılara bakarak şöyle geçirdi aklından ve hafifçe mırıldandı : ‘’hepsi gidiyor’’ .ve dudaklarında hoş bir gülümsemeyle birlikte yineledi bu lafı : ‘’hepsi gidiyor’’…



onu gülümseten şey ne gökyüzünde kar taneleri gibi uçuşan martılar ; ne ona anlamsız gelen o soruyu boşluğa soran adam ; ne de ılık bir kış akşamındaki bu koyu mavi gökyüzüydü . onu gülümseten şey belki de ofelia’nın 8 ay önce guernica’dan ona yazıp gönderdiği mektupta olan kokusuydu . onun ellerinden çıkan harfleri yeniden görebilmekti belki . belki de yaşanan çatışmalara ve bombardımana rağmen yaşıyor olduğunu bilmekti . o güzel parmaklarını düşündü , öpmekten büyük bir haz aldığı parmaklarını… mektubu geldiği günden beri defalarca okudu juan . ofelia’nın yazdıkları tüylerini ürpertiyordu . geçen yıl nisan ayında bir pazartesi günü almanlara ait kondor lejyonu hava kuvvetleri ile italyanlara ait olan lejyoner hava kuvvetlerinin şehri bombalarla yerle bir ettiği yazıyordu satırlarında .juan satırları okudukça sevinci ve hüznü aynı anda yaşıyordu . ofelia’nın yaşıyor olmasına sevindiği kadar saldırıda guernica’da bulunan yüzlerce insanın ölümünden bahseden mektubu okurken oldukça zorlanıyordu . juan’ın kendini parçalamasının sebebi belki de buydu . en kısa sürede , ispanya’ya ofelia’nın yanına gitmek ; ona ve diğer insanlara katkı sunmak istiyordu . mektupta yoğun olarak bu saldırıdan bahsediyordu ofelia ama çok fazla ayrıntıyı da anlatmıyordu juan’ı çok fazla üzmemek için . franco’ya başta hitler yönetimindeki alman ve İtalyan faşistlerden yoğun destek gelirken ; kendilerine sovyetlerden çok fazla destek gelmediğinden yakınıyordu mektubunda . almanların , franco’nun onlara sunduğu fırsatı yeni uçaklarını denemek için iyi değerlendirip yüzlerce insanın üzerine bomba yağdırmış olduğunu anlatıyordu ofelia .ve juan’a nasıl olduğunu soruyordu mektubunda, iyi olup olmadığını merak ediyordu onun da .



juan burada iyiydi . bir arkadaşında kalıyordu . ofelia’nın onu düşünmesini istemiyordu . ‘’sadece kendini düşün ofelia , sadece kendini’’ diye geçirdi aklından . 3 ay önce ispanya’ya giden konvoyun oraya ulaştığını yazıyordu ofelia . gözleri onu aramıştı tren istasyonunda .ama bombardımanın ardından yaraların sarılmaya çalışıldığı bir dönemde bunu fazla düşünemezdi . bir sonraki konvoyu beklemek üzere istasyondan ayrılıp yapması gereken işlerle ilgilenmeliydi . bu durumu ve bundan duyduğu üzüntüyü mektupta belirtmemişti . amacı juan’la görüşmek değil , yanında olması ve onun iyi olduğunu bilmek isteğiydi . bu zor günlerde ölürse yanında juan’ın olmasını çok isterdi .



mektup elinde otobüse bindi . bir an önce oraya gitmek isteyen juan’ın gözlerinden okunan derin bir hüzün vardı . karanlık akşamın içinde otobüsle evine doğru ilerlerken elinde tuttuğu mektubun üzerine bir damla yaş aktı gözlerinden . gözyaşı tam da ‘’guernica’’ kelimesinin üzerine düştü . tıpkı bir alman bombası gibi ve orada akan kanları anlatır gibi dağılmıştı mürekkep saman sarısı ve kirli kağıdın üzerinde …


''proleter balık''

11 Eylül 2010 Cumartesi

soğuksu günlüğü dört...

ben yokken sabahları , nisan 2008

soğuksu'da sabah henüz olmamıştır sanırım . katırıyla kömür taşıyan çocukları görüyorum . iki sokak köpeği kaportacının orada uymaktadır . fırın , yeni yeni odun atmaya başlamıştır ateşe . sokakların tümü sessizdir . 15 dakika sonra filyos yönüne giden ilk tren kalkacaktır . garda , uykulu iki üç surattan fazlası olmaz . doğukan uyanıp kuran kursuna gitmek üzere yola çıkacaktır . sultan abla bebeği emzirecektir . mehtap ve meryem rüyâlarında güzel çocuklar görüyor olabilirler . hacer , işe gitmeden önce bir iki dakika daha uyumaya çabalar herhalde . başak , uykudan öksürerek uyanır . annesi sobayı yakmıştır . kediler usul usul iner meydana . bakkallar kepenkleri kaldırır az sonra . o sesten sonra birden kalabalıklaşır sokak . ben ankara'da uyuyamadığımdan pencerenin kenarında beklediğim sabahı etmişken , böyle başlar soğuksu'da sabahlar işte...

ayrılış , mayıs 2008

''terk edip giderek beni bütün kapılardan
bütün çöllerin ortasında bıraktın''

dün , hayatımın en korkunç gecelerinden birisini yaşadım . polisleri gördüm . sarhoş adamı öldüresiye dövdüler . polis : ''en iyisi orman yasaları'' diyordu adamın ağzını tekmelerken . bir an evvel karakoldan çıkıp eve gitmek istiyordum yalnızca . polisler durmadan sorular soruyorlar . nerelisin ? , baban neci ? , nerede oturuyorsun ? , hangi bölümü okuyorsun ? en sonunda burnumdaki delikle birlikte eve döndüm . sabaha doğru uyumuşum . uyandığımda , yastığın üzeri saçla doluydu . bütün saçlarımın dökülmüş olduğunu düşündüm . hiç saçım yoktu gerçekten de . kâlbimde müthiş bir çarpıntı . midemde korkunç bir ağrı . aynanın önünde oturup kaldım , saçlarım beni terketmişti . bir daha asla konuşmayacağım onlarla , beni böylece yüzüstü bıraktıkları için .

ölmek ve yaşamak , mayıs 2008

ben istanbul şile'de aldım haberlerini . cevriye hanım nihayet doğurmuş . önce dört tane demişlerdi . ancak , beş tane yavrulamış . yavrular öyle küçükmüş ki...

ölmek ve yaşamak (2) , mayıs 2008

dün gece sitede bir evde kaldım . sabah 5 gibi korkunç bir kâbus görerek uyandım . bir yavru kedi sesi duyuyordum sürekli . yattığım oda kapkaranlıktı . korkarak tüm perdeleri açtım . ses kesildi . ağlayarak uyuyakalmışım . cevriye odaya girdi birden . öldürdüm onu dedi . kimi dedim ? , yavruyu öldürdüm dedi . neden cevriye dedim ? . hastaydı , acı çekiyordu . boğdum onu . sesi kesilene dek bekledim dedi . akşama dek konuşmadık . sonra ona cesedi ortadan kaldırması için yardım ettim . gül ağacının dibine ektik yavrucuğu . küçücük bedeninde karnı çürümüştü . onu gül ağacının dibine eker ekmez , 3 karasinek 25 karınca ve 12 kurtçuk , yemek masasına oturmuştu . bir anda ortadan kaldırdılar cesedi . geri kalan 4 yavru , anne sütünü öpe öpe aranmaya başladılar o an . yaşam devam ediyordu soğuksu'da...


''lepistes''
''burada anlatılan her öykü yaşanmıştır''

soğuksu günlüğü üç

31 Ağustos 2010 Salı

devrim ufkunda : sosyalist ve eşcinsel hareket tasavvuru...

1968 süreci ile yeni toplumsal hareket olarak ortaya çıktığından bu yana eşcinseller politik arenada dikkate alınır hale geldi . liberaller , eşcinsel özgürlüğünden demokrasinin gereği olarak söz etmeye başlarken emperyalist güçler eşcinsel sorununu başka ülkeler aleyhinde kullanılabilecek bir gündem maddesi yapıyor . özgürlük ve demokrasi söylemleriyle kendisini dünyanın jandarması addeden abd , küba’daki eşcinsellerin sorunlarını , sayısı 1 milyonu aşan evsiz yurttaşlarının sorunlarından daha kayda değer buluyor . küba ise emperyalist dezenformasyona ve karalama kampanyalarına karşın eşcinsellerin toplumsal özgürleşmesinin ilerici kanallarını açıyor .

unutulan ve unutturulan yönleriyle ekim devrimi

son on yıl içerisinde gündeme gelen eşcinsel belediye başkanlarıyla , bakan ve diplomatlarıyla avrupa birliği’nin özgürlükler beşiği olduğu işaret ediliyor . oysa anımsamakta fayda var ; ezilenlerin ve işçi sınıfının ilk muzaffer devrimi ekim devrimi , eşcinselliğe yönelik yasakları devrim yasalarıyla ortadan kaldırdığında yıl 1917’ydi . avrupa birliği’nin totaliterlikle mahkûm ettiği sovyet rusya’nın dışişleri bakanlığı görevini 12 yıl boyunca yürüten georgiy çiçerin açık kimlikli bir eşcinseldi ve kendisi dışişleri halk komiserliği görevine seçildiğinde yıl 1918’di .

komünist parti’de yaptığı eşcinsel özgürlüğü temalı konuşmalarıyla bilinen inesse armand , moskova sovyet’inde yöneticiydi ve sovyetler birliği , alman faşizminin iktidarı almasıyla kapattığı eşcinsel haklarının ve homofobinin tartışıldığı berlin merkezli ''cinsellik bilimi enstitüsü''ne ilk delegesini yolladığında yıl 1920’ydi . yönetime doğrudan katılım cinsiyet ve cinsel yönelim fark etmeksizin herkes için eşit ve mümkündü .

sinema dehası s. eisenstein , piyanist richter , tenor lemeshew , ölümü ardından kızıl ordu’nun kurucusu troçki’nin hakkında duygulu bir biyografi kaleme aldığı şair sergei esenin ve aynı zamanda bakan çiçerin’in ilk sevgilisi olan şair mikhail kuzmin , sovyetler birliği’nde yaşamış ve devlet tarafından türlü destek görmüş eşcinsellerden yalnızca birkaçı .

yani kimi liberallerin iddia ettiği ve kimilerinin inandığı gibi sosyalizm eşcinseller için bir cehennem olmamıştır . devrimin kadroları da , eşcinselleri hasta ve rehabilite edilmesi gereken mahlûklar olarak görmemiştir . bugün eşcinsel bir şairin ölümünün ardından içli bir yazı kaleme alacağı düşünülebilen bir genelkurmay biliyor musunuz ? bununla birlikte de adını andıklarımın dışında sosyalist kültür ve bilimin gelişimine eşsiz katkılar sunan daha pek çok kişinin de aynı zamanda eşcinsel olduğunu bilmek gerek .

