''lepistes'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
''lepistes'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2010 Cumartesi

soğuksu günlüğü dört...

ben yokken sabahları , nisan 2008

soğuksu'da sabah henüz olmamıştır sanırım . katırıyla kömür taşıyan çocukları görüyorum . iki sokak köpeği kaportacının orada uymaktadır . fırın , yeni yeni odun atmaya başlamıştır ateşe . sokakların tümü sessizdir . 15 dakika sonra filyos yönüne giden ilk tren kalkacaktır . garda , uykulu iki üç surattan fazlası olmaz . doğukan uyanıp kuran kursuna gitmek üzere yola çıkacaktır . sultan abla bebeği emzirecektir . mehtap ve meryem rüyâlarında güzel çocuklar görüyor olabilirler . hacer , işe gitmeden önce bir iki dakika daha uyumaya çabalar herhalde . başak , uykudan öksürerek uyanır . annesi sobayı yakmıştır . kediler usul usul iner meydana . bakkallar kepenkleri kaldırır az sonra . o sesten sonra birden kalabalıklaşır sokak . ben ankara'da uyuyamadığımdan pencerenin kenarında beklediğim sabahı etmişken , böyle başlar soğuksu'da sabahlar işte...

ayrılış , mayıs 2008

''terk edip giderek beni bütün kapılardan
bütün çöllerin ortasında bıraktın''

dün , hayatımın en korkunç gecelerinden birisini yaşadım . polisleri gördüm . sarhoş adamı öldüresiye dövdüler . polis : ''en iyisi orman yasaları'' diyordu adamın ağzını tekmelerken . bir an evvel karakoldan çıkıp eve gitmek istiyordum yalnızca . polisler durmadan sorular soruyorlar . nerelisin ? , baban neci ? , nerede oturuyorsun ? , hangi bölümü okuyorsun ? en sonunda burnumdaki delikle birlikte eve döndüm . sabaha doğru uyumuşum . uyandığımda , yastığın üzeri saçla doluydu . bütün saçlarımın dökülmüş olduğunu düşündüm . hiç saçım yoktu gerçekten de . kâlbimde müthiş bir çarpıntı . midemde korkunç bir ağrı . aynanın önünde oturup kaldım , saçlarım beni terketmişti . bir daha asla konuşmayacağım onlarla , beni böylece yüzüstü bıraktıkları için .

ölmek ve yaşamak , mayıs 2008

ben istanbul şile'de aldım haberlerini . cevriye hanım nihayet doğurmuş . önce dört tane demişlerdi . ancak , beş tane yavrulamış . yavrular öyle küçükmüş ki...

ölmek ve yaşamak (2) , mayıs 2008

dün gece sitede bir evde kaldım . sabah 5 gibi korkunç bir kâbus görerek uyandım . bir yavru kedi sesi duyuyordum sürekli . yattığım oda kapkaranlıktı . korkarak tüm perdeleri açtım . ses kesildi . ağlayarak uyuyakalmışım . cevriye odaya girdi birden . öldürdüm onu dedi . kimi dedim ? , yavruyu öldürdüm dedi . neden cevriye dedim ? . hastaydı , acı çekiyordu . boğdum onu . sesi kesilene dek bekledim dedi . akşama dek konuşmadık . sonra ona cesedi ortadan kaldırması için yardım ettim . gül ağacının dibine ektik yavrucuğu . küçücük bedeninde karnı çürümüştü . onu gül ağacının dibine eker ekmez , 3 karasinek 25 karınca ve 12 kurtçuk , yemek masasına oturmuştu . bir anda ortadan kaldırdılar cesedi . geri kalan 4 yavru , anne sütünü öpe öpe aranmaya başladılar o an . yaşam devam ediyordu soğuksu'da...


''lepistes''
''burada anlatılan her öykü yaşanmıştır''

soğuksu günlüğü üç

1 Ağustos 2010 Pazar

mina'nın ölümü...

kuş sesleri geliyor şimdi evinin önünden . küçük odasında ne hayaller kuruyordur kimbilir . görüşmeyeli çokça zaman oldu . beni tanıyor mudur acaba ? görse hatırlar mı ?

bana şöyle eğildi ve : ''bir gökyüzü mavi olabilir , ya başka bir renk ?'' ''başka bir renk... olabilir elbette'' dedim . ''olamaz'' dedi . ''bu iş bitti bitecek'' . zoraki bir ayrılık . yapılacak tek şey kuş seslerini dinlemek .

uyurken bir gece yatağına dek gitmiştim . nefesini hissedecek kadar yaklaşmıştım . ve ürkmüştüm çok , öldüğünü düşünerek . o uyanmadı ama ben bir süre onu seyrettim . o uyurken eşyaları da topladım . kitapları , mektupları , anıları , bavulları . yalnız , gürültülü bir bakış bıraktım ona , odasında . masanın üzerinde...

geceydi . sabaha yakın bir gece . kapıdan çıktım . anahtarları posta kutusuna bıraktım . ne olursa olsun o eve dönmeyecektim . merdivenleri çıktım . çıktıkça arkamdan geldi . ''gitme , beni bırakma ne olur'' . dönüp bakmadım . ağlayarak çıktı , ben gibi tüm merdivenleri ; merdivenler bittiğinde gün ışıdı . ben bir başka eve gidip yattım . o bir biletle ankara'ya gitti .

ikimiz de çok üzülüyorduk . bu şey aramızdaki her neyse ikimizi de üzüyordu . başka hiçbir şey yapamıyorduk . bütün gün evden çıkmıyor ; kanatıyorduk birbirimizi .

mina çorabını çıkartmazdı geceleyin . o geliyor hatırıma . uyurken yatağın içine çıkarırdı farkında olmadan . yatağın içinde bulamazdı sabah kalktığında işte aynen öyle oldu . uyandığında bulamadı beni de . merdivenleri bu yüzden çıktı benimle . sonsuza dek kaybetmek için beni...

annesi ve babasının geldiği gün , daha doğrusu onlar gittikten sonra bir daha yemek yemeyeceğim demişti . akşam salata yedi... ah mina , senin hatan burada işte...

sonra bir daha görüşmedik dedim ya , yalandı o . bu yaşantıyı sizlere böyle anlatmamın sebebi utanmam . mina'yı ben öldürdüm . onun defalarca karşısına çıktım , defalarca... ve gözlerine bakıp şöyle dedim ona : ''çok renk varmış , senin renklerinden başka''

işte onun gibi hassas bir kadını bu hale ben getirdim bu sözlerle . o da bana şöyle söyledi : ''senin için belki öyledir'' . hiç önemsemeyerek , o öldürdü beni önce . ya da o sözleri ona söyleyerek ben intihar etmiştim .

tam gidecek gibi oluyordu . yine de her akşam bende . artık kedilerden korkuyordu . yemek yemeği de bırakmıştı neredeyse . dışarı çıkmıyor ; kimseyle görüşmüyordu . ben öldürdüm onu...

şimdi . az evvel geçtim evinin önünden . tıpkı bir kelebeğe benziyordu . eşyasız evindeki koltuğunun üzerinden feci uyuyordu . cama vurdum , uyandı... hayır uyanmadı . içeri girmek için kapıyı zorladım . hemen uyandı . uyanmadı... kapıyı kırdım . sese uyanıp kapıya yaklaştı korkarak . hayır yaklaşmadı... yanına gittim . elleri buz gibiydi . uyanmıyordu . ölüydü o . hayır ölmemişti... aldım yatağa götürdüm . yanına uzandım . öldüm... ölmedim... halâ yalan söylemekteyim .

mina beni görünce içeri aldı . ''mina beni terketme'' dedim . ''ömür boyu mutsuz yaşayalım'' . ''başka bir renk var mı gökyüzünde ?'' dedi . ''hayır , her yer mavi'' dedim . o : ''hayır , çok renk var'' dedi . ve beni öldürdü . umursamamış gibi yaparak ben de onu öldürdüm . ya da o bunu bana söyleyerek intihar etti .

''ne olursun , ömür boyu mutsuz yaşayalım''

bunları ben uyduruyorum . mina 5 yıl önce saçma sapan bir hastalık yüzünden öldü . cenazesinde iki kız arkadaşı , annesi , kardeşi ve ben vardım...


''lepistes''
''3. sayıdaki ''mina'' adlı öykünün devamı ve aynı zamanda sonudur''

29 Mayıs 2010 Cumartesi

yağmuru beklemek...

üç kişi soluksuz bir yağmuru bekliyordu durakta
epey oldu yağmadı yağmur
aksi gibi tek bir bulut da yok havada durağa yakın
çaresiz yürüdüler çarşıya

derken bir gök gürültüsü bir şimşek
ayaklarının dibine düşerek şaşırtıverdi onları
inecek var dedi biri
usulca en aşağı...


''lepistes''

19 Mayıs 2010 Çarşamba

karada ölüm yok !...




''kardhula mu diyor ,
senin burnunun sahibi yok
oysa muhakkak
ellerin bir yerden alınmıştır
kim bilir belki bir kuşun yüreğinden...''


''lepistes''

14 Mayıs 2010 Cuma

çizgilerle değişen dünya...