1917 ekim devrimi , eşit , özgür , sömürüsüz ve barışçıl bir yaşamı yaratma arzusunun , bu devrimci idealleri dünyanın tüm halkları ve ezilenleri için politik olarak hayata geçirme iradesinin ürünüydü . fakat devrim , lenin’in de kaygılandığı üzere avrupa’ya yayılamadı . sovyetler birliği’ni çevreleyen kapitalist hegemonya , sovyet sosyalizminin yükselişini kesmek için başta almanya’da olmak üzere faşizmi besledi . kapitalist hegemonya ve nazi faşizmiyle mücadelesinde kızıl ordu 10 milyon askerini yitirdi ; fedakâr sovyet halkı ise başta leningrad’da olmak üzere faşizme karşı verdiği onurlu mücadelede 11 milyon insanını yitirdi . karşılığında kazanılan zafer , dünya halklarına bir armağan olarak milyonlarca yahudi’nin , yüz binlerce eşcinselin katledilmesinden sorumlu olan nazi faşizmini tarihin çöplüğüne gömdü . hitler ve eşi , yenilgiyi kabul ederek intihar etmek zorunda kaldılar .

devrimin yayılamamasına ek olarak gelen ağır savaş koşulları -ve ardından soğuk savaş- kuşkusuz ki sovyetler’in bürokratikleşmesine ve deformasyonuna yol açtı . bugünün liberal koşullarından ve bugünün tarihsel aklından , sovyetler birliği’nin ''eşcinselleri baskıladığını'' söylemek en kibar tarifiyle tersinden anakronizmdir . bununla birlikte bu dönemden sonrasını esas sosyalizm diye belleyen sosyalistler içindeki küçük bir azınlığın , eşcinselliği tedavi edilesi bir sapkınlık olarak görmeleri konumlandıkları tarih-dışılığın anlaşılması bakımından önemlidir . unutmamak gerekir ki tek bir eşcinsel tipinin olmadığı gibi tek bir sosyalistlik de yoktur...

eşcinsel hareketin sol politizasyonu ve radikalizasyonu

sovyetler’in yıkılmasıyla liberalizm zaferini ilan etti ; devletler eğitim , sağlık , ulaşım gibi en temel kamu teşebbüslerini özel şirketlere devrettiler ; işsizlik , yoksulluk , evsizlik , sosyal güvencesizlik ve sömürü kapitalizmin tarihinde hiç olmadığı kadar arttı . yeni dünya düzeniyle insanlık hiç olmadığı kadar mutsuzluk , güvensizlik , yalnızlık , huzursuzluk , yabancılaşma , ruh hastaları ve hastalıkları üretir hale geldi . yeni insan modeli , varoluşunu depresyon ilaçları ile kişisel gelişim külliyatı arasında anlamlandırmaya başladı . kurumsal sosyal sorumluluk adı altında şirketler doğaya , eşitsizliklere , yoksulluğa , eğitime , sağlığa olan hassasiyetlerini projeleriyle yarıştırmaya başladılar . toplumsal hareketlerin devrimci ve radikal ufku , yeni dünya düzeninin sivil toplumculuk anlayışıyla köreltildi...

1968’in devrimci kabarışı içinden çıkan diğer tüm sosyal hareketler gibi eşcinsel hareket de bu sivil toplumcu atmosfer içinde depolitize oldu . ekolojistler için kurulan milyon dolarlık yeşil pazar gibi eşcinsellere yönelik kurulan milyonlarca dolarlık pembe pazarda geyler kabul edilmenin konformizmini yaşadılar , elbette ücreti karşılığında . sistem , bekâr , yalnız yaşayan , tüketim alışkanlıklarını kendisi belirleyen eşcinselleri tüketici olarak yaratırken gey yaşam kültürü de küresel ölçekte işlerlik kazandı .

bu tarihsel arkaplanın anlamlandırılması , radikal ve politik bir eşcinsel hareketin koşulları aynı zamanda . bunlar şu başlıklarla somutlaştırılabilir :

a-) ötekilik felsefesinin reddi
b-) burjuva eğilimlerin reddi
c-) gey ekonomi politiğinin reddi
d-) diplomatik araçsallaştırılmanın reddi
e-) homofobiklikle mücadelenin aşılması

bu kapsamdaki fikirlerimi artık özetleyebilirim . bir kanundur : ötekileştirmemek mümkün değildir . tüm ötekileştirmeler reddedildiğinde , ötekileştirmeyi reddetmeyenler ötekileştirilmiş olur . biz her zaman bir öteki’ye ihtiyaç duyduğu için ötekileştirme diyalektik bir kanundur .

buna karşın eşcinsellerin ötekileştirildiğinden söz edilir , bu ötekileştirmenin gündelik yaşamdaki ya da medyadaki tezahürleri alınıp söylemsel analizler yapılır . ötekilik üstüne yığınla kitap yazılır , konferanslar düzenlenir , atölyeler kurulur . öteki olmak ezilmenin metafizik olarak ifade edilmesi haline dönüşür . herkesin birbirine öteki olduğu bir düzlemde ezilmeye karşı mücadele nasıl tanımlanabilir ? buradaki mesele , politik olarak neyin ve kimin öteki olarak tanımlandığı ya da tanımlanacağıdır .

politik , sınıfsal , etik , estetik , yaşam tarzı , dünya görüşü , etnik kimlik , renk , dil ve din açısından hiçbir ortak yönü olmayan eşcinselleri bir sosyal küme kılan tek ortaklıkları üyelerinin hemcinslerine ilgi duyanlardan oluşmasıdır .

dolayısıyla eşcinsellerin kendi içinde sayısız ötekileştirme dinamiği vardır : kürtleri ötekileştiren eşcinsellerle kürtleri ötekileştirmeyen eşcinseller , kadınsı eşcinselleri ötekileştirenlerle kadınsı eşcinselleri ötekileştirmeyen eşcinseller vs. , ve bunların sayısız korelasyonları . bu bağlamda burada politik olarak sorun eşcinsellerin ötekileştirilmesi değil , devrimci bir toplumsal dönüşüm ekseninde eşcinselin nerede konumlandığıdır , sorun bizin kim olduğu sorunudur...

her modern sosyal harekette olduğu gibi eşcinsel hareket içinde de işçiler ve burjuvalar vardır . eşcinsel hareket içindeki bu iki eğilimden ilki yeni müttefikler ararken toplumdaki diğer ezilme ve sömürü biçimlerini sorgulama eğilimi gösterir ve bu giderek sisteme karşı diğer müttefiklerle beraber devrimci bir başkaldırıya yol açar . eşcinsel hareket içindeki burjuva eğilimler ise başka ezilme ve sömürme biçimlerini problematize etmez . burjuva eşcinsel hareketi reformist talepleriyle kapitalist sistemi ideal seviyesine çeker , ona gençlik aşısını vurur .

burjuva eşcinsel hareketinin ufkuna denk düşen karşılığı kapitalizm , pembe ekonomiyi ve gey yaşam kültürünü palazlayarak vermiştir . bu bağlamda gey yaşam kültürünün geyi ile ayrışmak , bölünmek ve ötekileşmek ; eşcinsel hareketin içindeki reformist-burjuva eğilimlere set çekmek sol radikalizasyon için farzdır .

işçi hareketi nasıl ki devrimci işçi hareketine dönüşmesi için toplumun diğer tüm gayri-memnunlarının taleplerini dikkate almak zorundaysa eşcinsel hareket de , eşcinsel hareket olmak için eşcinsel hareket olmaktan çıkmak ve diğer ezilme-sömürülme biçimleriyle rabıta kurmak zorundadır .

ötekilik felsefesinin bir başka varyantı da fobik oluşlara dertlenmektir . homofobiyle , bifobiyle , transfobiyle mücadele edilebilir , ancak bunun politik düzlemde akacağı yer liberalizmin hoşgörü ve çokkültürcülük ideolojisidir . ihtiyacımız olan şey hoşgörü değil , varoluş tarzından ve kimliğinden ötürü hiç kimsenin baskı görmeyeceği toplumsal ve siyasal eşitliktir .

eşitlik mücadelesine yüzünü dönmeyen tüm sosyal hareketler depolitize olurlar . siyasal eşitlik , toplumsal özgürlüğün öncelidir . bu açıdan , bir psikiyatri terimi olan homofobi politik tasavvurdan çok bir küçük grup rehabilitasyonunu gerektirir , bu da sosyal hareketlerden çok , sosyal psikologların alanıdır . dolayısıyla homofobiyle mücadelenin aşılması pratikte politizasyon ve radikalleşme anlamına gelir .

sosyalistler , programlarını işçilerle ve onların sınıfsal konumlarıyla sınırlarlarsa –yani ekonomizmde kalırlarsa ve toplumun diğer gayri-memnunlarının sorunlarına sırt çevirirse– yani devrimci demokratik görevlerinden kaçarsa , tecrit olurlar . tıpkı eşcinsel hareketin eşcinsel hareket içinde sınırlı kalıp tecrit olması gibi .

bu anlamda sosyalistlerin görevi , diğer tüm sosyal hareketlerinki gibi eşcinsellerin de sorunlarını programına yazmak ve eşcinsel hareketin içindeki burjuva eğilimlerin karşısına devrimci eğilimleri güçlendirecek kuramsal ve pratik bir karşı duruşu örgütlemektir .

en nihayetinde liberalizasyona ve baskıya karşı saflar belirlenmedikçe çıkarlar toplumsal özgürlük ve devrim lehine dönemez...


''lüfer''

1 Ağustos 2010 Pazar

mina'nın ölümü...

kuş sesleri geliyor şimdi evinin önünden . küçük odasında ne hayaller kuruyordur kimbilir . görüşmeyeli çokça zaman oldu . beni tanıyor mudur acaba ? görse hatırlar mı ?

bana şöyle eğildi ve : ''bir gökyüzü mavi olabilir , ya başka bir renk ?'' ''başka bir renk... olabilir elbette'' dedim . ''olamaz'' dedi . ''bu iş bitti bitecek'' . zoraki bir ayrılık . yapılacak tek şey kuş seslerini dinlemek .

uyurken bir gece yatağına dek gitmiştim . nefesini hissedecek kadar yaklaşmıştım . ve ürkmüştüm çok , öldüğünü düşünerek . o uyanmadı ama ben bir süre onu seyrettim . o uyurken eşyaları da topladım . kitapları , mektupları , anıları , bavulları . yalnız , gürültülü bir bakış bıraktım ona , odasında . masanın üzerinde...

geceydi . sabaha yakın bir gece . kapıdan çıktım . anahtarları posta kutusuna bıraktım . ne olursa olsun o eve dönmeyecektim . merdivenleri çıktım . çıktıkça arkamdan geldi . ''gitme , beni bırakma ne olur'' . dönüp bakmadım . ağlayarak çıktı , ben gibi tüm merdivenleri ; merdivenler bittiğinde gün ışıdı . ben bir başka eve gidip yattım . o bir biletle ankara'ya gitti .

ikimiz de çok üzülüyorduk . bu şey aramızdaki her neyse ikimizi de üzüyordu . başka hiçbir şey yapamıyorduk . bütün gün evden çıkmıyor ; kanatıyorduk birbirimizi .

mina çorabını çıkartmazdı geceleyin . o geliyor hatırıma . uyurken yatağın içine çıkarırdı farkında olmadan . yatağın içinde bulamazdı sabah kalktığında işte aynen öyle oldu . uyandığında bulamadı beni de . merdivenleri bu yüzden çıktı benimle . sonsuza dek kaybetmek için beni...

annesi ve babasının geldiği gün , daha doğrusu onlar gittikten sonra bir daha yemek yemeyeceğim demişti . akşam salata yedi... ah mina , senin hatan burada işte...

sonra bir daha görüşmedik dedim ya , yalandı o . bu yaşantıyı sizlere böyle anlatmamın sebebi utanmam . mina'yı ben öldürdüm . onun defalarca karşısına çıktım , defalarca... ve gözlerine bakıp şöyle dedim ona : ''çok renk varmış , senin renklerinden başka''

işte onun gibi hassas bir kadını bu hale ben getirdim bu sözlerle . o da bana şöyle söyledi : ''senin için belki öyledir'' . hiç önemsemeyerek , o öldürdü beni önce . ya da o sözleri ona söyleyerek ben intihar etmiştim .

tam gidecek gibi oluyordu . yine de her akşam bende . artık kedilerden korkuyordu . yemek yemeği de bırakmıştı neredeyse . dışarı çıkmıyor ; kimseyle görüşmüyordu . ben öldürdüm onu...

şimdi . az evvel geçtim evinin önünden . tıpkı bir kelebeğe benziyordu . eşyasız evindeki koltuğunun üzerinden feci uyuyordu . cama vurdum , uyandı... hayır uyanmadı . içeri girmek için kapıyı zorladım . hemen uyandı . uyanmadı... kapıyı kırdım . sese uyanıp kapıya yaklaştı korkarak . hayır yaklaşmadı... yanına gittim . elleri buz gibiydi . uyanmıyordu . ölüydü o . hayır ölmemişti... aldım yatağa götürdüm . yanına uzandım . öldüm... ölmedim... halâ yalan söylemekteyim .

mina beni görünce içeri aldı . ''mina beni terketme'' dedim . ''ömür boyu mutsuz yaşayalım'' . ''başka bir renk var mı gökyüzünde ?'' dedi . ''hayır , her yer mavi'' dedim . o : ''hayır , çok renk var'' dedi . ve beni öldürdü . umursamamış gibi yaparak ben de onu öldürdüm . ya da o bunu bana söyleyerek intihar etti .

''ne olursun , ömür boyu mutsuz yaşayalım''

bunları ben uyduruyorum . mina 5 yıl önce saçma sapan bir hastalık yüzünden öldü . cenazesinde iki kız arkadaşı , annesi , kardeşi ve ben vardım...


''lepistes''
''3. sayıdaki ''mina'' adlı öykünün devamı ve aynı zamanda sonudur''

18 Temmuz 2010 Pazar

zaman ve bellek...

zaman , doğacak güneş içimde :
adalara vapur beklerken geldin . kırmızı görüyordum seni bütün . yürüdük iskelede , sağlık için , güzel ölmek için . beceremedik... devam ettik yol boyunca . aklıma ceplerim geldi . ceplerim doluydu senin için . oysa vakit buldukça boşaltmalı insan ceplerini , kâlbini boşaltabildiği gibi , kızıl gökyüzü , sarı ışıklar , kirli istasyonlar . yaşamı tercih ediyorum sağlıklı bir ölüme . kurtuluyordum cam fanusumdan , ruhumun kötü ev sahibinden , sarı ışıkta yükseliyorduk kızıl gökyüzüne . ah adalara vapur...

zaman , tepeden bakıyor bize :
biz de sessizce ve uzunca ufka . halâ aynı gökyüzü , hatırlıyorum dudaklarını , cömert ve tedirgince buluşuyorduk . ayaklarımız çarparken birbirine altında köklerimi görüyordum yitiktim ve yorgundum . susturmuştum bir süre içimdeki yıkımı , onun gürültülü sesini...

zaman yer değiştiriyor :
gözlerinde onunla birlikte . bakmıyorsun , batık bir gemi oluyor gözlerin . benden uzaklaşıyor... ne oldu ? seninle paylaşabilecek ne umudum , ne arzularım ne de fikirlerim kalıyor . istediğim , sonsuz bir bedene girmek ve orada kendimi dinlemek . uyuşuyorum . boşluk sarıyor her tarafımı . ruhum tekrar kiraya çıkıyor . biz yollara düşüyoruz . kaçıyorum...

zaman , batık bir kent şimdi :
başladı küçük yolculuğumuz . acıyla ve altüst oluşla ödeyeceğim bu kaçışın bedelini . tekrar doğuncaysa güneş , kendimle buluşacağım , çıkacağım yola ve yeniden kuracağım zamanı sana...

''lipsoz''

13 Temmuz 2010 Salı

gün ve ay adları...

pazartesi :
farsça ''bazar'' ile türkçede ''ertesi'' kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş , pazarın ardından gelen gün demek...
salı :
''üçüncü'' kelimesini karşılayan ibranice ''salis'' , dilimize salı olarak katılmıştır...
çarşamba :
çarşambanın kaynağı , farsçada ''dördüncü gün'' anlamına gelen ''çeharşenbe'' kelimesidir...
perşembe :
farsça'da ''beşinci gün'' anlamına gelen ''pençşenbih'' kelimesinden geliyor...
cuma :
arapça kökenli cuma , cuma toplantısı anlamına gelen ''cum'a''dan türemiş...
cumartesi :
cumadan sonra gelen günü ifade eden cumartesi , arapça'dan aldığımız cum'a ile türkçe'deki ertesi takısının birleşmesiyle oluşmuştur...
pazar :
farsça'da alışveriş anlamına gelen ''bazar'' , pazar olarak değiştirilmiştir...


ocak :
eski türkçe'de ateş kelimesini karşılayan ''od'' kelimesinden gelmektedir...
şubat :
süryanice'de ikinci ay anlamına gelen ''şabat'' kelimesinden geliyor...
mart :
latince kökenli olan mart , savaş tanrıçası anlamına gelen ''martuis''ten gelmektedir...
nisan :
nisan süryanice kökenli bir kelime ''nisanna''dan gelmektedir...
mayıs :
latince'de tanrıça maia'nın ayı denilen ''maius mensis''ten geliyor...
haziran :
süryanice'de sıcak anlamına gelen ''hazuran'' kelimesinden alınmıştır...
temmuz :
ibranice'de , bey anlamına gelen ''tammuz''dan dilimize geçmiştir...
ağustos :
roma imparatoru ''agustus''tan gelmektedir...
eylül :
süryanice'de üzüm ayı anlamına gelen ''aylul''dan gelmektedir...
ekim :
bir şeyi ekmek fiilinden türetilmiştir...
kasım :
arapça'da ''kasim'' kelimesinden gelir...
aralık :
arada kalan ay anlamına gelmektedir...


''çipura''

11 Temmuz 2010 Pazar

gıda krizi , marie antoinette ve çikolatasız pasta...

dahası kuşlar perişan . zavallı yaratıklar neredeyse ölmek üzereler . binbir umutla o tarladan ötekine . gün boyu durup dinlenmeden kanat çırpıyor , ahlatların dalına konup ; bazen umutla bakıyor bazen de kupkuru bir sesle mecâlsiz ötüşüyorlar ama tadımlık da olsa insanların elinden ufacık bir arpa tanesi kapamıyorlar . bu yüzden kursaklarında gökyüzünden başka bir şey yok . bulursa börtü böcek yiyiyorlar belki , bulamazlarsa kursaklarında çalkanalıp duran gökyüzüyle ahlat gölgesinde uyuyan sidiğe belenmiş bebeklerin yanına patır patır dökülüyorlar . bazıları daha düşerken ölüyor tabi . bazıları da irkilerek uyanan bebeklerin terli bakışları altında kanat çırpıp debelendikten sonra , ya ansızın hareketsiz kalıyor ya da kendilerini eksik uçuşlarla arpaların arasına atıp kayboluyorlar .
bebekler bakakalıyor kuşlar gibi...


''hasan ali topbaş''

insanlar açlıktan ve çaresi bilinen tüm hastalıklardan ölüyor . kuşlar da... özellikle de çocuklar açlığın ortasında doğuyorlar . çok değil , birkaç baharı üst üste göremeden ölüyorlar . uzakta değil , hemen yanıbaşımızda . korkmayın , balkondan baktığınızda görebileceğiniz kadar yakında değil . sayılarla dolu bir gazetede , belki bir yardım derneğinin televizyon programında , belki de içimizde... eh , pek de yakın sayılmaz .

burjuva enternasyonalleri... bm , imf , db , ab , unesco , unicef... açlığa yardım sadıkları... ölüm haberleri , acil önlemler . açlık ve yoksulluk sınırları . sınırlar , sayılarla aşılır . istatistik... tablolar... yüzdelik pasta dilimleri . sayılar ve soyutlamalar . rakamlara doymuş yazıların açlığı... açlık sayılamaz . sadece sayılarla kanıksanır . ölümse çoktan kanıksanmıştır .

yakın zaman önce ortadoğu ve uzak asya'da yaşanan ayaklanmalar kapitalizmin yıllardır ''ilerleme , büyüme , kalkınma'' gibi kavramlarla unutturmaya çalıştığı açlığı , yoksulluğu ve buna bağlı olarak , kitlesel yıkımı tekrar ortaya çıkardı . milyonlarca insanın günde 1 dolar'ın altında çalıştığı bölgede , temel besin fiyatlarının aşırı artışı sokak çatışmaları ve grevleri uzun bir süre sonra bir kez daha gündeme getirdi . sermayenin uluslararası örgütlerinin , geç kalınması halinde ayaklanmaların bölgenin tamamına yayılacağı yönündeki açıklamaları , yönetenleri ''yardım'' musluklarını açmaya zorladı . bunun üzerine milyonlarca dolar yardım , bölge ülkelerine doğru yola çıktı .

biz bu oyunu biliyoruz . yatağa mahkûm edilen ve ölümün kapısından içeri girmekte olan bir hastaya bir paket aspirin vermek gibi bir şey . varto depreminde yardım niyetine bölgeye yollanan süt tozuyla badana yapan kadınları unutmadık . isa öldükten sonra yıllarca manipülasyonun önemli aygıtlarından biri haline gelen bu yardımlar , yönetenleri , bu kez içine düştükleri krizden kolay kurtaramayacağa benziyor . yıllar önce iletişim araçlarının yaygın kullanımıyla beraber üzerinde epey uğraştıkları ve özellikle 90'lı yılların başından itibaren uygulamaya başladıkları manipülasyonla açlığın ve yoksulluğun artık tarihe karıştığı yalanını tüm dünyaya yaymaya çalışanlar , kralı çırılçıplak soymuş ve yoksulların önüne getirmişlerdir . kral çırılçıplak giyotine yürürken kraliçe marie antoinette az önce yediği pastanın çikolatasını dudaklarından silmenin telaşı içinde . ne yazık ki işçiler ekmekten sonra pasta da bulamamışlardır .

kralı , yalan haberlerle giydirmeye çalışan dünya basını , gıda örgütlerinin yoksullar adına yaptıkları yardımları açıklamak için birbirleriyle yarışırken , ironik biçimde , dünyanın dolar milyarderlerinin artışı üzerine olan haberi de bu dönemde yayınlandı . hindistan , singapur başta olmak üzere rusya gibi ülkelerde dolar milyonerlerinin sayısında çift haneli artışlardan bahsediliyor . özellikle son yıllarda solun kalesi olarak gösterilen ve yoksulluğun ortadan kalkmak üzere olduğu iddia edilen , hattâ sosyalizmin yakın olduğu yalanını uçurtmaların kanadına takıp tüm dünyada gezdiren liberaller , latin amerika'da özellikle de brezilya'da dolar milyarderlerinin artışı karşısında bahar uykusuna yatmışlardır . anlaşılan o ki açlığın ve yoksulluğun gerçek nedenini çok uzaklarda aramak yersiz . açlık ve dolar milyarderleri artar...