''insanların kendi geçmişlerinden keyifle ayrılabilmesi için gülmece gereklidir''

''karl marx''


dünyayı çizgilerle değiştirme sanatıdır karikatür . bir hiciv sanatı olarak çizerin kalemiyle söylemek istediklerini anlatabilmesi , diğerlerine dünyayı kendi çizdiği pencereden baktırabilmesidir . karşı çıktığını , benimsemediğini , kendi doğasına aykırı olanı ifade ettiğini çizgilerle yansıtan karikatüristler bunu çizgilerine mizah katarak yaparlar üstelik . kâğıdın üzerindeki tüm çizgiler birer imgeye dönüşür böylelikle . daha önceden resmini gördüğünüz ya da kendisiyle hergün sokağınızın başında karşılaştığınız kedi artık bi kediye benzemeyebilir . çizerin elinde yeniden dünyaya gelen kedi , artık çizerin hayâl dünyasının gölgesi , izdüşümüdür . hayatın hayatla bağdaşmayan gülünç yanını dev aynasında yansıtır bize çizerler . çizgilere baktıkça onların gözünden görebiliriz dünyayı .

karikatürün tarihi çok eski çağlara dayanır . yapılan arkeolojik kazılarda karikatürün paleolitik çağa dek indiği tespit edilmiş ; kazılarda bulunan bu çizimlerin , taş ve duvar gibi yerlere yapıldığı ortaya çıkmıştır . insanların ve figürlerin abartı yoluyla ilk çizimleri ise 16. yüzyıla rastlar . ancak bugün anladığımız anlamda karikatür , 17. yüzyıla doğru gelişme göstermiştir . fakat dünyanın birçok yerinden feodalizm ve köleliğin gerici uygulamaları olduğundan , bir hiciv sanatı olan karikatür bu yüzyılda daha çok bir figürü resmetmek amacıyla kullanılmıştır .

karikatürün konularından biri de dünya düzenleri ve bu düzenlerin yöneticileridir . siyasi konuları içeren hiciv 18. yüzyılda olgunlaşmaya başladı . ingiltere'de hannover hanedanıyla jakobitler arasındaki ilişkiyi anlatan çizimler ilk siyasi karikatürlerin arasında yer alır . aynı şekilde 18. yüzyılda yaşayan ispanyol ressam goya'nın da bu alanda önemli karikatürleri bulunmaktadır .

gazetelerde karikatürün ilk defa kullanılması ise 1831 tarihinde fransız ressam charles philipon'un kurduğu ''la caricature'' gazetesiyle gerçekleşmiştir . fransa'da da , ingiltere'de olduğu gibi aydınlanma çağının düşünceleri özgür bırakmasından bir süre yararlanılabildi , ancak 1835'ten sonra louis-philippe tarafından siyasal nitelikli karikatürler yasaklandı .

osmanlı döneminde karikatür ise , 1870 yılında yılında ''teodor kasap''ın yayımladığı ilk karikatür dergisi olan ''diyojen'' ile başlamıştır . ancak 2.abdülhamit zamanında yönetimin gerici uygulamaları yeni çıkan karikatür dergilerini engellemiş , engellemediklerinde ise eleştiri ağırlıklı mizahı yasaklamıştır .

karikatür sanatı çizgilerle dünyanın tarihini not etmiştir . dünyadaki en önemli yaşananlar her zaman karikatürlerle tarihe geçmiştir . dünya değişirken karikatürler bu değişimleri tüm gerçeklikleriyle insanlara sunmuştur . komünizm hayâleti coğrafyaları dolaşırken karikatür sanatı bu gelişmeleri birebir takip etmiş , dünyadaki köklü değişikliklerin içinde yer almış , katkı sunmuş ve dahası , aynı zamanda acımasızca eleştirmiştir de .

rusya'da çarlık döneminde karikatür sanatı yasaklı hattâ başka ülkelerde yayımlanan karikatür dergileri de ülkeye ahlâkı bozdukları gerekçesiyle alınmıyorlardı . ancak 1808 yılında ilk karikatür dergisi venetsianov tarafından yayımlandı ve 18 gün içinde toplatılıp yasaklandı . daha sonra ''iskra'' adlı siyasi gazete ülkeyi yönetenlerin karikatürlerini yayımladı . ancak bu karikatürler daha çok rusya'yı yönetenlerin resimlerini içermektedir .

rusya'da eleştirel bir bakışla ilk yayımlanan karikatür gazetesiyse ''zritel''dir . ''satirikon'' ise yayımlanan ikinci karikatür dergisiydi . ancak bu gazete o dönemde rusya'da yaşanan sosyalist hareketi onaylamıyor ve çarın yanında yer alıyordu . 1917 ekim devrimiyle birlikte bu dergi kapatıldı . burada çizen yury pavlovich annenkov kısa bir süre sonra devrimin yanında yer alarak lenin ve troçki ile çalışmış ; sosyalist devrime destek olmuştur . troçki'nin başkomutan olarak giydiği giysiyi tasarlayan kişi de annenkov'dur .

rusya'da pravda adlı gazete bir dönem içinde karikatüristlere yer verdiyse de ekonomik koşullar nedeniyle çizerlerin işlerine son verildi .

mayakovski ve bedny , moskova sosyal demokratlarının takip ettiği salaviç ve leningrad'ta ''giyotin'' adlı karikatür dergilerini yayımladılar ancak yine ekonomik sebepler nedeniyle bu iki dergi de devam edemedi .

karikatür , rusya'daki sosyalist devrimi ''dünyaya açılan pencereler'' ile destekledi . okuma yazma oranı çok düşük olan rusya'da rotsa adlı örgütün hazırladığı duvar afişleri karikatür şeklindeydi . böylelikle halk bu duvar karikatürlerinden bilgi sahibi oluyordu .

sovyetlerde en uzun süreli karikatür dergisi ''krokodil''dir . bu dergi işçi gazetesi olan raboçi'ye bağlıydı . daha sonra ise pravda'ya bağlandı . 1929 yılında parti merkez komitesi bu dergileri şiddetle eleştirdi . böylelikle krokodil yukarıdan gelen talimatlarla çizimlerini sürdürmek zorunda kaldı . çünkü karikatür dergileri ekonomik sebepler nedeniyle tek başlarına varlıklarını sürdüremiyorlardı ve ancak bir gazetenin himayesinde çıkabiliyorlardı . üstelik bu dönemde modern çizimler yapmak burjuva yanılgısına düşmekti . ancak klasik çizimler yapılabilirdi . tüm sanat dallarında olduğu gibi karikatürler de ancak partinin istediği gibi olmak zorundaydı . karikatür , partinin ve bürokrasinin elinde hiçbir hicvin izin verilmediği , yalnız övgü içeren çizimlerin yayımlandığı bir propaganda aracına dönüşmüştü .

sovyetlerde 1929 tarihinden itibaren içi boşaltılmaya başlanan sanatın sovyetlerin son dönemlerinde ne hâle geldiğini anlamak için kruşçov'un şu sözlerinden alıntı yapıyoruz :

''gülmece keskin bir usturaya benzer , anneler çocuklarına kesici aletlerle oynamayı yasaklamakta haklılar''

bugün tüm dünyada halâ karikatürlere yasaklar konulmaktadır . çizerlere açılan davalar , düşünce özgürlüğünün önünde barikat konumundadır . diğer sanat dallarında olduğu gibi muhalif sesler hemen kısılmakta , burjuvazinin rahatını tedirgin eden sanatçılar ise tehdit altında yaşamlarına devam etmeye çalışmaktadırlar . son örneklerini türkiye'de de yaşadığımız bu olaylar , sanatın durduğu yeri anlamamız açısından kolaylık sağlıyor . musa kart ve...


çizdikleri karikatürlerin mehkemelik olması söylentileri gösteriyorki , ne burjuva demokrasileri ; ne de bürokratik yönetimler sanatın yaşamına izin vermemekte , yalnız kendi çıkarlarına uygun olarak onları kullanmaktadırlar . ancak yoksul halkların kurduğu , hiçbir sınıfın mevcut olmadığı sınırsız bir dünyada sanat hakettiği değeri bulacaktır .


''lepistes''

9 Nisan 2010 Cuma

unutkan hamsi'lere cevap...

şişedeki balık , zonguldak'ın kara sularından ; bu günden yaklaşık altı yıl önce çıkıverdi . altı yıl gibi uzun bir süre içerisinde yayın hayatına -basılı olarak- dört yıl devam edebildi . bu süre içerisinde şişedeki balık bizlere sevmeyi , aşık olmayı , mücadele etmeyi , başka bir dünya için çalışmayı öğretti... insan olmayı , insanca yaşamayı talep edebilmeyi öğretti . biz şişedeki balık yazarları için , hiçbir gün araç olarak görülmedi aksine şişedeki balık , zonguldak'ta güzel kentimizde bizim amacımızdı...

bir çok sıkıntıya rağmen şişedeki balık'ı hep çıkardık bu dört yıl içinde . sıkıntılarımızın büyük çoğunluğu , bizler gibi üniversitede okuyan bazı arkadaşların , bu işi yeterince sahiplenmemesi başta olarak ; yazılarını vaktinde vermemeleri , baskı aşamasına dek yapılacak tek bir işe dâhi ellerini taşın altına koymamaları oldu . ama bütün bunlara rağmen şişedeki balık her dâim kalabalık görülen gövdesinin altında yalnızca -ne yazık ki- birkaç arkadaşın sorumluluğunda çıkabilmiş bir fanzin oldu . ama devam etti...

biz hiçbir gün ; yazılar gelmedi , paramız kalmadı gibi sebeplerle şişedeki balık'tan vazgeçmedik . birkaç yazı fazladan yazıp , birkaç gece fazladan uykusuz kalıp , dizgisi , basımı gibi işleri üstlendik , harçlıklarımızdan ayırıp çıkardık onu denizinden . Sadece bir yayın olarak değil ; bir çok arkadaşın da emeğinin geçtiği gibi , yer altına maden işçilerinin yanına yeraltının ıssız karanlığına indirdik onu , yoldaşlık etsin işçilere diye yeri geldi 1 mayıs'ta alanlara çıkardık , sinop'a kadar gittik rüzgâr gülleri sırtımızda... ağzımızda neşeli türküler , bir avuç kadar inançlı insandık , rengârenk süslerdik balığımızı , okyanuslara dökülürdük okurken şiirlerimizi...