aylardır kapitalizmin damarlarında gezinen malî krizin önemli sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkan gıda krizi , kısa vadede bölge ülkeleri etkilemiş olsa da bütün dünyayı etkileyecek ciddi bir ekonomik krizin önemli ipuçlarını ortaya çıkarmaktadır . bu durum kimse için sır değil . özellikle enerji maliyetlerinin aşırı artışı ve buna bağlı olarak enerji yollarının güvenliği ve denetimi gibi sorunlar , başta ortadoğu ve balkanlar olmak üzere dünyada bölgesel savaşların fitilini çoktan ateşledi . gıda krizini daha fazla derinleştirecek olan savaş hazırlıkları barutla beslenenleri harekete geçirmiş durumda .

silâhlanma ve ona ayrılan bütçeler ile birçok ülkenin gsyh'nı aşmış durumda . silâhlanma oranlarının bu aşırı artışı savaş fitilinin , sanıldığı kadar uzun olmadığını ortaya çıkartmıştır (elimdeki oranları saklı tutuyorum) . başta çin , abd ve rusya olmak üzere almanya ve rusya da silâhlanma yarışında üzerlerine düşen görevi önemli ölçüde yerine getiriyorlar . yani anlayacağınız şu ki , savaş tamtamları petrol şirketlerinin ve gıda tekellerinin web sitelerinden çıkıp ortadoğu ve balkanlarda çocukları uykularından uyandırmıştır .

işçiler ve yoksullar telgrafhanenin önünde uykularından uyanmışlardır...

sonra savaşlar... derken kuraklık alır başını gider . karbon emisyonları sanayi devrimi öncesi değerlerinin iki katına yaklaşır . küre hızla ısınır . buzullar , nuh'un gemisi yapılmadan erimeye başlar . tarım arazileri gıda üretimi özelliğini yitirir . yitirmeyenlerse büyük petrol şirketlerinin küresel ısınmaya karşı geliştirdikleri biyoyakıt için kullanılır . amazonlar ve malezya ormanları kyoto şartlarına bağlı olarak altenatif enerji için ortadan kaldırılır . toprak kirlenip canlı türleri yok olurken , doğanın genel dengesi kapitalizmin kâr eğrileri altında sarsılır . sarsıntı , küresel ısınmaya bağlı kuraklığı ve aşırı sıcaklığı , insanları tehdit edecek boyutlara ulaştırır . gıda krizi , dünya krizi haline gelir . derken ilginçtir , küresel ısınmaya bağlı olarak değişen iklim rejimleri ingiltere gibi ülkelerde zeytin üretimini kolaylaştırır . fakat birçok ülkede yaygın gıda maddelerinin üretimi ortadan kalkma tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir . mesela kahve . kahve tükenirse insanlar ne yapar bilinmez ama , alman ordusunun buna bir çare bulması gerekir . çünkü alman ordusunun ikinci dünya savaşını kahvesizlik nedeniyle kaybettiği söylenir . kim bilir , alman ordusu bugün bir yandan silâhlanırken bir yandan da kahve stoğu yapıyordur . üretimi biteceği bir başka ürünse çikolata . çikolata oldukça önemli . gıda tekelleri tedirgin . ama daha da önemlisi krallar ve kraliçeler çikolatalı pastadan nasıl vazgeçecekler bilemiyorum .

sonuç olarak dünya coğrafyasında ekmek ayaklanmaları sürecek . yalnız tarihin ''giyotinden kurtulmuş'' sayfaları soluk almayı becerebilmiş ve işçilerin karşısına ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' diyen bir kraliçemiz henüz ortada yok . ama eğer böyle bir cümlenin peşine takılabilecek bir kraliçe varsa , küresel ısınma nedeniyle üretilemeyecek olan çikolatayı düşünüp lütfen cümleyi şöyle değiştirsin :

''ekmek bulamıyorlarsa çikolatasız pasta yesinler''


''crispos japon balığı''

20 Haziran 2010 Pazar

günlüğümden dip not...

kazandığı üniversiteye yolcu edilen bir öğrenci ; kalabalık bir uğurlama ordusuyla şehirlerarası otobüs terminaline gelir . kafasında canlandırdığı o erişilmesi zor olan bilim yuvasına girebilmenin zafer sevinciyle ailesiyle kucaklaşıp uçarcasına otobüse biner . grup akşam vakti kızıllığında büyüdüğü şehirden el sallayarak ayrılır . dağlar , tepeler resim karesinden bir bir ayrılırken , içindeki heyecan da o denli artmaktadır .

sabaha karşı gideceği şehre varır . kalabalık bir uğurlama alayı ile ayrıldığı şehirlerarası otobüs terminalinin bir benzerinde yalnızdır artık . buruk bir sevinçle birlikte üniversite heyecanı birbirine karışır . üzülsün mü sevinsin mi bilemez .

konaklama sorununu çözmek için k.y.k. öğrenci yurduna gider ve herhangi bir görevlinin gelmesini bekler . uzun bir bekleyişin ardından görevli biri gelir . gelen memura , korkuyla durumunu anlatır . yurtta kalmak istediğini söyler . sabahın köründe başına iş açılan memur beklenmedik tepkiler verir . haftasonu yurtta kalmasına imkân olmadığını , ancak iki gün sonra yurtta kalabileceğini yarı hakaretlerle söyler .

ne yapacağını bilmeyen öğrenci kahvaltı yapmak için kantine gider . olay baştan koptu ya , aksilikler devam eder . hiç düşünmeden bir masaya oturur ama kendinden sonra gelen öğrencilerin tehditkâr bakışlarından rahatsız olur . durumu anlamaya çalışırken tepesinde bir öğrenci belirir . ''birader sen kimsin'' sesiyle irkilir .

mecburen bu öğrenci bozmasına da durumu sil baştan anlatır . öğrenci bozması , masanın kendilerine ait olduğunu ve başkasının oturamayacağını anlatır . öğrenci , aydınlatıldığı için teşekkür edip bir başka masaya gider .

fazla zaman geçmeden başka bir öğrenci belirir yanında . bu diğerlerine göre daha insancıldır . yeni gelen öğrenci dostluktan , insanlıktan bahseder . bizimki umutlanarak durumunu bu kişiye de anlatır ve kalacak yer aradığını söyler . o da kendi evlerinde kalabileceğini belirtir . kalacak yer sorununun çözüldüğünü düşünen öğrenci yeni tanıştığı arkadaşıyla kalacağı evin yolunu tutar . eve vardığında yıkılır , çünkü kalacağı evin katı kuralları vardır . bu evde kalırsa o âşık olduğu , kendini aydınlatan kitaplarından vazgeçmek zorunda kalacaktır . fikirlerini değiştirip onlara uyması istenir .

olaylara dayanamayan öğrenci yorgun düşer . bilim için geldiği üniversite , ona ortaçağ avrupa'sını hatırlatır . bütün hayalleri altüst olmuş . gitmekle kalmak arasında gider gelir düşünceleri...

sonra bir paket sigara alıp geldiği yolun kenarına giderek bir sigara yakar ve giden arabalara üzgün üzgün bakar .


''beta''

8 Haziran 2010 Salı

güzel saçlı nergis çiçeği...

borel olmayan ölçülebilir bir kümenin varolduğunu ispatlarken ben , birileri acı çekiyor bir coğrafyada . çingene bir kız ağıt yakmış ölüsünün ardından , sönen sigaranın çıkardığı ses , sanki onun kâlbinden geliyor . bu ses ağıdına karışıyor . duyuyorum , içim eziliyor . sonra gözlerinden yaşlar akıyor , kırmızı üstüne altın sarısı işlemeli eteğine . dünyaya yenik başlamış oksijenle sarartılmış saçlarıyla güzel çingene kızı . ninesinin ardından döküyor yaşları . bembeyaz saçları taranmış nine , öylece yerde uzanıyor . beyaz örtünün üstünde bıçak parlıyor . siyahlar içindenki çingene kadınları dövünüyorlar dizlerine vura vura . sekizine yeni girmişken hiç anlamadığı şeyler oluyor evinde , anlamadan döküyor yaşları kırmızı eteğine , devam ediyor ağıdına .

evden çıkanlar ''kansermiş , aman düşman başına , bu hastalık iyi bir bakım gerektiriyormuş , bakımsızlıktan ölmüş kadıncağız'' diyorlar . sekizine yeni girmiş oksijenli saçlı küçük kız , çeviriyor kafasını bu cümleyi duyunca . o çalışıp çok iyi baktı ninesine , ''nasıl yani bakımsızlıktan öldü ? onu çağırdılar yukarıdan , kimse bilmiyor'' diye düşünüyor küçük kız . ninesi çok bilgili kadın ve gizli güçleri var ellerinde . her sorunu çözebilir . yukarıdakilerin onun bu becerikli ellerinden çıkacak sihre ihtiyaçları vardır . ondan aldılar onu yanlarına... ne saçmalıyor bu kadınlar ?

evden yavaş yavaş çıkıyorlar . içlerinden bir tanesi soruyor diğerlerine : ''bu kız kiminle kalacak ?'' bir diğeri cevaplıyor : ''azra kadına gider , tabi pervan onu isterse'' sarı saçlı küçük kız sinirleniyor bu duyduklarına daha çok , o kendine bakıyor zaten , gerek yok başka birine .

sonunda evinde ninesinin solgun bedeniyle başbaşa kalıyor . masanın üstünde ninesinin iki gün önce getirdiği kır çiçekleri duruyor . ara ara nine mahallenin başındaki o köşede oturup çiçek satardı koca sepette . bu çiçekler satamadıkları . sarı saçlı kız tekrar beyaz ipek saçlarına bakıyor ninesinin . o sırada kapı açılıyor . gelen kişi azra kadın . gülüyor , küçük kız sevmez gelen kadını . azra kadın kolundan tutup sürüklüyor kızı , ağzını açıp tek bir şey söyleyecek fırsatı olmuyor . oksijenle sarartılmış saçları rüzgârda savruluyor . bu sefer gözlerinden dökülen yaşlar kırmızı eteğe düşmüyor , boşlukta savruluyor .

kapısı açık evden bir gürültü geliyor . masadaki çiçekli vazo düşüyor yere . küçük kız bilmiyor ninesinin bilerek satmadığı bu güzel çiçekler onun için ; nine torununa nergis adını koymuş , bu güzel nergis çiçekleri gibi her daim güzelliği ile anılsın diye...ondan her hafta ''satamadım''' diyerek getirirmiş bu nergisleri eve ama diyememiş küçük kıza bunu hiç . çünkü sevmeyi öğretmemişler nineye ve nine de bilmiyormuş küçük kız da bu çiçekleri çok sever , çünkü çok sevdiği ninesi bir tek bu çiçeklere bakarken gülümsermiş...

bu hikâyeyi bana anlatan duvardaki guguklu saaat ''kimse bilmeyecek tüm bu gizleri senden başka'' dedi . şimdi bir de siz biliyorsunuz .