tek bir gün hiçbirimiz bu benim deme cüretini göstermeden (çünkü bizler kapitalizmin meta fetişizmine karşı balıklardık , nasıl olur...?) her zaman onun tüm sorumluluğunu aldık . onun bize verdikleri yanında bizim ona kattığımız hiçbir şeydi belki , yine de birbirimizi büyüttük . bir fanzin olarak şişedeki balık , fanzin olmanın gereğini üstlendi fazlasıyla , isteyen istediği şehirde çoğaltıp dağıtımını yapabildi , kimseden izin istemeden . çünkü öenmli olan yazdıklarımızın bize ait olması değil ; okunuyor , düşünülüyor , bir başka coğrafyada paylaşılıyor olmasıydı . şişedeki balık bu yüzden karşıcı bir balıktı . sahip olmanın çirkin bahanelerine kulak asmayacak denli onurlu bir balıktı...

ancak böyle düşünen ve bu işin sorumluluğunu üstlenmiş balıklar olarak biz , çoğu kez fanzin'i tekelimize almakla suçlandık , oturduğumuz kahvelerde konuşulanları duyduk... kollektif bir iş olarak şişedeki balık hiçbir zaman böyle bir ikileme düşmediği hâlde neden böyle anlışıldı biliyor musunuz ? çünkü yazılarını verip fanzinimiz çıkıncaya dek tek bir iş yapmayan diğer arkadaşlarımız kedi pisliğini örter maharetiyle hareket etti . ayıbın en ayıbını yaptılar , suçun sorumluluğu ne ağırdır bilir misiniz ? şişedeki balığımız karşısında suçlu olan arkadaşlarımız ne yazık ki alamadılar suçun sorumluluğunu...

biz onlara kızmıyoruz , onlar sistemin azizliğine yenilmiş , sözlerinin gerisine düşmüş , şarap şişesinin dibini boylamış ama hayyam'dan tek bir nebze yararlanamamış arkadaşlar... kızmıyoruz çünkü yaşadığımız dünyanın büyük bir kısmı bu hastalıkla başedemiyor... kızmıyoruz çünkü şişedeki balık bize , orhan veli'nin şu şiirini fısıldadı durdu bize :

''sevdiğim insanlara kızabilirdim
eğer sevmek bana mahsun durmayı öğretmeseydi''

şişedeki balık 2008 yılından sonra yaşamına devam edebilirdi . neden etmedi ? bu soruyu soralım birazcık olsun yüzümüz varsa ? çünkü birçok arkadaşımız onu avladı . evet avladı...

sürekli bir uğultu ve fısıltı devam etti , konuşmalar sürdü ama tek bir arkadaşımız elini o taşın altına koymaya yeltenmedi , onu beğenmeler onu değiştirmek daha güzeline adım atmak için yürümedi . yalnızca uğultu vardı , balık yoruldu . bizden tek ricası , onu filyos açıklarında bir koya , rahatı kaçan bir ağaç'ın altına bırakmaktı , böylelikle bir başka gün başka insanlar onu yeniden şişesinden çıkaracaktı...

onun istediğini yaptık çünkü çok uğultu vardı . böyle cesaretsiz uğultular , korkak alaylar ve insanlığımıza yakıştıramadığımız hareketler balık'ımızın ince pullu derisine dokundu . bu sebeple güneşli bir mayıs sabahı elini taşın altına koyan bir kaç arkadaş onu filyos'ta bir koya bıraktık . yeniden geldiğimizde yeniden bulabilmek adına...

kısacası , şişedeki balık'ın ruhuna en çok zararı uğultuların sahibi ; korkmuş , sinmiş , genç yaşlarında yorulmuş yenilmiş arkadaşlarımız verdi . şişedeki balık'ı hiç tanımadığımız birisi eğer filyos'ta bıraktığımız koyda bulmuş ve onu yeniden gün ışığına çıkarmış ise amacımıza ulaşmışız demektir...

şişedeki balık'ın bir sahiplilik üzerinden anılamayacağını halâ anlamamış , onun ruhundan bihaber arkadaşlara sadece üzülüyoruz . biz eski şişedeki balıklar olarak sizlere karşı mahzun duruşumuzu sergiliyoruz . sizler adına derin keder içindeyiz . kimbilir belki bir gün sizler de anlarsınız , sizin için de çok geç olmadığını düşünenlerdeniz...

bizim umudumuz devam ediyor , biz şişedeki balık'ın bize öğrettiği insani hayatı arıyoruz gündüz gece . arkadaşlar siz aynı dirayeti gösterebiliyor musunuz ? hayatınızı günlük alaylardan sıyırıp , uğultularınıza son verdiniz mi ? bir şeyleri değiştirebilmek adına bir şekilde bir eylemlilikte bulundunuz mu ?

yazısının yayınlanmasından dolayı rahatsızlık duyacak arkadaşların ricâsıyla elbette bu gerçekleştirilebilir ama anlaşılmayan şey şu , yazılarımız bize değil balık'ımıza aitti . bunu bugün halâ anlamamış olmanız üzücü , vahim , acıklı . bir yeşilçam klasikliğinde hüzünlü....


şişedeki balık'ımızın yorgun anısına...


''lepistes''

30 Mart 2010 Salı

kuştan kaleler...

(yorgun sevda'ya...)

en erkenden gelir sahile kurulur . hemen hemen aynı giysiler olur üzerinde ; krem rengi kolsuz bir tişört , kahverengi bir uzun şort . popo üstü oturuyor ayaklarını uzatıyor denize karşı , hafifçe kırıyor dizlerini . sabahaları ben geldiğimde denizden yeni çıkmış oluyor , ekseriyetle saçlarını kuruluyor beyaz havlusuyla . eşi dostu var mı acaba diye geçiriyorum aklımdan . hep yalnız geliyor sahile . önceleri yalnız gözümün takıldığı biriydi o . eğer ona kalabalıkta saat ondan sonra rastlamış olsam belki hiç farketmezdim bile . ancak buraya geldiğimden beri her sabah benden erken sahile inmesi beni ona karşı meraklandırmaya başladı ister istemez . ben de erken kalkarım kahvaltımı yapar inerim pansiyonun hemen karşısındaki sahile . ama nasıl oluyorsa o benden erkencidir . koca sahilde bir ikimiz oluruz . saat ona dek . saat on oldu mu hemen kalabalıklaşmaya başlar , yanınıza ilkin bir havlu serilir sonra iki kız gelir bir çanta bırakır , derken kağıt helvacılar , meyveciler , falcılar . bir bakarsınız önünüz arkanız , sağınız solunu sobe . yakalandığını hisseden bir çocuk gibi kalabalıktan korkarsınız .

dokuz gün oldu ben buraya geleli . emekliliğimden sonra öyle çoğu emeklinin yaptığı gibi kendimi belli bir programın yasa gibi uygulandığı turlarla ziyan etmek istemediğimden küçük bir ege kasabasının denize nazır bir pansiyonunda geçiriyorum yazlarımı . bir önceki yaz da buraya yakın başka bir kasabanın pansiyonunda kalmış ve bu coğrafyaya hayran kalmıştım . kışın geçmesini sabırsızlıkla bekledim yeniden buralara gelebilmek için . havalar ısınmaya başlayınca , çiçekleri ve balıkları üst komşuma emanet ederek geldim yeniden .

dokuz gün boyunca hava bir defa olsun güneşli yüzünü göstermedi . öğlene dek hava sıcak , nemli ve kapalı , öğleden sonraysa yağmur yağıyor . akşamları ise bir şalı omuzlarına atmadan deniz kenarında durmak imkânsız . ancak bu sabah hava dokuz gün boyunca hiç olmadığı kadar güneşli ve sıcak . birkaç küçük siyah zeytini kepek ekmeğiyle atıştırarak ve bir bardak açık şekersiz çay içerek tansiyon hapımı aldım . saat daha yediye çeyrek var . ama hava nasıl güzel . bu satte böyle sıcak olduğuna göre öğlen kavurulur buralar . pansiyonun kahvaltı salonundan sahile değin terliklerimle yürüyorum. yürürken , beyaz plaj elbisem hafifçe kararmış omuzumdan düşüyor . pansiyondan çıkarken bir sigara yakıyorum . kumlar çok sıcak değildir diye düşünüp plastik ayağımı acıtan terlikten kurtuluyorum . denize doğru sigara içerek yürüyorum . bu sabah kimse yok . hayret , bizimki geç kalmış . yoksa döndü mü ? belki de buralarda yaşıyordur . çantamdan havlumu çıkarıp üzerine oturuyorum . küçük el radyomda güzel bir rumeli türküsü çalıyor . biraz cızırdayarak...

''mavrovadan çıktı sümbül üç gün eğlendim
üç günün içinde sümbül kimi beğendin ?
gel yanıma gir koynuma hâl etme beni
yedi de sene mapusta yatsam alacam seni...''

denize giriyorum . su serince . ama gökyüzü çok güzel , açık , bulutsuz . hava da sıcak . epey ilerliyorum . aklımda hiçbir düşünce yok denizden başka . su beni yorana dek yüzüyorum . karnım acıkıyor canım kağıt helva istiyor . geri geri yüzerken koluma biri dokunuyor . irkilip dönüyorum yüzümü . ''afedersiniz'' diyor paniklediğimi hissedince . gülümsüyorum ''önemi yok'' diyerek devam etmek niyetindeyim yüzmeye . ''pardon'' diyor tekrar bir şey sormak istercesine . ''bayan yolumu kaybettim . bana geri dönmem için yardımcı olur musunuz ?''

şaşırıyorum . soruyorum nasıl kaybolduğunu anlamadığımı belirterek , ''efendim'' diye açıklıyor boynuna dek suyun içinde ; bana doğru bakarken , ''insan nasıl havada , karada kaybolursa öyle işte . şaşırdım yolumu maviden , karayı bulamıyorum dün geceden beri yüzmedeyim''

iyice bakınca anlıyorum ki her sabah erkenden gelen bey bu . evet o vallahi . çeneme dek suyun içinde küçük hareketler yaparak gülümsüyorum kendisine , ''ilginç , peki beni takip edin o zaman diyorum'' ileri doğru atıyorum kulacımı o da atıyor ileriye doğru . bir süre sonra yüzüyoruz yanyana . karaya çıkıyoruz . yorgun...

''hanfendi çok teşekkür ederim , bu saatte sizden başkası olmazdı denizde siz de gelmeseydiniz öğlene dek gençleri bekleyecektim denizin içinde'' diyor .

karaya gelince anlıyorum . görmüyor ki bu adam . anladığımı anlamışçasına açıklıyor hemen . ''efendim ben görme engelliyim , denizden de vazgeçemiyorum işte . her sabah erkenden gençler gelmeden girip çıkıyorum denize , bir de geceleri . kalabalık denizde insanlara çarparak rahatsız etmek istemediğimden... anlarsınız ya , göremeyince...'' koluna giriyorum ''akşamdan beri denizde misiniz beyefendi farkeden olmadı mı ?''

biraz sohbet ediyoruz . onu benim havlumu serdiğim yere doğru götürüyorum . birer limonata içip dinleniyoruz . hiç evlenmemiş , burada yaşıyormuş çocukluğundan beri . gözleri ise çocuktan beri görmüyormuş . eski bir kaymakam olan babasından kalan evlerin kirasıyla yaşımını sağlıyormuş . hiç çalışmamış hayatında . ama işsiz de sayılmazmış . görme engelliler için yapılmış ; küçük bir çocukken almanya'dan dayısının getirdiği daktilo ile yıllarca yazılar , öyküler yazmış . iki de kara kedisi varmış , arkadaşlarının dediğine göre ikisi de zifir karasıymış .

evinde onun yaşamına yardımcı olan , ona kitap okuyan genç bir şair de yaşıyormuş . ancak ayda on günden fazla bu delikanlıyı evde tutmak imkansızmış . delikanlı bir gidiyormuş bir daha artık ne zaman gelirse .

ona böyle geceleri denize girmenin çok tehlikeli olacağını söylüyor , bundan sonra muhakkak beni de çağırmasını rica ediyorum . dostluğumuz ikimizinde hoşuna gidiyor . bir süre boyunca sabahları erkenden kahvaltı yaparak denize birlikte giriyoruz , bazı geceler çok yüzmekten yorulup sahilde birbirmize sarılarak uyuyoruz , bazen onun evine gidip yazdıklarını okuyoruz . eğer şair de gelirse birlikte gece boyunca şarkı söyleyip , dans edip , şiir okuyoruz . içip denize giriyoruz , kumsalda sabahlıyoruz...

sabah yanyana uzanmışız yine sahilde . yanağımdan öpüveriyor beni . hoşuma gidiyor , ben de onu öpüyorum .

ağustos sonu . yağmurun habercisi bir sıcak var . hava yapış yapış olmuş boğuyor beni . sabahın çok erken bir saati . beni alıyor pansiyondan . kumsala yürüyoruz . kendimi kötü hissettiğimi söylüyorum ona . denize girelim bir şeyin kalmaz diyor . denize giremeyeceğim . üzülüyor...

yan yana yürüdüğümüz o pansiyon çıkışı dünyanın en uzun koridoru oluyor . bir çile gibi . bitmiyor . sıcak hırpaladı beni . yağmur yağsa diyorum . sahilde kimse yok . herkes bir ağır uykuda sanki . denize yakın oturuyoruz . bir sigara yakıyorum , ''gelmiyor musun denize ?'' diye soruyor . ''yok'' diyorum üzülüyor biraz , yavaş yavaş yürüyor denize . denizden gelen rüzgâr bile sıcak . biraz izliyorum onu denizde . biraz uzanmak geliyor içimden , tansiyon ilâcımı almadığımı anımsıyorum . çıksın denizden , gidip alırız diye geçiriyorum içimden . uzanıyorum denizin karşısına . sessizliğin içinde , sıcak sıcak uğulduyor rüzgâr . uykum geliyor . dayanamıyorum...

uykuya daldığım sırada , gök kararmaya başlıyor , turuncu bir karanlığa bürünüyor gökyüzü . çamur gibi bir hâl alıyor , birden kalabalıklaşıyor sanki kumsal , yattığım yerden gördüğüm gökyüzünün arasından kararmış insan gölgeleri geçiyor . kağıt helvacı geçiyor . sessizlik bir anda uğultu oluyor . gökyüzü dönüyor . ayağa kalkamıyorum . dalgaların arasından bir ses . ''denize gelsene , su çok güzel...'' ölmek üzere olduğum geçiyor aklımdan . nefes alamıyorum .

uyandığımda beyaz badanalı bir odadaydım . içerisi serin . elbisemin örtmediği bacaklarım ve kollarım üşümüş . hemen doğruldum . yanıbaşımdaki hemşire ''yatın lütfen !'' diyerek ikaz etti beni . çaresiz geri yattım . usul usul anlattı bana . güneşin altında uyuya kalmışım epeyce uyumuşum . sıcak hava tansiyonumu fırlatmış . şimdi iyiymişim . ama bu gece burada kalacakmışım . burası sağlık ocağının beyaz badanalı üçüncü odasıymış .

beni buraya onun getirdiğini düşünüyorum . hemşireye arkadaşımdan bahsediyorum . ''hayır'' diyor ''sizi buraya iki genç kız arabasıyla getirdi . öyle bir beyi ben hiç görmedim''

kalkmak ve gitmek istediğimi söylüyorum . hiç umursamıyor beni . gülümsüyor , hayatta olmayacak bir iş gibi bakıyor sözlerime . ama diyorum arkadaşım görme engellidir ve denizde kaybolmuş olabilir ve belki boğulmuş da olabilir . hiç olmazsa sahil güvenlik gitsin arkadaşımı arasın , ona bir şey olmasa beni bırakmazdı asla .

hemşire sözlerimi verdikleri ilçlardan dolayı söylediğimi düşünmüş ve yarı baygın hâlde konuşan beni pek de umursamamış olmalı . derken ben yeniden derin bir uykuya dalmışım .

ertesi sabah erkenden çıkmak talebinde bulunuyorum . bir torba yeni ilaç veriyorlar reçete ile . koşar adım sağlık ocağının önünden bir taksiye biniyorum . onun evine gidiyorum . kapıyı çalıyorum açan yok . iki kara kedisi kapının önünde uyuyor . komşuları , esnaf kimse bilmiyor nerede olduğunu . ''dün gelmedi'' diyorlar ''biz de sizinle sanmıştık''

sahile iniyorum hava serin . deniz çekilmiş . bir iki kişi var sahilde , dünkü fırtınayı konuşuyorlar . dün fırtına mı vardı diyorum . anlatmaya koyuluyorlar hem de ne fırtına... dinlemiyorum onları . elbisemi çıkararak hızla giriyorum denize . epey yüzüyorum kimse yok . sesleniyorum . kimse yok . dalıyorum denizin içi boş . denizin derininde başımı gökyüzüne kaldırarak bağırıyorum birkaç kez . yok... ağlamaya başlıyorum istemsiz . nefesim kesiliyor . ağlaya ağlaya karaya çıktığımda , titriyorum ve hareket edecek hâlim kalmamış .

yok... pansiyonun sahil güvenliğine haber veriyorum . hemen denize inerek aramaya koyuluyorlar . 3 gün arıyorlar . yok . bir yandan evine gidiyorum sürekli , şairi arıyorum , o da yok .

arama çalışmaları yapılırken dostumu sahilde bekliyorum korkarak . 3. günün sonunda falcı bir çingene geliyor uzaktan . sahilde sıkıntılı bekliyorum . yanıma yanaşıyor biraz kaygılı o da . reddedileceğini düşünüyor .

''abla be bi falına bakayım''. ''param yok'' diyorum . ''canın sağolsun'' diyor . ''olur mu öyle ?'' diyorum . ''olur'' diyor . bir torbaya atıyor elini . ''ne falı bu ?''
- bakla .
- nasıl oluyor o ?
- oluyor be abla hiç bilmiyor musun ?

kuma bir bez seriyor rengârenk . elindekileri rastgele atıyor bezin üstüne . bana bakıyor üzünçlü . topluyor baklalarını gidiyor . tutuyorum kolundan ayağa kalkıp :

''otur parasını vereceğim , niye gidiyorsun ?''
- bakmam abla ben bu fala .
- niyeymiş o ?
- kötü fal bu abla bakmam .

yalvaracak oluyorum... bak . isteksiz oturuyor . hava bir tuhaf sıcaklaşıyor . yüreğim sıkışıyor . anlatıyor birbir...

''biri var , kaybolmuş . mutsuz çok , seni arıyor , bekliyor . bulamayacaksın onu , sonsuza dek kaybettiniz birbirinizi'' diyor . ağlaya ağlaya kaçıyor bunu deyip kadın . yeniden ayağa kalkıyorum . tam denize gireceğim , çıkan rüzgar gözüme koca bir kum parçasını kaçırıyor . acıdan yere atıyorum kendimi . çeşmeye dek zor yürüyorum . suya tutuyorum gözlerimi . acıdan ağlıyorum . çıkıyor çıkmasına da kocaman şişiyor gözüm .

pansiyona girdiğim yok . gündüz denizde gece evinde arıyorum onu . sahil güvenlik artık vazgeçiyor aramaktan . ölmüştür diyor . ölüm kararı çıkarıyor hakkında emniyet . dostum resmi olarak ölüyor...

daha durmanın anlamı yok diyorum kendimce . pansiyona gidip ilkin borcumu ödüyorum . odama gidip eşyalarımı topluyorum . son kez denize bakarak evine gidiyorum şairi bulma umuduyla . kediler aynı yerlerinde uyuyor . kapıdaki çiçekler kurumuş . posta kutusundaki anahtarla içeri giriyorum . bir şişe su doldurup suluyorum çiçekleri . bahçesindeki masa en son bıraktığımız gibi duruyor . masanın üzerinde bir taşın altında bir mektup zarfı dışında . mektuba doğru gidip , açıyorum onu .