''rina''

26 Mayıs 2010 Çarşamba

yazının gücü...

hiç uykum yok... hiç uyumak istemiyorum , neden ben de bilmiyorum . insanın evi gibisi var mıdır ki ? zannetmiyorum . beni sabahları babam uyandırıyor , ailemle kahvaltı yapıyorum . televizyon izliyorum ve ödevimi rahatça araştırma fırsatım oluyor . şimdi en sevdiğim şeyi yapıyorum . bir yandan müzik dinliyorum ; diğer yandan da yazımı yazıyorum . her insanın yazı yazması gerektiği düşünüyorum . düşünüyorum çünkü insanlar anlatamadıklarını ya çeşitli imgelerle , ya dolaylı yollardan ya da işaretlerle yeni bir şekilde anlatır ama yazıdaki gibi olmaz bu . eğer insanlar bir şeyleri yalnızca konuşarak yapsaydı ya da işaretlerle anlatsaydı , bugün hayranlık duyduğumuz şiirler , hikâyeler , romanlar olur muydu ?

yazıya aktarmamız belki de o sırada özel olduğumuzu hissetmek içindir . belki özel hissetmek için günlük tutarız .olayları birileri okuyacakmış gibi kurgularız . ve bir hikâye gibi yazmaya başlarız . anılarımız bir süre sonra birer hikâyeye dönüşüverir . o hikâyeyi farklı kılmak için de yaşadıklarımızı farklı aksettiririz . daha iyi gözlemleye koyuluruz ve farklı olan olayların üzerine yoğunlaşıp onu günlüğümüzde ''nasıl daha farklı anlatabilirim'' diye düşünürüz . ve onu kurgularken başka hayat hikâyeleri çıkar karşımıza .

başkalarının yaralarını ya da sevinçlerini yazarsınız . artık öyle bir alışmışsınızdır ki yazmaya ; yazdığınız her bir olayı günlüğünüze aktardığınızı bildiğiniz için yazdığınızı unutup yalnızca yaşar gibi yazmaya başlarsınız . artık sadece hikâye yazmaz ; aynı zamanda o hikâyenin oyuncusu olursunuz . gün gelir ve hikâyeyi oynadığınızı farkettiğinizde her bir senaryonun daha da önemli olması için kelimelerinize dikkat edersiniz , yaşamınıza dikkat edersiniz .

toplumdaki tüm kırılgan noktaları keşfedip , onlar hakkında düşünüp , kişilğinizi belirlemeye başlarsınız . ve böylece yazı sizin düşünmenizi sağlayıp ve sorgulayan bireyler olmanıza neden olur . işte yazının gücü bu olsa gerek...


''mola mola balığı''

19 Mayıs 2010 Çarşamba

mayıs ayların gülüdür...

''imkânsız şey şiir yazmak
âşıksan eğer
ve yazmamak
aylardan nisansa''


insanı bir hüzünden alıp bir başka hüzne sevkeden , kül rengi bulutlarını da alıp , yaşamımızdan eksilen herşey gibi , bizleri bir parça mahzun bırakarak , terkedip gitti ; orhan veli'nin dizeleriyle başka türlü anlamlar yüklediği nisan ayı...

ve ayların gülü mayıs , cam gibi mavi gökyüzünün altında , doğanın binbir rengini birbirine katarak geliverdi . sabahleyin penceremin dibinde şakıyan , müjdeci kuşların cıvıltısı , baş döndürücü güzellikteki günlerin , başladığını anlatıyor bana . sizi bilmem ama inanın benim içimde , çiçekler açıyor şimdi . tıpkı sabahattin ali'ninki gibi , coşku dolu içim...

''mayıs ayların gülüdür
taze bir çiçek dalıdır
içerim ateş doludur
mayısta gönlüm delidir''

uslanmak bilmeyen divâne gönlüm , dünyanın her yerinde bir baştan bir başa kızıla kesmiş alanlarda ; ''hayır ! başka bir dünya var , başka türlü bir hayat mümkün'' itirâzını yükseltenlerle birlikte karşılamak istiyor mayısı . bu isteğim , iç burkan anılar geçidine dönüşüyor birden...

bir zamanlar ne kadar da çoğaltmıştık umudu , sevgiyi , savaşsız , sömürüsüz bir dünya hayâlini... o vakitler , umut dolu düşlerle dolup taşan , ne kadar çok yürektik... umudumuzu özlemimizi haykırmak için , nasıl da coşkuyla koşardık alanlara , elele , omuzomuza , yürekyüreğe... 76'da zincirlerini parçalayan posterdeki emekçi gibi devleşen yüreğimiz , 77'de nasıl da kavrulmuştu onulmaz bir acıyla... tanrım , ne büyük acıydı o , ne büyük can kırımıydı !... eylül karanlığına değin her yıl , acımızı içimize gömüp , inadına nasıl da doldurmuştuk alanları... o karanlık günlerde alanlara çıkamamıştık belki ama , ''bizim radyo''nun cızırtıları arasında derlediğimiz bildirileri , eldenele dağıtmaktan da bir adım geri durmamıştık...

''yeşil dağlara göçülür
kızıl şaraplar içilir
yârim dökülüp saçılır
mayısta gönlüm delidir''

ne kötü bir tesâdüf... taze bir bahar dalı gibi yeni sürgün vermeye başlamış üç fidanı darağacına gönderen barbarlıkla , hıdrellez bereketi aynı güne rastlamasa ; ah nasıl isterdim , tanrı'nın sunduğu ab-ı hayattan içip , mutlu yarınlar adına gül dalına ipler bağlamayı...

ah o yeşil parkalı delikanlı , o yiğit bakışlarıyla bir karabasan gibi girmese düşlerime ; hıdrellez'i karşılamak için , ırmak kenarlarına inen ceylan bakışlı genç kızların eğlencelerine dâhill olup , harmandalı oynamayı , nasıl isterdim...

''göklere karşı yatılır
dertlerimiz unutulur
eski sevgiler atılır
mayısta gönlüm delidir''

bir de -belki de en çok- ne isterdim biliyor musunuz ? 2000'li yılların 19 mayıslarında , şükran duygularıyla bayrak sallayan değil de ; ''yeni bir ülke , yeni bir toplum'' şiarıyla yola çıkıp , ülkeye bambaşka umutlar içine sürükleyen , 1900'lü yıllardaki hayâlperestlerin arasında olmak... onlarla özgürlük düşünü çoğaltmak , bir baştan bir başa yaymak , gerçek kılmak dahası... eski cihanda , yeni bir ülkeyi , yaratmak yeni baştan... yarınlara umutla yönelen milyonlardan biri olarak , denizlenen coşkuların içinde yer almak... sözün kısası dostlar , umut eden , özgürlük ateşiyle yanan değil ; umudu , özgürlüğü yaratan olmak isterdim , sizin anlayacağınız .

''yumuşak rüzgârlar eser
çimenlerde yârim gezer
yanılır , bana gülümser
mayısta gönlüm delidir''

bir kadim söz kalmış aklımda , ''kâlbim , bu 1 mayıs'ta , bütün maydanlarında dünyanın'' gibi bir şey... bu 1 mayıs'ta , kâlbim en çok ; ''tamam bitti artık'' derken , umudu yeniden dirilten , istanbul sokaklarında attı benim...


''dülger balığı''

18 Mayıs 2010 Salı

kırmızı bir gece...

kırmızı mutlu bir gece sıcak sarmalarken her yanı kendimleyim huzur içinde aaa ! bir de o koca posterlerdeki işçiler . odadalar , yüzbin belki daha fazla kişiyiz . nasıl sığıyorsunuz o odaya dersen ? bilmem ki hepimiz sığıyoruz ve de çok mutluyuz , gülüyor yüzümüz , keyifle çayımızı yudumluyoruz ve bahsediyoruz birbirimize geçmişten ve de gelecekten . sade umutlu değiliz artık huzurluyuz da . yüzümüzde geçmişin izleri . neler yaptık diyoruz biz birbirimizi bulmadan önce . hep bir ağızdan cevap geliyor : hiç belki sade aradık . yüzbin belki binlerce kişi sade aradık . ama bulduk işte hiç gecikmeden hem de .

sıcak kırmızıya boyuyor odayı . sonra kırmızı yüzlerimize bulaşıyor , her yer kırmızı... bu ne güzel ne canlı bir kırmızı , işçiler sanki koca güçlü elleriyle odaya indirmiş gibiler güneşi . parlıyor güneş ve gene kırmızı . insan keyiften ölür mü bilmem ama bu odada bu güzel kalabalıkla , keyiften ölmek üzereyim . ama ne gerek var canım neden ölelim ? sahi , yapacak o kadar çok şey varken , laf işte benimkisi . böyle bir keyfi , bir de dünyanın en büyük işlerini küçük ama güçlü elleriyle hâlleden arkadaşımın evinde , güzel gözlü cevriye hanımın mırıltılarıyla yaşadım . eğer mutluluğun bir sesi varsa , o da cevriyenin mırıltısıdır diye düşündüm sonraları hep . ve de bir rengi varsa o da kesin kırmızıdır . işçilerin güçlü elleriyle odaya indirdikleri o güneşin rengi , başka sesle tanımlanamaz .

belki abidin resmini yaparken cevriyenin mırıltılarını , kırmızıyı düşünmüştür . kim bilir belki kendine şöyle seslenmiştir : ''mutluluğun bir sesi var ve de bir rengi tuvalde . belki sade kırmızı olsa ama canlı bir kırmızı'' herkes resmi gördüğünde anlasa sonra bu mutluluğun resmi...


''rina''

17 Mayıs 2010 Pazartesi

dilekçe...

o şarkıları hep birlikte söylememiş miydik ? mutlu olmak varken diye geceleri , geceler dayandıkça kapımıza birlikte omuzlamamış mıydık dünyanın yükünü ? hatırladınız ; hatırladınız ya . geceleri başımız sıkışsa , bir diğerimizin değil miydi çalınan kapı ?

ne diyordu edip cansever :

''ne gelir elimizden , insan olmaktan başka''

ölmemek , delirmemek için bir başka insana koşmuyor muydu sait faik ; vapurun içinden . yanlış mı hatırlıyoruz yani biz ? içerken , körkütük sarhoşken , bir başka insana yazılan aşk şarkıları ağlatmıyor muydu hepimizi ? kimi zaman değil miydi üzüldüğümüz ; suya düştüğünden , kanatları birbirine yapışıp uçamayan sinek . hiç burkulmamış mıydı yüreğimiz televizyonda ya da radyoda duğduğumuz , hiç tanımadığımız günlerce uzaktaki insanların acılarına . yapmayın arkadaşlar . değil miydik çokça zaman önce aynı mahallede aynı masalları anlatan . yapmayın , gün gibi hatırlıyoruz işte . hepimizin yok muydu öyle akşamları sahi ?

''kapıdan girince anasına sarıldığı . çocuklara karamela ve çekirdek getirdiği''

peki , neden şu güzel günlerinde dünyanın , boğazlamaktasınız bizleri ? neden acaba gencecik insanların yüreğini yedirmektesiniz aç akbabalara ? yapmayın bayanlar baylar ; yapmayın . ''ölmek daha kolaydır sevmekten , yaşamaya katlanmam'' derken aragon , anlatmıyor muydu insanın direnerek bu günlere geldiğini ?