şair bırakmış mektubu . şöyle yazmış şehre gitmeden önce . ''o öldü . sen de daha fazla arama . ben kendimi toparlamak adına şehre gidiyorum . çok üzgünüm . aşağıdaki şiiri sizin için yazdım . seni son kez göremezdim çünkü onu anımsamak istemiyorum''

''rüzgârla dağılırdı kumdan olsa şehirlerimiz
yaşadığımız bütün bir aşktı
yorgunluğu denizinden çıkaran sarışın bir ölü
kuma bulanmış saçlarını temizliyor , ıslak
bir kadın gözlerinin altında taşıyor adamı
tarih bir şehirden daha gitmeyi düşünüyor''

şairin kısa mektubunu ve onun diğer yazılarını alarak , ayrılıyorum buradan . otobüsüm kasabadan çıkarken kasaba çöplüğüne dadanan martıları görüyorum . çok kalabalık bir martı grubu bir çöpün üzerine eğilmişler . çığlıklar ata ata yiyiyorlar suyun çöplüğe getirdiğini . kasabanın tozlu çıkış yolundan kıvrıla kıvrıla giden otobüsün penceresinden geri dönüp izliyorum onları .

çok geçmeden , jandarmanın yolu kapamış olduğunu görüyoruz . araçtan iniyoruz hepimiz . kimliklerimiz kontrol ediliyor . biraz geride kalan sahile giderek martıları izlemek istiyorum . çöplüğe yanaşıyorum . martıların bir kale gibi üzerinde inşa olduğu çöpü arıyor gözlerim . ama kuşlar artık çöpün üzerinde değil , etrafında uçuşmadalar . iki jandarma eri , bu kuşları sürekli kovalayarak ambulans görevlilerine yardım etmeye çalışıyor .

suyun taşıdığı çöp , şişmiş , ıslak bir ölü . dostum . kuşlardan bir kale , uçuşarak yıkılan bir kale . başıma yıkılan bir kale . kale yıkıntıları arasından otobüse biniyorum . kimlik kontrolü bitinceye değin tozlu kıvrımlı yol üzerinde bekliyoruz . en son şöför biniyor otobüse . motorun gürültülü sesi çalışıyor . tozu dumana katıyor koca tekerleri otobüsün...

otobüs bizi götürüyor , ağlıyorum . dostuma şöyle söylüyorum , ''bir insan karada da kaybolabilir havada da , sen denizde kayboldun , ben karada''...


'lepistes''

7 Mart 2010 Pazar

öylesine bir gün...

kışın bahara yaklaştığı bir sabah , öylesine bir gündü . belki öylesine günlerden tek farkı kışın tüm kasvetinin ardından bir parça güneşi yeryüzüne yansıtmasıydı . sakın yanlış düşünmeyin , o bir parçacık güneş ısıtmakta değildi kemiklerimizi , sadece bir aydınlık , sadece bir aydınlıktı işte...

bahar giysilerini hemencecik dolaptan çıkarmak isteyen genç kadınlar , artık üşümediğini kanıtlamak isteyen delikanlılar montları yerine ince ceketler giyinmişlerdi üstlerine ama dediğim gibi bu görüntü sizi yanıltmasın . hava sahiden soğuktu , soğuk esen bir rüzgâr bile asılıydı havada .

benim için yapılacak fazla birşeyin olmadığı bir gündü . bu güneşli havadan nasibimi almak için rutubetli odamın penceresinden işlerine gitmekte olan memurlara bakmakla yetinmemeye karar verdim . çıktım dışarıya .

ince bir kaşkolu doladım boğazıma . geniş ve nispeten dolu sokakları yürümeye başladım . bir niyetim yoktu tam olarak , gitmek istediğim yer sahiden de ayaklarımın beni götürdüğü yerdi . öylesine bir gün böyle başladı işte . öylesine bir yürüyüşle...

ama bir anda mı olduğu yoksa hep içimde vardı da ben mi bulamıyordum dememe sebep olacak bir hisse kapılmıştım . sanki gelmesini beklediğim birisi varmış gibi , sanki az sonra şehir garına doğru gidecekmişim gbi bir hisle yürüyordum uzaklardan bir dostumu bir arkadaşımı belki sevgilimi belki de kardeşimi almaya yürür gibi yürüyordum . öyle çok inandırmışım ki içimdeki bu hise kendimi , öylesine bir gün böyle başladı işte...

öylesine bir güne nasıl alıştırdım kendimi...

eskiden beklediğim bir araba vardı . onu en son o arabada gördüğümden aradan geçen yıllara rağmen -sanki arabasını satmamış veya başka bir arabayla takas etmemiş gibi inanıp- halâ o arabanın kapımıza yanaşacağını düşünürdüm . günler günleri böyle kovalardı . ne bir telefon gelirdi , ne bir mektup , ne de bir miktar para . ama ben yine de onu beklerdim küçük odamın penceresinde . o zaman odam rutubetsiz olduğundan daha kolay olurdu beklemek .

uzun bir süre bekledim . öyle ki beklerken hızla geçen çocukluk ve ilk gençliğimi anımsamam . sadece bir bahar günü artık beklemekten sıkıldığımı ve kendimce bir karar aldığımı anımsıyorum . karar almamın nedeni de anneannemdir . (bir kadının denize oynamaya giden bir çocuğunu beklerken kıyıda taş kesildiğini anlatmıştı bana) bir daha da pencerenin önüne arabayı gözlemek maksadıyla yanaşmadım hiç .

sonra ne araba , ne tren , ne vapur , ne uçak... hiçbirini ama hiçbirini beklemedim . beklemek insana hiçbir şey kazandırmıyordu ; tuhaf bir melankoli ve vakit kaybından başka . beklediğin zaman hiçbir yerde olamıyordun , hiç kimseyle olamıyordun , kimseye kızamıyordun , kimseyi sevemiyordun . beklemek öylesine meziyetli bir işti ki başka hiçbir iş yapmana izin vermiyordu . belki de dünyanın en zor , en ağır işiydi beklemek . en ağır işçiliği bu dünyanın bekleyen olmaktı belki . saatsiz , süresiz beklemek . aç kalıp , susuz kalıp beklemek . saçını bile tarayamazsın beklerken . ya gelirse , ya kaçırırsam... ayakkabılarını bağlarken gözün kulağın pencerededir . evden markete gitmek için ayrılsan beklediğinin gelmiş ve seni evde bulamayarak gitmiş olabileceğini düşünürüsün . kapına binbir gözetlemeci dikersin...

sonu gelmez beklemenin . sana geleceğim dese de geleceğini demese de beklemek zordur , çekilir iş değildir.

o gün de kendimi o eski buhranlarımın içinde buldum işte . ama yılların getirdiği acıya ve kendine acımaya alışmış bir ruh hâli olarak beklemeyi özlemediğimi ama beklemekten de kaçamayacağımın kanaatine varmıştım . ben ki çok uzun bir zamanı böyle atlatmıştım . beklemek artık benim kimliğim , ruhum , bedenim , iç organlarım olmuştu . beklemek , saçlarım gözlerim ellerim kadar bendi . beklediğim , beklemek olmuştu . karşı koyamayacağım bir şekilde içten içten reddederek beklemek fikrine alıştırdım kendimi.

alıştığım bekleme fikri , hiçbir kimseyi beklememi gerektirecek bir neden yokken beklediğim biri varmış hissine kapılmamı sağlıyordu . işte yeniden beklemeye öyle başladım .

öylesine bir günün acıtan elleri...

kendisine acı çektirmekten , mutsuzluktan mutlu olan birçok insan tanıdım . hiç sevmem acıdan beslenen insanları . kargalardan daha umutsuzdur sesleri . ama beni karıştırmayın onlarla . ben onlardan değilim çünkü . acıdan hiç keyif almam . ama öylesine bir gün bana çektirdiği tüm acıya rağmen karşımdaydı işte . karşı koyamadığım , diretemediğim... sonrası malum...

bir el kabuk tutmuş hattâ kapanmış yaralarımı kanatıyordu . utanmadan aynı elller kanayan yeni yaraları tırmalıyordu . çektiğim acı dayanımazdı . yürürken kendimi kaldırıma fırlatacağımı , acıdan kıvranarak ağlayacağımı umuyordum . acım dayanılası değildi . ama bu elleri durduramıyordum . eller hiç acımadan hiç sakınmadan gıdıklarmışçasına açıyordu açılmış yaralarımı . parmakları derimin altına , kemiklerime değin dokunuyordu . yürümeyi sürdürüyordum acıma rağmen .

öylesine bir günün acıtan elleri ne dikenliydi , ne de elinde kesici bir alet saklıyordu . öylesine bir günün elindeki en keskin bıçak benim yaralarımın nerede olduğunu bilmesiydi . bir defa açık vermeyegörün kendi tarihinize , hiç acımadan aynı yaralarınızı kanatır durur . o da öyle yaptı . yerlerini bildiği yaralarımı bir daha kapanmayacak üzere açtı .

tamam abartmayalım . kapanmayacak bir yara yoktur belki . hele günümüzün dünyasında türlü türlü ilaç ve tedavi varken . zamanın derinimde açtığı yaranın yeri , bedenimin tam orta yerinde boylu boyunca uzanıyor dursun , yürümeye devam ediyordum bir şekilde .

ama acıdan beslendiğimi ve keyif aldığımı düşünmeniz inanın beni bir defa daha yaralar . bunun için size az biraz çocukluğumdan bahsedeyim . kimseyi beklemediğim o zamanlar , nasıl mutlu bir çocuktum . hüzün içimden geçmezdi . yalnız neşelerin , küçük yaz çiçeklerinin ve güzel kar mevsimlerinin durakları vardı . tüm gün bahçelerde , haşarı bir çocuktum . fotoğrafım yoktur ki hiç ; çocukluğun can sıkıcı hüznüyle gölgelensin . devamlı mutlu , gülen bir çocuktum . inanın benden çok mutsuzluktan nefret eden kimse yoktur bugün bile...