ölmeyi değil sevmeyi tercih etmişti insanlar . öyle olmasaydı kalır mıydık bu güne kadar ? ''dökülen ter . dökülen gözyaşı . dökülen kan bunca yitik ülkü üzerine'' değil miydi ? sınırların karşımıza çıkamayacağı bir dünya mümkün değil midir halâ bu sonsuz ovalarında dünyanın . kimsenin kimseden daha çok karnının doymadığı bir evren kuramaz mıyız halâ bunca meyvesine rağmen ağaçların ?...

''çiçekleri yemeyin !'' ne olur yemeyin artık çiçekleri .


''şişedeki balıklar''

14 Mayıs 2010 Cuma

çizgilerle değişen dünya...

''insanların kendi geçmişlerinden keyifle ayrılabilmesi için gülmece gereklidir''

''karl marx''


dünyayı çizgilerle değiştirme sanatıdır karikatür . bir hiciv sanatı olarak çizerin kalemiyle söylemek istediklerini anlatabilmesi , diğerlerine dünyayı kendi çizdiği pencereden baktırabilmesidir . karşı çıktığını , benimsemediğini , kendi doğasına aykırı olanı ifade ettiğini çizgilerle yansıtan karikatüristler bunu çizgilerine mizah katarak yaparlar üstelik . kâğıdın üzerindeki tüm çizgiler birer imgeye dönüşür böylelikle . daha önceden resmini gördüğünüz ya da kendisiyle hergün sokağınızın başında karşılaştığınız kedi artık bi kediye benzemeyebilir . çizerin elinde yeniden dünyaya gelen kedi , artık çizerin hayâl dünyasının gölgesi , izdüşümüdür . hayatın hayatla bağdaşmayan gülünç yanını dev aynasında yansıtır bize çizerler . çizgilere baktıkça onların gözünden görebiliriz dünyayı .

karikatürün tarihi çok eski çağlara dayanır . yapılan arkeolojik kazılarda karikatürün paleolitik çağa dek indiği tespit edilmiş ; kazılarda bulunan bu çizimlerin , taş ve duvar gibi yerlere yapıldığı ortaya çıkmıştır . insanların ve figürlerin abartı yoluyla ilk çizimleri ise 16. yüzyıla rastlar . ancak bugün anladığımız anlamda karikatür , 17. yüzyıla doğru gelişme göstermiştir . fakat dünyanın birçok yerinden feodalizm ve köleliğin gerici uygulamaları olduğundan , bir hiciv sanatı olan karikatür bu yüzyılda daha çok bir figürü resmetmek amacıyla kullanılmıştır .

karikatürün konularından biri de dünya düzenleri ve bu düzenlerin yöneticileridir . siyasi konuları içeren hiciv 18. yüzyılda olgunlaşmaya başladı . ingiltere'de hannover hanedanıyla jakobitler arasındaki ilişkiyi anlatan çizimler ilk siyasi karikatürlerin arasında yer alır . aynı şekilde 18. yüzyılda yaşayan ispanyol ressam goya'nın da bu alanda önemli karikatürleri bulunmaktadır .

gazetelerde karikatürün ilk defa kullanılması ise 1831 tarihinde fransız ressam charles philipon'un kurduğu ''la caricature'' gazetesiyle gerçekleşmiştir . fransa'da da , ingiltere'de olduğu gibi aydınlanma çağının düşünceleri özgür bırakmasından bir süre yararlanılabildi , ancak 1835'ten sonra louis-philippe tarafından siyasal nitelikli karikatürler yasaklandı .

osmanlı döneminde karikatür ise , 1870 yılında yılında ''teodor kasap''ın yayımladığı ilk karikatür dergisi olan ''diyojen'' ile başlamıştır . ancak 2.abdülhamit zamanında yönetimin gerici uygulamaları yeni çıkan karikatür dergilerini engellemiş , engellemediklerinde ise eleştiri ağırlıklı mizahı yasaklamıştır .

karikatür sanatı çizgilerle dünyanın tarihini not etmiştir . dünyadaki en önemli yaşananlar her zaman karikatürlerle tarihe geçmiştir . dünya değişirken karikatürler bu değişimleri tüm gerçeklikleriyle insanlara sunmuştur . komünizm hayâleti coğrafyaları dolaşırken karikatür sanatı bu gelişmeleri birebir takip etmiş , dünyadaki köklü değişikliklerin içinde yer almış , katkı sunmuş ve dahası , aynı zamanda acımasızca eleştirmiştir de .

rusya'da çarlık döneminde karikatür sanatı yasaklı hattâ başka ülkelerde yayımlanan karikatür dergileri de ülkeye ahlâkı bozdukları gerekçesiyle alınmıyorlardı . ancak 1808 yılında ilk karikatür dergisi venetsianov tarafından yayımlandı ve 18 gün içinde toplatılıp yasaklandı . daha sonra ''iskra'' adlı siyasi gazete ülkeyi yönetenlerin karikatürlerini yayımladı . ancak bu karikatürler daha çok rusya'yı yönetenlerin resimlerini içermektedir .

rusya'da eleştirel bir bakışla ilk yayımlanan karikatür gazetesiyse ''zritel''dir . ''satirikon'' ise yayımlanan ikinci karikatür dergisiydi . ancak bu gazete o dönemde rusya'da yaşanan sosyalist hareketi onaylamıyor ve çarın yanında yer alıyordu . 1917 ekim devrimiyle birlikte bu dergi kapatıldı . burada çizen yury pavlovich annenkov kısa bir süre sonra devrimin yanında yer alarak lenin ve troçki ile çalışmış ; sosyalist devrime destek olmuştur . troçki'nin başkomutan olarak giydiği giysiyi tasarlayan kişi de annenkov'dur .

rusya'da pravda adlı gazete bir dönem içinde karikatüristlere yer verdiyse de ekonomik koşullar nedeniyle çizerlerin işlerine son verildi .

mayakovski ve bedny , moskova sosyal demokratlarının takip ettiği salaviç ve leningrad'ta ''giyotin'' adlı karikatür dergilerini yayımladılar ancak yine ekonomik sebepler nedeniyle bu iki dergi de devam edemedi .

karikatür , rusya'daki sosyalist devrimi ''dünyaya açılan pencereler'' ile destekledi . okuma yazma oranı çok düşük olan rusya'da rotsa adlı örgütün hazırladığı duvar afişleri karikatür şeklindeydi . böylelikle halk bu duvar karikatürlerinden bilgi sahibi oluyordu .

sovyetlerde en uzun süreli karikatür dergisi ''krokodil''dir . bu dergi işçi gazetesi olan raboçi'ye bağlıydı . daha sonra ise pravda'ya bağlandı . 1929 yılında parti merkez komitesi bu dergileri şiddetle eleştirdi . böylelikle krokodil yukarıdan gelen talimatlarla çizimlerini sürdürmek zorunda kaldı . çünkü karikatür dergileri ekonomik sebepler nedeniyle tek başlarına varlıklarını sürdüremiyorlardı ve ancak bir gazetenin himayesinde çıkabiliyorlardı . üstelik bu dönemde modern çizimler yapmak burjuva yanılgısına düşmekti . ancak klasik çizimler yapılabilirdi . tüm sanat dallarında olduğu gibi karikatürler de ancak partinin istediği gibi olmak zorundaydı . karikatür , partinin ve bürokrasinin elinde hiçbir hicvin izin verilmediği , yalnız övgü içeren çizimlerin yayımlandığı bir propaganda aracına dönüşmüştü .

sovyetlerde 1929 tarihinden itibaren içi boşaltılmaya başlanan sanatın sovyetlerin son dönemlerinde ne hâle geldiğini anlamak için kruşçov'un şu sözlerinden alıntı yapıyoruz :

''gülmece keskin bir usturaya benzer , anneler çocuklarına kesici aletlerle oynamayı yasaklamakta haklılar''

bugün tüm dünyada halâ karikatürlere yasaklar konulmaktadır . çizerlere açılan davalar , düşünce özgürlüğünün önünde barikat konumundadır . diğer sanat dallarında olduğu gibi muhalif sesler hemen kısılmakta , burjuvazinin rahatını tedirgin eden sanatçılar ise tehdit altında yaşamlarına devam etmeye çalışmaktadırlar . son örneklerini türkiye'de de yaşadığımız bu olaylar , sanatın durduğu yeri anlamamız açısından kolaylık sağlıyor . musa kart ve...


çizdikleri karikatürlerin mehkemelik olması söylentileri gösteriyorki , ne burjuva demokrasileri ; ne de bürokratik yönetimler sanatın yaşamına izin vermemekte , yalnız kendi çıkarlarına uygun olarak onları kullanmaktadırlar . ancak yoksul halkların kurduğu , hiçbir sınıfın mevcut olmadığı sınırsız bir dünyada sanat hakettiği değeri bulacaktır .


''lepistes''

28 Nisan 2010 Çarşamba

fanzin sergisi 1 (ankara)...







2010 nisan ayı içinde ankara'da düzenlenen fanzin sergisi birçok fanzinin katılımıyla gerçekleşti . ankara araftafaray'da yapılan etkinliğe birçok fanzin kendini tanıtma ve paylaşma fırsatı buldu . ayrıca etkinliği organize eden arkdaşlarla birlikte büyük bir zevkle ''kes yapıştır fanzin'' de oluşturuldu . biz de şişedeki balık ve iktisat siyaset adına ankara'da oraya gelen arkadaşlarımızla bu güzel günü birlikte geçirdik . burada birkaç fotoğraf var . böylesi durumların devam etmesi dileğiyle...

''şişedeki balıklar''

21 Nisan 2010 Çarşamba

eros , çingeneler ve kapitalizmin krizi...

birkaç yıl öncesinde amerika'da baş gösteren ve tüm dünya ekonomisini altüst edecek bir konuma ulaşan ; hattâ birçok bankayı batmakla karşı karşıya getiren ekonomik kriz ve buna bağlı olarak ortadoğuda ve balkanlarda ortaya çıkması muhtemel olan bölgesel savaşların barut kokusu altında , piyasa uzmanları kapitalizmin mevcut ekonomik krizini ortadan kaldıracak çözümü buldular ! 14 şubat sevgililer günü...
ekonominin girdiği durgunluk ancak böyle günlerde yapılan tüketimle giderilebilir ve böylelikle , ekonominin temel çelişkileri ortadan kaldırılabilirdi .

90'ların başında sosyalizm karşısında rüştünü ispatladığı iddia edilen ve tek geçerli sistem olarak insanlığın karşısına tanrı kelâmı gibi dikilen kapitalizmin , içinden geçtiği derin krizi aşmanın yolu olarak piyasa uzmanlarının buldukları ''sevgililer günü'' ; sistemin çöküşünün ne kadar yakın olduğunu bir kez daha göstermiştir . dahası hazırlıkları yapılan savaşları ve insanlığın karşı karşıya bulunduğu yıkımın büyüklüğü sevgililerin birbirlerine aldıkları metaların içinde cisimleşmiş olan artı değer sömürüsünde yatıyor olduğunu bir an olsun aklımızdan çıkartmayalım .

serbest piyasanın çözümü... tanrı eros yardıma koşar...

zeus tarafından sonsuza kadar çocuk olarak yaşamak durumunda bırakılan eros , bütün bu yazgısını unutur , kendisine yabancılaşır . insanlığın tanrılar yüzünden yaşadığı trajediyi sırtındaki âşk oklarıyla unuturken ; zeus'la ve zeus'un demir çağındaki şiddetiyle yüzleşmekten sakınır . aksine , zor araçlarıyla kendisini cezalandıran zeus'a ve diğer tanrılara öykünür . kadınları ve erkekleri oklarıyla , mızrakların çuvala bir türlü girmediği bir zaman yolculuğunda birbirlerine âşık eder . bütün tanrılarda olduğu gibi bu eylemini zor araçlarıyla yapar . yani âşk , eros'un elinde tanrılara ve şiddete öykünmenin aracı hâline gelrken ; eros'la âşk , âşığı kendinden geçirir .

''amor trahit amantem extra se...''

eros modern zamanların zulmüne ayak uydurur . ama tarih eros'la birlikte bütün tanrıları elbet birgün bir daha hiç dönemeyecekleri bir yere gönderecek .

''üflüyor dumanını cigarasının
tütün kokuyor çiçekleri''


zemheri ayının 14'ü...

ateş , karlı bir rüzgâra rağmen tenekesinde , çiçekleri üşümekten kurtarma telâşıyla yanıyordu . ateşin başındaki kadın , soğuktan sakladığı çiçekler arasında içtiği sigarayı çiçeklere doğru üflüyordu . mesaisi bitmiş , hattâ bir gece önce yerleştiği bu gökyüzünün altında hediyesizlikten akşama kalmış birinin yüzünde küçük bir tebessüm bırakabilmek için koynuna aldığı sevda türkülerini usuluca gövdesinde dolaştırıyor , geceye okuyordu .

bilirsiniz tanrıları , sonsuza kadar kapanmayacak yaralara neden savaşları başlatmışlardır . ama bugün halâ korkuları ve cezalarıyla içimizde , yanımızdaymış gibi gözükse de çoğu doğal seleksiyon nedeniyle ortadan kalkmış ; kimisi de gökyüzünde kendilerine ayrılan tutukevlerinde , okuyamadıkları şiirleri okumak için sıranın kendilerine gelmesini beklemekle meşgûl hâle gelmişlerdir.

bu geçen zaman sonunda yeryüzünde âdemler ve havvalar , sırtlarındaki tanrı yükünden kurtulmanın keyfini sürdürememişlerdir . önlerinde duran bütün kale duvarlarını tanrısızlık erdemiyle yıkmışlardır fakat yöneticler , yıkıntının altında kalan yoksul âdem ve havvaları kaderlerine terketmişlerdir . modern zamanların kapısı yoksullara kapanmıştır .

kapı her zaman kapalı duramaz...

masal gibi görkemli bir hâl almaya başlar bu durum . sahip olmak olgusuyla ''birleşince'' ekonomik büyüme tablosundaki zenginlik grafiği heybetini yitirir . kriz , serbest piyasa ekonomisinde yöneticileri telâşa düşürür . ama serbest piyasa serbestleşmeye devam eder .
''serbestlik özgürlüktür'' fakat bu serbestlik , işçiler için tutsaklık ağacında diyalektik meyvelerini yeşertir . tarihin zorunluluk yasalarından biri bu . bütün yoksul âdemler ve havvalar , bu yasak meyvelerden ne yazık ki yemeye koyulurlar... friedman ile hayek evlenir . yasak meyveler ve büyümenin aşırı düşüşü , tanrısız yeryüzüne savaşları getirir . yöneticiler kendilerini ortadan kaldıran bu meyvelerden kurtulmak için son çareyi savaşta bulur . her ne kadar serbest piyasa ekonomisi militarizmle soluk alsa da tanrısız yöneticiler savaşı kazanamayacaklarını anlarlar .

modern zamanların yöneticileri , cehennem ateşini tenlerinde hissettikçe radikâlleşen âdemler ve havvalarla tek başlarına başa çıkamayacaklarını anlamışlardır ve gökyüzünde âşk şiirleriyle meşgûl olan tanrılar arasında en zararsız olan ve insanların onu tekrar gökyüzüne gönderemeyecekleri birini , yeryüzüne indirmeye karar verirler .

''bütün bunlar tanrıszılıktan'' tespitini yapan yöneticiler , sıkıştıkları serbest piyasanın bütün çelişkilerinin ortasında , bu çelişkileri kendi lehlerinde çözecek ; yani âdemlerle havvaları diyalektik meyvesinden uzak tutacak bir cezalandırmayı yürürlüğe koyacak tanrıyı bulurlar .

ismi duyulduğunda insan zihninde uyandırdığı bütün kadın erkek hâllerini sırtındaki çantasında taşıyan eros , bütün ölü atalarına rağmen şiir kitaplarını bırakarak tutsaklık ağacını ve diyalektik meyvelerini ortadan kaldırmak ve yönetici sınıfların kârlarını artırmak için gökyüzünden yeryüzüne inerek serbest piyasanın bütün kurallları için elinden geleni yapacağını söyler .

altın kanatlar ve oklar...
sahip olmak arzusu . âşk , sevda , özlem , tutku , coşku ve esrime... bütün bunlar anlamını bir anda yitirir .

çocukluğunda zeus'un şiddet çemberinden geçen eros , zeus'un bütün zorbalığını modern yüzyılın barbarlığına uyarlayarak , şiddet sahibine öykünerek freud'u haklı çıkarır . dahası ''uygarlık , insan içgüdülerinin sürekli boyun eğdirilişi üzerine dayanır'' sloganıyla işe başlayan eros , ilk önce bu boyun eğdirişe ; tutsaklık ağacına bıçağıyla bir kâlp çizerek başlar ve ağaç zehirlenir . diyalektik meyveleri çürür . eros âdemlerle havvalara , ilk büyük darbeyi indirmiş olur . ama ekonomideki darbe çözülmeksizin varlığını korur . serbset piyasanın krizi , bastırılan âdemlere ve havvalara rağmen devam eder .

yüzyıllar modern zamanları da ezerek ilerler... serbest piyasanın krizi durmaz .

altından kanatlarıyla eros , dünyanın girdiği ekonomik kriz ve buna bağlı olarak düşen dolar karşısında yükselen altın fiyatıyla daha bir önem kazanmış ve tüm piyasayı belirler hâle gelmiştir . dolar altın eşitliğini öngören ekonomik düzenlemelere 70'li yıllarda son verilse de ; gücünü , petrolün bugünkü değerleri açısından saklı tutmaya devam eder . yöneticiler bundan memnundurlar .

latin amerikelı altın madeni işçileri kapitalizme duydukları âşkı eros'a borçludurlar . eros modern oklarla işçileri patronlarına âşık eder . işçiler çâreyi cellâda âşık olmakta bulurlar .

altından kanatlar , sonra oklar ve mızraklar... zor ''âşk'' ve zorla tüke(t)(n)im .

serbest piyasa ekonomisinin makyavelist yorumu , eros'un oklarının ucunda krizin ortasında platonik yıkımlar yaşayan kapitalizmin derdine çâre bulmaya çalışarak , altınla kurduğu ilişkiyi derinleştirerek sırtındaki okları , nükleer silâhlara dönüştürür ve leylâ ile mecnun'un ülkesine , yani ortadoğuya yönlendirir . yoksul arapları abd'nin kapitalizmine ve diğerlerine âşık etmiştir .

eros kapitalizmin krizlerini aşmak ve yönetici sınıfın kârlarını artırmak için oklarının yerini alan modern araçlarla , işçileri ve yoksulları tüketime zorlarken ; piyasa uzmanları mevcut krizin büyük bir kısmının eros ve onun manipülasyonuyla azaldığını belirtmiş ve yoksul iranlıları , pakistan işçilerini -aslında tüm dünya işçilerini- eros'un yardımıyla kapitalizme âşık edebilirsek bu sorunu biraz olsun erteleyebiliriz . ''eğer işçiler ve yoksullar cellâdlarına âşık olmazlar ve bodrum katlarında atom bombaları yapmayı öğrenir ; ve gerçekten âşık olurlarsa işimiz bitiktir'' açıklamasını yaptılar .

çingeneler... ateş yanar... sokaklar ısınmaz...

ellerinde çiçeklerle kapıları beklerler . usulca , bildikleri bütün sıcak şarkıları kadın erkek hikâyelerinin satırlarına okurlar . bütün tanrıları öldürmüşlerdir . kıpkırmızı bir gökyüzünün altında , âşkın , sevmek eyleminin fitilini bir kırmızı karanfille ateşlerler . insanların , sevmek için bir tanrıya ihtiyacı olmadığını haykırırlar . hele mevzu âşk olduğunda , ''insanlık bütün tanrılardan uzak durmalı'' derken kadınlar , yüzlerindeki yolculuğu bütün insalara vermek için hazırdırlar . hepsi birer eros'turlar . zeus ile ilişkilerini çoktan kesmişlerdir ; çingeneler...


''crispos japon balığı''

15 Nisan 2010 Perşembe

lîstikén sî yan...

guhén xwe bidin min û baldar bin çîrokbéjan mezin . ev koletî hané ne di waré mitolojîyan ne jî di waré olan de nehatiye jiyandin . ev koletî di ser kevirén kevn jî nehatiye nivîsîn . di bin waré sîyan dihat kirin . paradokse kî mezin bû . mezin bûna wî ji vir dihat ; ji bo azadîye tiréj péwîst bû lé sî jî bi hebûna tiréj ava dibû û lîstik destpedikir . lîstikvanén me ; tarî , dudilî , giyan û evîn...

giyan penaber bû . bénavber jibona bedenekî aram digeriya . ji destpeka mirovahîye heta roja îro giyan digere û hercar bedenén rizîyayî dibe para giyané . giyan hertim tenébû . tî bûbû ji evîne re . evîn di riya tarîyén ku giyan winda dibû lé dima . evîn bi jiyané re xeyîdî bû . nedixwest kû derkeve peşberî giyané . evîn bétevger û béwext benda tiştekî bû . temené evîn ji ya giyané direjtir bû . lé giyan wî nizanibû .

- ey evîn ! di vé tariyé de ku ez rengén çavén xwe nizanim , laşe xwe nasnakim . lé ez te ; peyvén te yén ku wekî agiré dojehé ye min dişewitîne dinasim . were cem min . min tené nehéle .

evîn di wé qerîn û hawara giyan guhe xwe girtibû . meh derbas bû , sal borîn . rewşa giyané pirtir xirab bû . ne xweşikbûna xwezayé bala wî dikîşand , ne jî behnén curbecur û herî bedew hîs dikir . evîn di bin koletîya tarîya de nedixwest ku bi giyan re şad bibe . xeyal dikir , xeyalén evîné azad û bédawî bû . carnan ew û giyan di seré çiyaye kî mezin digihişt asîmanan de bidû yek . dixwest ku berbayén henik welaté xwe yé bésinor mezeke .