öylesine bir günün sonu...

çok uzatmayalım . ben bu yazıyı öylesine bir günün çok yakınından yazıyorum ama inanıyorum ki bu yazıyı okuduğunuzda ve belki ben de sizlerle birlikte tekrar okuduğumda yani öylesine bir günün çok uzağında , yaralarımdan kurtulmuş değilsem bile artık onları iyiyleştirmiş olacağım . yeni bir sevincin insanda sınırlanamayan coşku seli gibi , küçük bir çocuğun yeni çıkan eğri büğrü dişlerinin arasından çıkan bir gülümseyişi gibi aniden ve ansızın kahkahamı patlatacağım . ama şimdi gelelim öylesine bir günün sonuna .

yürüyerek şehrin dışındaki gara ulaştım . kanıyordum oluk oluk . nefesim ciğerime dek yükseliyor . ağlamamak için kendimi zor tutuyordum . içinde asitli bir sıvı taşıyormuşçasına yanıyordu burnum . peronların arasında şehre yeni gelmiş otobüsleri gözlüyordum . güneşli havaya aldırmayın , rüzgâr üşütmek maksadıyla esiyordu . ortadan ikiye bedenimi ayıran elleri bekliyordum . beklediğim kimse olmadan öylesine bir günün ellerini bekliyordum .

geldi mi dersiniz öylesine bir günün elleri ? onu yaralarıma rağmen karşıladığım öylesine bir günün elleri geldi mi ? ben de bilmiyorum geldiyse de ben görmedim . televizyonda izleyip konuşmasını beğendiğimiz aktristlerin , balkonunda çiçek yetiştirmenin hayâlini kurduğumuz tüm o güzel günlerin , karşılıklı birer bira içmenin , yol biletlerinin , karayollarının , kayan yıldızların , nükleer santrallerin , saatlerin , amaçsızca yürümenin tüm bunların uzağında çok uzağında , sıvı nitrojene batırılmış kırılmış düşlerin tedavisinin yapıldığı bir bilim kurgu roman hastahanesinde açtım gözlerimi . her yanım yara bere içindeydi . her yanım kanıyordu .

bir bardak su istedim...


''lepistes''

2 Mart 2010 Salı

bayan kambiyo memurunun sevdiği bir caz parçası...

işyerinin , ışıksız , dar apartmanından çıkarken havanın bu kadar soğuk olabileceği ummuyordu . iyice sarıldı atkısına , şapkasını iyice alnına dek çekti . hızlı hızlı yürümeye başladı . işyeriyle kocatepe cami'sini bağlayan çıkmaz sokaktan , dikçe merdivenleri tırmanarak çıktı . daha açık bir alana gelince atkısını indirdi , şapkasını kaldırdı . derin derin nefes aldı . hızlı yürüdüğünden nefessiz kalmıştı . yine de bir an evvel eve varmak istediğinden hızını azaltmamakta kararlıydı . aynı koşar adımlarla ışıklı ; uzunca caddeye attı kendini . ışıkların oradan karşıya geçti . aşağı doğru rüzgârın sürüdüğü bir poşet gibi uçuşuyordu . arada bazı kendisinden yüksek adamlara , kadınlara çarpıyordu . kaldırımın ortasında bekleyen yorgun insanların aralarından onların omuzlarına dokunup ses çıkarmadan izin isteyerek geçiyordu . her günün alışılmış insan trafiğini , ışıklı soğuk sokaklarını geride bırakarak , dört katlı memur apartmanına ulaşmak için sabırsızlık çekiyordu .

ilk günler biraz daha hevesliydi . soğuk da olsa acele etmezdi eve gitmek için . sokaklarda dolaşır , mağazalara girer , bir şey almasa bile vitrinlere bakardı . ama şimdi öyle miydi ya ? eve gidiyor , hızla yemek yiyiyor ve erkenden yatağına yatıyordu . hemen uyumasa da yatağın içinde olmak , sıcak ve güvenliydi . ilk günlerde hiç kapamadığı perdesi artık onu rahatsız ediyor ; iç içe geçmiş bu evler yığınından huzursuz oluyor , perdeyi sıkıca sıkıştırıyordu kaloriferin arasına . pencerenin hemen yanındaki yatağı ; perdeleri de örtünce başka bir evrene dönüşüyor çok neşeli olmasa da sevinçli kılıyordu onu .

bir mesai bitiminde bir ses duydu ilkin . bu şehirde duymaya alışık olmadığı türden bir sesti . karşı kaldırımdan geliyordu . kenara çekilip duraksadı . karşı kaldırımda büyük bir banka ve onun önündeki otobüs durağında bekleyen kalabalık insanlardan başka hiçbir şey yoktu gördüğü . gözlerini bankanın önünde çin seddi gibi duran , otobüs bekleyen insanların arasında gezdirdi . mümkün değil , sesin nereden geldiğini anlamak . insanlar öyle durmuşlardı ki kaldırımın kenarında , aralarından tek görünen başka bir otobüsün sırasını bekleyen , başka insanların ayakları , poşetleri ve çantalarıydı . ses , bilmediği bir caz parçasını çalıyordu . enstürüman olsa olsa saksafondu . acemi ellerinde birisinin , bu bilmediği şarkı yaşadığı şehrin alışılagelmişliğinden onu koparan tek ses olmuştu . ama yine de çok fazla önemsememeye karar verdi . hava soğuktu , eve gitmek istiyordu , hem görse ne olacaktı . cebinden bir iki nikel çıkarıp verse bu acemi müzisyene , ne işe yarayacaktı . trafiğin böylesine yoğun olduğu şu koca caddeden karşıya geçmeye üşenmez miydi?

evin uzun yolunu yürüdü . aydınlığın sona ermeye başlamasıyla ve sessizlik bir gürültü olduğunda anlıyordu ki evine yaklaşmaktaydı . daha da hızlandırıyordu adımlarını , hatta yolda kimse yoksa koşuyordu bazen .

ertesi gün karanlık ve soğuk işyerinde çalışırken aklına gelmedi değil bu bilmediği caz şarkısı . ama kısa ve etkisiz . bir an düşündü yalnız . akşam işyerinden çıktığında , unutmuştu bile . aynı merdivenden tırmanarak , aynı hızlı adımlarla , aynı geniş ışıklı sokaklardan uçarcasına geçerken müzik yine devam ediyordu . ama bu kez o duymadı bile . nasıl duysundu . ayın ortası bile olmamıştı , üç fatura birikmişti . hızla yürüdü evine , hızla ilerledi yolunda .

bir sonraki gün ve onu izleyen üç gün daha boyunca hiçbir ses duymadan devam etti yürümeye . evine gitti , işine gitti , her sabah ve her akşam aynı sokaklardan geçti . evi ve işi arasındaki mesafe duraksız , soluksuz gidilen bir yol bütünü oldu . her sabah ve her akşam ayak izlerine rastlamak mümkündü yolda . kaldırımda bakışları onun peşisıra gidiyordu . düşündükleri , yaptığı hesaplar iz bırakıyordu yollarda . düşleri , istekleri , içinden geçirdikleri bir dilek ağacına bir çaputla bağlanır gibi kaldırım taşlarına işliydi . sanki onun hayatı ne evi ne işiydi . onun hayatı sanki bu geniş ışıklı gürültülü caddelerin üzerine kuruluydu . gözyaşları , kahkahaları... yaşam dediğimiz de bunların bütünü değil miydi zaten ? evinde bir hiçti , işyerinde de bir hiç . evinde ve işyerinde nefes alıp veren canlı bir organizmaydı sadece , oysa gerçek bir yaşam için ; nefes alıp vermekten çok öte bir şeyler gerekiyordu . işte bu gerekenler de onda yalnız kendi kendine kaldığı bu sokaklardaydı . tüm bunların eşliğinde hergün devam eden müzik onun tarafından hiç duyulmadi , tam beş gün boyunca .

beşinci günün sonunda iş çıkışında önce iki kedi gördü . kediler soğuğa aldırmadan birbirleriyle cilveleşiyorlardı . dişi kedi önce erkek kediyi çağırıyor sonra erkek kediden kaçıyordu . erkek kedi biraz ilgisini yitirse ; dişi kedi yine erkek kediye sokuluyordu .

merdivenlerin sonunda otopark alanından geri geri hızla çıkan bir arabanın kendisinin üzerine geldiğini gördü sonra irkildi . bir kocaman adım geriye doğru sıçradı . sonra arabanın yanından geçerek , öfkelenip bağırdı : ''yuh be adam biraz yavaş sürsene !'' zayıf orta boylu otopark görevlisinin kötü kötü baktığını gördü kendisine , hızla çevirdi başını . adımlarını hızlandırmak yerine bu kez yavaşça otopark görevlisinin yanından geçti . ondan hiç çekinmediğini anlamasını istiyordu bu küstah adamın .

yerde bir 5 kuruş gördü . eğildi , aldı parayı. montunun derin cebine attı . etrafta gören var mıydı diye bakındı . çocuğunun elinden tutmuş onu okuldan almış bir anneyle karşılaştı . çocuğun annesine hevesle okulda olan biteni anlattığını ; anneninse : ''hı... hı...'' diyerek onu dinlemediğini gördü . ardından , zenci bir gençle gözgöze geldi . gencin onu parayı alırken görmüş olabileceğini aklından geçirdi . gülümsedi bu kara çocuğa . kara çocuk tam o sırada başını çevirdiğinden gülümsemesine karşılık veremediğini gördü . derken , arabaların hızla aktığı o geniş caddeye yavaşça indi . havanın çok soğuk olduğunu yol kenarlarında katılaşmış , donmuş su birikintileri olduğunu görünce anladı .

müzik sesini duydu . duydu çünkü müzik sesinin geldiği yerde kırmızı pardesülü güzel bir kadın duruyor , otobüs bekliyordu . müziğin sesini anlamak için durdu yolun kenarına geçmeden . bir iki kişi ''yolun ortasında durulur mu ?'' der gibi öfleyip püflemeye başladı . kırmızı pardesülü kadınla göz göze geldi . kırmızı pardesülü kadın endişelenip önce , arkasına yanına baktı . oysa ona bakmıyordu onun arkasındaki müzik sesine bakıyordu . gözünün görmek istediği bir sesti ama kırmızı pardesülü kadın huylanmış , ters ters bakıyordu . utanarak aşağı doğru hızlı adımlarla yürüdü . evine onu taşıyan yine aynı soğuk ve koca bir sessizlikti .

bir sonraki gün iş çıkışında göz doktoruna gitmesi gerektiğini düşündü . sağ gözünün görmesi iyice azalmıştı . gün içinde ağrıyordu . göz doktoru kadının gözüne iki damla sıktı . yandı kadının gözleri . gözbebeklerinin gerildiğini hissetti . doktor muayeneden sonra uyardı : ''görmeniz bir süre azalacak , eve yalnız gidecekseniz dikkat etmenizde fayda var''... elinde reçetesi , hızla indi yine aynı sokaklardan , bir an evvel evine varmak istiyordu , yanıyorudu gözleri soğuktan , ışıklar kırılıyordu gözünde .

sonraki gün bir karın ağrısı başladı işe gitmedi . yatağından çıkmayarak , perdelerini açmayarak iyileştirdi kendini .

bir sonraki gün işyerinden çıkar çıkmaz bir arkadaşı onu evine kadar bırakmayı teklif etti , kırmak istemedi , kabul etti . aynı sokaklardan geçerken arabayla müzikli sokağı hiç farketmedi . ay sonu cari hesaplı müşterilerden yana derin bir konuya girilmişti .

araya haftasonu girmişti . haftasonu evden çıkmayarak dinlenme kararını büyük bir disiplinle uyguladı . çamaşırları yıkadı , ütüledi , kitap okudu , bulmaca çözdü , telefonla konuştu .

iki gün sonra iş çıkışında bir gürültü peydah oldu . kalabalık insan grupları ellerinde bayrakları ve dövizleriyle sokağın başından ona doğru geliyorlardı . dayanamadı o da katıldı aralarına . istedikleri , herkesin eşit bir yaşamı olması kimsenin aç kalmamasıydı . kim istemezdi ki bunu . çok geçmeden üzerilerine resmi giysili silâhlı polisler yürümeye başladı . ortalık karıştı . toz duman , tazyikli su , biber gazı , cop... kalabalık arasında nefessiz kaldı . yine de tenha bir alana kaçmayı başardı . o soğukta ıslak giysileriyle , taksi parası vermek istemedği için sürüne sürüne eve vardı . yemek yemeden sıcak bir duş alıp perdeleri kapalı odasına , yatağına kuruldu . korkunç bir rüya gördü , uyandığında ne olduğunu hatırlamadığı . ama yastığı sırılsıklam olmuştu gözyaşlarından .

işe geç kaldı . o gün çok zor bitti . iş çıkışında uzun süredir görüşmediği bir dostu vardı o aradı . birer çay içelim teklifini iyi olmadığı gerekçesiyle reddetti . müziğin olduğu sokağa geldi . müziği duydu ama ''başlarım böyle müziğe'' diyerek koşar adımlarla eve geldi .

bir sonraki gün , sizin okumaktan sıkıldığınız gibi o da yaşamaktan sıkılmış bir hâlde çıktı işten . doğruca müzikli sokağa gitti . karşıya geçmedi bu kez ışıklardan , bankanın olduğu kaldırımdan yürüdü . durakta bekleyenlerin arasından geçti . ama bu kez ne müzik vardı ne de müzik çalacak acemi müzisyen .

sonraki gün , iş çıkışında yine müzik sesini duydu . müzik sesiyle beraber kalabalık kitlenin yine slogan atarak ona doğru geldiğini gördü . ''aman allah'' diyerek hızla evinin yolunu tuttu .

ertesi gün iş çıkışında farketmeden müzikli kaldırımdan yürüdü . bankanın önüne geldiğinde müzik sesi devam ediyordu , ama kim çalıyordu bu müziği , nereden geliyordu bu ses ? merak içindeydi . çok geçmeden sese iyice kulak kesilince anladı , bu kez karşı kaldırımda çalıyordu müzisyen şarkılarını . devâsa da bir kalabalık önüne toplanmıştı , bu kez de kalabalıktan göremiyordu çalgıcıyı . üzüldü... gerçekten bu kez çok üzüldü .

bir sonraki gün işyerinde aklından bir türlü çıkmadı o bilmediği caz parçası , o müzik sesi bir türlü gitmedi kulaklarından. karar verdi , ne olursa olsun gidecek görecekti müziğin nereden geldiğini . koşar adımlarla müzikli caddeye yürüdü . alışkanlık işte bankanın karşı kaldırımına geçmişti . şimdi yine karşı kaldırıma geçmek zorunda kalacaktı . olsun geçecekti . karşıya geçti . birkaç araba yanlış yerden geçtiği için ona korna çaldılar . olsun , çalsınlardı . durakta set hâlinde bekleyen otobüs insanlarının arasından geçmek için çabalıyordu ancak izin vermiyorlardı . içlerinden birinin ''hanım hanım kaynak yapma git insan gibi sırana gir'' dediğini bile işitti . önemsemedi , tam seyirttirecekti kaldırıma doğru , durakta gazete okuyan bir adamın gazetesindeki tarihi gördü . ayın 28'i olmuştu . ne güzel olmuştu . ne hızlı geçmişti günler . yaşamak ne denli hızla olmuştu böyle . gülümsedi... müziğin sesini iyiden iyiye işitti .

birden bir korku kapladı onu . şimdi gitse görse müziğin sesini , kimin çaldığını görse , cebinden bir iki nikel çıkarıp verse , bir sonraki gün ne yapacaktı ? günler nasıl geçecekti ?

hava iyice soğumuştu yeniden karşıya geçerek memur evinin yolunu tutmuştu...


''lepistes''

20 Şubat 2010 Cumartesi

göç...

insan bazen çok pis kokar
ne yapsa saklayamaz kendini
sesini unutturacak bir ses arar
gürültü gibi bir şey işte
neresinden dokunsa ona ,
hep eksilerek kaybolur
bir şeyi , dokunsa kıracak gibi bir ses
sessizlik gibi bir şey işte
hayır , değişen bir ses değil duyduğu
yıllardır aynı şey , alışıldık hüznü kışların
kışın gürültüsü bu kızaran kulaklarında
ben gün gibi işitiyorum .
her akşam aynı hayâlle uyuduğunu ben bilmiyor muyum ?
ama insan bazen dağılacak gibi olur
eti etine değse cehennem
sahi hiç cehenneme kışın giden olur mu ?

saklanmak eski bir çocukluk korkusundan
önceden görülmüş bir şey değildi
ama nedense silâhları donandığından beri adamlar ,
bu kasabada huzur dindi .

utanmadan arar aynı numarayı
ve karşısındaki ona buz gibi bir sesle yaklaşır
kulakları kızarır bazen
duyduğu bu kış çığlığı mıdır ?

onun yalanladığı bir başka şeyse ,
her daim kış olduğudur

hava soğudu ,
bu kadar yeter .
haydi , başka bir şiire gidelim...


''lepistes''

31 Ocak 2010 Pazar

rüyadan düşerken...

bir sonbahar akşamüstü sana geldim . hiç konuşmadan içeri aldın beni . sessiz bir yatak verdin . dilsiz bir gece... uyumama izin verdin , uyudum . bir sonraki güne kadar uyudum . rüyamda seni gördüm...

adressiz bir mektup gibi duruyordun gözlerimin önünde . gözlerini gördüm . gözlerin çokça kederli ve yorgun . ve etrafı tren raylarından çizgilerle kaplı . sessizsin ; yük gemilerinin limandan kalktığı gibi soluyorsun . ağzın bir deniz kadar mavi ; ellerin kirli . öpüyorum ellerini . karabataklarını , martılarını , sokak kedilerini , sarhoşlarını gösteriyorsun , anlamıyorum . ben ağlıyorum . gece ; ama olsun , çıkıyoruz sokağa . sen de ağlıyorsun . yürüyoruz birlikte , beni bir yere götürüyorsun .

birden değişiyor rüyam . karanlık ve soğuk bir geceye doğru yürüyoruz . ''liman arkasına gidiyoruz'' diyorsun . ''uzak mı orası'' diyorum ben de . ''hayır'' diyorsun ''geldik'' .

liman arkasında balıkçı ağlarına basarak ilerliyoruz . bir denize , bir sana bakıyorum . birden kayboluyorsun yanımdan rüya bu ya... adını çağırıyorum , bir balıkçı kayığıyla yaklaşıyor kıyıya . elini uzatıyor beni çağırıyor . kayıkta üç müzisyen var . biri şarkı söylerken diğer ikisi keman ve klârnet çalıyor . oyalanmadan elimi uzatıyorum balıkçıya . sandal tuz ve balık kokuyor . balıkçe geceye doğru çekiyor kürekleri . derken , yeterince uzaklaştıktan sonra balıkçı kürekleri suya atıyor . hep birlikte bir şarkıyı söylüyoruz . aman aman , kalkıp da oynuyoruz . kayık bir oraya bir buraya . ''aman , denize düşeceğiz kardeşim , yapma'' . aman aman bu nasıl sevda ?

balıkçı kürekleri denize atıyor . uzakta bıraktığımız kıyıda birileri geriye doğru sayıyor . kıyının ötesindeki şehirden alkışlar yükseliyor... ''nasıl döneceğiz şimdi'' diyorum . cevap vermiyorlar . şarkıyı bitiren müzisyenler az önceden beri içtikleri ispirtonun şişesini kırıyorlar kayıkta . ve denize atıyorlar . kayıkçı kederli . kayığı tutuşturuyor . engel olamıyorum . denize atlıyoruz biz de çaresiz . balıkçı ağır bir taş gibi derine düşüyor . ben derine doğru inerken kırılan şişenin bir parçasını görüyorum . yavaşça su üstüne çıkıyorum . kıyıya yüzerken denizin tam ortasında karşı kıyıda patlayan havai fişekleri görüyorum .