- ey giyané resen . min biborîne . heta azadî nekeve para min ez nave xwe bi hemû hestén re qedexe dikim . vegere , di jiyanekî azad de bedenekî ciwan bigere . ji xwe em hevûdu bibînin .

ev gotar negihiştibû guhé giyané . tarî di ziké xwe de veşartibû wan peyvan . hestén giyané aloz dibû . sî benda giyané bû . zanibû ku giyan bikeve nav lepén wî .

- giyan , bibe xwedî bedenekî ciwan . ve zilma hané ku tu li xwe dikî biqedîne . metirse , hertim ez bitere me bes heta roj hebe ez û te dibin yek .

giyan di nava dudilîye kî mezin de béhéz dibe . kanîya hemû ramanén wî diçikin û hişk dibin . wek stérke kî dibiriqe . dibe agir û geş dibe . tarî ye ku reş û gemar diçirîne . dibin ala azadîyé de evîné bédawî an dibin wargeha sîyan dawîbûna rojé de destpéka koletîyé ?...


''maraba balık''

14 Nisan 2010 Çarşamba

küba homofobiye meydan okuyor !...

''bana mutluluğun resmini yapabilir misin abidin" diye şiirine başlayan nâzım hikmet "çok şükür çok şükür bugünleri de gördüm ölsem de gam yemem artık" diye şiirini bitirir . kastettiği , 1961 yazı ortalarındaki muzaffer devrim günleri ile sosyalist küba'dır . abd'nin terör listesinin başında olan bu ülke , fiziksel küçüklüğünün aksine siyasetiyle tüm dünyada eşitlik ve özgürlüğe inananların esin kaynağı olmuştur .

bugün latin amerika'daki sol yükselişi küba devriminin ve devrimcilerinin adını anmadan kimse açıklayamaz . buna karşın abd psikolojik savaş dairesi küba için fazla mesai harcamaktan imtina etmez . küba'ya yönelik dezenformasyon ve manipülasyonun sonu yoktur . bu kaynaklara göre küba'da insan hakları yoktur , insanlar küba'dan kaçmak için ölümü göze alırlar , küba'da insanlar aç ve sefildir , fidel bir diktatördür ve elbet küba'da eşcinseller de özgür değildir... işte abd dünya hegomonyasını böyle inşa eder . özgürlüğün olmadığı küba'ya demokrasi ve özgürlük götürmenin yolunu böylece meşru kılar .

küba'da eşcinseller dünyanın pek çok burjuva devletinde olmayan geniş haklara ve olanaklara sahiptir . birkaç satırbaşıyla aktaralım :

"gay pride" günü olarak çeşitli ülkelerde kutlanan gün , küba'da bir hafta boyunca küba komünist partisi , genç komünistler birliği , üniversite komitesi , polis teşkilatı ve kültür bakanlığı gibi çeşitli devlet gruplarının desteğiyle eğitimden sağlığa , kültürden sanata çeşitli yapıcı faaliyetler şeklinde kutlanır . oysa birkaç istisna dışında “gay pride” kutlamaları , gelişmiş avrupa ülkelerinde ve abd’de devletlerin hiçbir desteği olmaksızın büyük şirketlerin finansmanı yoluyla geçer . geylerin bir piyasa alanı olduğunun ve geyliğin tüketime dönük bir kültür olarak görüldüğünün resmidir bu .

bununla beraber küba cinsel eğitim merkezi (cenesex) 'nin kapıları ülkedeki tüm eşcinsellere , travestilere ve transeksüellere açıktır . cinsiyet değiştirmek isteyen herkesin ameliyat gibi tüm masrafları , küba devleti tarafından hiçbir ücret talep edilmeksizin karşılanır . bu merkez , aynı zamanda talepte bulunan tüm eşcinsel yurttaşlara ücretsiz psikiyatral destek hizmeti de sunar ve bu destek türkiye'deki gibi "normalleştirme" amaçlı değil , toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinin bir parçası olarak işlev görür . küba devleti , toplumsal homofobiyle mücadelenin bir parçası olarak kültür ve sanat alanında da eşcinsellere tüm desteklerini sunmaktadır . 1993 senesinde küba'da çevrilen eşcinsellik temalı "çilek ve çikolata" filmi aklıma ilk geleni.

devlet başkanı raul castro'nun kızı mariela ise ülkedeki eşcinsellerle en yakın teması kuran isimlerden biridir . annesi vilma ise dünyada ilk defa , yıl henüz 1975 iken evliliğin anayasa'daki tanımında cinsiyet belirtmeksizin tanımlanmasını önerip hemcinslerarası evliliğin önünü açacak öneride bulunmuş bir devrimcidir . bunun gibi bilgiler daha sıralanabilir .

siz emine erdoğan'ı bir gey hakları yürüyüşünde görmeyi ya da polis teşkilâtı ile devlet partisiyle üniversite senatosuyla devlet kurumlarının gey hakları yürüyüşüne katılımını tahayyül bile edemezken , küba'da olanları birkaç şaibeli gözaltı haberinden müteşekkil sanıyorsanız , diyecek bir şey yok .

unutmamak gerek lgbt hakları , devrim karşıtlarının en sık kullandığı bir dezenformasyon alanıdır . kübalı eşcinseller , kurtuluşa ermiş değiller ama bizlerden ve yabancılaşma , çürüme , yozlaşma kültürüyle gettolarına hapsedilmiş avrupalı kardeşlerimizden çok daha ileridirler . eşcinsellik , sözde güzellik yarışmalarına , hiyerarşik bir tahakküm alanına ya da tüketim kültürüne dönüştürülmeyecek bir şey .

küba , alnı açık , başı dik ve onurlu duruşuyla eşitlik ve özgürlük ideallerine sahip çıkıyor ve küba artık , arenas’ların göç etmek durumunda kaldığı küba değil . küba komünist partisi önderliğinde küba değişiyor ve evet homofobiye meydan okuyor . bunu sadece selamlayabiliriz...


''lüfer''

sahiplenmeyelim paylaşalım...

ben dört yıldır şişedeki balıkların içindeyim ve bu dört yıl boyunca yapılan her güzel şeyden sonra bir o kadar da heves kırıcı , bencil , tutarsız ve yalan evet basbayağı yalan olan söylentiler duyduk... (çünkü üretim kabızlığı ciddi bir meseledir)

bunların karşısında yapılan tek şey ise asıl muhatap olan şişedeki balık'ta bunlara cevap vermek oldu . evet belki şişedeki balık beyaz kağıtlarla olan yolculuğunu tamamlamak zorunda kaldı , ama bu onu bir ruha dönüştürmedi aksine onu gerçekten benimseyen , yaşatan birileri her zaman , her yerde oldu . ve bu yüzden bugün böylesi bir durum karşısında tam da onun ruhuna ! uygun bir şekilde bir aradayız . sahiplenmiyoruz... sahiplenmeyelim... paylaşalım...

''lipsoz''


şişedekibalık birçok şehirden balıkları bir araya getiren kollektif bir çalışmanın ürünüdür . ne yazık ki bu kolektif çalışma bir süre sonra birileri tarafından baltalandığından , lekelenmemesi için çıkarılmama kararı alınmak zorunda kalınmıştır , o kadar devam ettirebilmeyi istememize rağmen... buna rağmen blogu oluşturmayı düşünen balık arkadaşımız sayasinde sadece hafızalarda kalmaktan kurtulmuş canlı canlı yaşamaya devam etmiştir . böyle zahmetli bir yükü taşıyan arkadaşımıza sevgilerimi ve de teşekkürlerimi iletiyorum...

''rina''


herşeyden önemlisi , fanzin mülkiyet anlayışına karşı bir yayın biçimidir . isteyen , istediği yazıyı istediği şekilde kullanır . ''şişedeki balık'' bize dört yıllık onurlu çalışma alanında bunu öğretmiştir en çok . yazık ki alaycı tutumlar sebebiyle şişedeki balık'ımız bize daha çok şey öğretebilecekken sona erdi . ama bugün balık dostumuz blogu hazırlayarak hepimizin istediği ancak hiç gerçekleştiremediğimiz bu uğraşı üzerine almış . eskiden birkaç ilde bilinen fanzinimiz bu güzel blog sayesinde sadece türkiye'de değil dünya'nın birçok kentinde kendine has bir izleyiciye sahip olmuştur . gerek yeni eklenen sanatsal haber ve çalışmalarla gerekse eski yazılarımızla rengârenk olmuş böyle bir çalışma ancak teşekkürü hakedebilir .

eline sağlık güzel arkadaşım , çalışmalarının devamını ilgi ve merakla bekliyorum , elimizden geldiğince de destek olmaya çalışırız...

''lepistes''


ben kendi adıma şunu söyleyebilirim , istanbul'dan zonguldak'a defalarca yazı yazıp yolladım . ama hiçbir zaman kendi yazımı ön plana çıkartıp bir sahiplenme düşüncesine kapılmadan karşılıksız bir şekilde paylaştım hepsini . bence şişedeki balık fanzini'nde görünüre çıkan en ufak satır bile kimseye ait değildir ve olmamalıdır . çünkü hepimizindir . eğer bu şekilde kendine ait hissediyorsa bir insan yazılarını ; ona derimki kendi çıkardığı bir fanzin ile yola devam etmeli . tek başına , paylaşmadan ... ve ortaya çıkan bir ruhsal durumun olmadığını düşünerek , denildiği gibi bir ruh kirlenmesi durumu olması ; şişedeki balık'ın okuyucusuna daha çok ulaşmasıyla ortadan kalkacaktır... ben zonguldak'ta demir atan bir balık değilim .


''proleter balık''

yozlaşan dinciler...

dinciler arasında yavaş yavaş da olsa başlayan karşılıklı yozlaşma ve dinden uzaklaşma suçlamaları , türkiye'de olup bitenin , dünyanın geri kalanında olduğu gibi bunun halâ modernleşme süreci olduğunu gösteriyor . kapitalizm her zaman bir yağmalama düzeni olmuştur . yağmadan alınan payı kapan -yani türbanlı zümre- onlarla eşit olduklarını sanan yoksul inananların , şaşkın , kırgın ve kızgın bakışları altında ''avrupa alışveriş merkezleri''nin altını üstüne getiriyor . bu duruma en çok onların ''münevverlerinin'' kızdığını görmek çok şaşırtıcı değil...

şimdi bir yandan türban üzerinden yükselen kamusal muhafazakârlığın tükiye'sinde yani zenginlerin özel alanlarının da pornografik hâle dönüştüğünü gün be gün daha da belirginleşiyor . marka tutukusu , özel tatil köyleri , etrafı yüksek duvarlarla çevrili malikâneler , lüks tüketim mallarının satışındaki patlamayla koşut bir şekilde , yoksullar inançlı olmaya çağırılıyor . dindarca yaşamın erdemleri biteviye sayıp dökülürken ; diğer yandan sadaka ekonomisi iftar çadırlarında , bayram şekerlerinde , birbiri ardına kurulan ''yardım derneklerinde'' kul olup şükretmeye davet ediliyor insanlar .

galiba en çok , türbanı hakikaten inandığı için takanlar hayâl kırıklığına uğrayacak . şimdi ''dincilerin'' kendileri gibi olup , diğer yandan doymaz bir açlıkla tüketenleri yozlaşmayla suçlamalar da silinip gidecek . yakında iktidardaki dincilere karşı örgütlenmiş illegâl ve devrimci bir türbanlı bir oluşum bulunursa şaşırmayalım...


''ufuk balığı''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...