ıslanmışım , çıkıyorum sudan . yanıma geliyorsun . ağlamaklı... ''sahil kahvesinde bir çay içelim'' diyorsun , ''ısınırsın'' . kahvede bir çay içiyoruz . herkes senin hakkında konuşuyor kahvede . seni terketmekten , senin sıkıcı olduğundan... dayanamıyorum , ''kalkalım mı?'' diyorum . çayların parasını sen ödüyorsun . para üstünü almadan kalkıyoruz...

zaman değişiyor . ocak ayında bir gündeyiz . insanlar var , yürüyorlar ve bağırıyorlar . onların istediklerini biliyorum , ben de istiyorum onların istediklerini . onlarla birlikte bağırıyorum . kalabalık arasında kaybediyorum seni . olsun , ne de olsa bulurum diye düşünüyorum . birden hava kararıyor . herkes geri-geri gitmeye başlıyor . ve küfür ediyorlar : ''sattın biziz başkan''... ''nereye?'' diyorum ; ''eve'' diyorlar . iyi ama ben nereye gideceğim ? evim yok ki benim... sonra sahil boyunca yürüyorum yine . birçok insanla tanışıyorum . sonra hepsinin yüzü düşüyor . bir eve taşınıyorum . oradan çıkıyorum ; başka bir eve . bir sokak arasında kanatsız uçabilen birine rastlıyorum . uçtuğunu kendi gözlerimle gördüm . derken , bana öğretiyor uçmayı . ama tam uçarken yağmur yağmaya başlıyor . ona siyah şemsiyemi veriyorum . uçup gidiyor . seni tanıyormuş ve seviyormuş . ama yine de seni terkediyor o da .

karanlıktan beliriyorsun . birden toprağın altına giriyoruz . ve hıçkırarak ağlıyorsun . o an görüyorum olanları . aşağılarda ölen adamların var . sende kalabilmek , yaşayabilmek için , gidecek başka yerleri olmadığı için ölen adamlar . bu adamların cesetleri bulunduğunda , hepsinin yüzü aynı . yoksul yıpranmış insanların yüzleri nasılsa , onlarınki de aynen öyle . kimi on ; kimi kırk yaşında . hepsi ölüme durmuş ben gördüm . sana bakıyorum ama senin bir suçun yok . ağlıyorsun ; daha dayanacak hâlin kalmamış .

çıplak ayaklı çocukların olduğu çingenelerin mahâllelerinden geçiyorum , çıplak ayakalrımla . karşıma çıkıyorsun yine . seni bulduğuma çok seviniyorum . çok kötü görünüyorsun ''ne oldu sana'' diyorum . ''herkes gidiyor'' diyorsun . ama onlar buradalar . ne olur yardım et bana . birden , hoş bir arazide buluyoruz kendimizi . iyi , temiz giyimli adamlar bir çember oluşturmuşlar . ortalarında sen . sana vuruyorlar . fena benzetiyorlar seni . senin yanında , senin fotoğraflarını ve anılarını yakıyorlar . çok pis duman çıkıyor . dumandan genzim yanıyor . aralarına girip seni alıyorum . küçücük kalmışsın . yaşlanmışsın... ölüme yakınsın . korkuyorum . seni eve götürüyorum . bir yatak hazırlayıp dinlenmeni istiyorum .

uyanıyorum... bir telefon sesi duyuyorum . telefonun ucundaki ses ''araban ne zaman kalkıyor , eşyalarını hazırladın mı , bugün mü dönüyorsun?'' diyor . kapıyorum telefonu . yatağa bakıyorum . yoksun... endişe içinde kapıya bakıyorum . kapının önünde tüm eşyalarım toplanmış . kitaplar , dergiler , fotoğraflar... tanıdığım herkes koliler içinde . dışarı çıkıyorum , herşey yanmış , herşey değişmiş . sen yoksun artık . anıları olmayan birisi nasıl varolabilir ki ? tüm yaşanmışlıklarını yıkmışlar .

dayanamayıp liman arkasına gidiyorum . ağladığını görüyorum . kıyıda bağırıyorum : ''seni kurtaramadık , kusura bakma'' . adını çağırıyorum . bir balıkçı kayıkla yaklaşıyor . kayığı kiralıyorum ondan . kıyıdan yeterince uzaklaştığımda kürekleri atıyorum . mehtapta buğulu bir kadın sesi şarkı söylüyor :

''gün gelince herkes gider canımın içi , herkes gider
ve sen bile bir dakika daha olsun duramazsın
başka sokaklar vardır , başka kuşlar
oraya doğru yelken açarsın
ama biz alışığız canım yenilmeye ve terkedilmeye
inan artık akmaz gözümüzden bir damla yaş bile
gideceksin canım sen de gideceksin
acıma ve düşünme bir dakika bile
vakti geldiğinde uçar yavru kuşlar bile
yolun açık olsun düşünme bizi
rüzgâra dön yüzünü ve gülümse
inan birgün değişecek bu yeryüzü
ve uçulacak kanatsız bile
ve uçulacak kanatsız bile...''

derinlerine doğru ilerlerken denizde onun adını söylüyorum . ''zonguldak'' diyorum . yukarıda bir şehir yanıyor...


''lepistes''

2 Ocak 2010 Cumartesi

soğuksu günlüğü üç...

sıradan bir gün , kasım 2007

kedi yine kapının önüne az evvel boğduğu ve fazla yıpranmamış fare cesetlerini bıraktı . fare cesetleri öylesine canlıydılar ki , üzüldüm . kediye teşekkür ettim ve yenisini istemediğimi anlattım ona . biraz üzüldü ama yapacak bir şey yok . ''gözlük'' güzel bir omlet hazırladı bana . bu onun öldükten sonra yaptığı en güzel omletti . sonra biraz çalıştım . sonra da yattım . yatar yatmaz çöle gittim . uyandığımda gürül gürül bir yağmur yağıyordu . hiç düşünmeden , kediyi evde bırakıp istanbul'a bir bilet aldım .

katil-im , aralık 2007

bugün bu evde ilk cinayetimi işledim . herifi kafasından vurdum . anında duvara çivilendi . duvarda kan izleri kaldı . hemen ölmedi , bir kurşun daha sıkmasını istedim . bir el daha ateş etmedi... adam nihayet öldü . savaş istiyordu . çizgi çizgi öldü . kurşunu sıkan ben değildim ama vur emrini ben verdim . şimdi yüksekçe bir bina çizip , kendimi oradan atacağım . umarım paramparça olurum .

mahallenin müziği , ocak 2008

tırtıl doğukan , imam olmak istemiyor . bana geliyor ve édith piaf dinliyoruz . halasından bahsediyor . keman olmuş halası . bildiğin bir keman . ama ne keman... değişim onlarda ırsi galiba .


''lepistes''
burada anlatılan her olay yaşanmıştır

31 Aralık 2009 Perşembe

sahil kahvesinde zonguldak...

adana saimbeyli'de gözleri görmeyen bir adam donarak ölmüştü geçen kış . cesedinin bulunduğu saatlerde ben kocaman ekranı olan bir televizyonun durduğu camekânın önünden geçiyordum . televizyondaki alt yazıda da ''ve insan yeryüzünün sırlarını öğrenmek istedi'' yazıyordu . erdeniz , kocaman gövdesiyle karaya oturdu . ve küçük bir gezegen daha bulundu , ona bir numara verildi . izmir körfezinde güzelyalı'ya doğru siyah ve ne olduğu bilinmeyen bir tabaka , karabatakların avlanmasına izin vermeyecek şekilde denizin üzerini doldurdu . lavvuarın hemen yanında işçi barakalarından yaşayan bir işçi barakasına girdi . küçük bir çocuk sahilden (çocuğun gözleri çekik) ''boyayalım parlasın'' diye diye geçiyordu . izlanda'lı şarkıcı björk , fotoğrafçısının gömleğini yırtmıştı . biz yan yana fotoğraf çektirmiştik , adım kadar güzel miyim acaba ?

çipura güzel bir balıktır .
dünyada ise hızla devleşen küçük ve büyük pille çalışan insanlar üretmeye çalışan bilim insanları , en iyi pilin duracell olduğunu söylüyorlardı . neyse ki denizin kilometrelerce altında pille çalışmayan çipuralar vardı . güllük'te iki milyonu ölmüş . bu bir komplo mudur acaba ?

gazze'de tam bu sıralarda yoksul insanlar , dünyanın en büyük açık hava hapishanesinden kaçmaya çabalıyorlardı . onlar demirden bir duvarı deldiler . darısı diğer duvarların başına .

rahatsız olsam ben kendim söylerim . ben , sahi ben o sırada çay içerek ısınıyordum . yol paraları çok fazla . hükümet kızılay'ın oradaki binaları almış . ardahan'da kombiler soğuktan donmuş . iran'a hemen bir telefon açılmış . ''açın doğalgaz vanalarını'' . iran şaşırmış .

kadınlar , gelin ! elimde hepinizi kurtaracak bir şey var . beyaz gelinlik üzerine , kırmızı kurdeleli paketlerinizden ; akşam ne yemek yapsam sorusundan ; gece sokağa çıkmışsın , haketmişsin yargılarından ; bu akşam olmaz başım ağrıyor bahanelerinden kurtaracak bir formül...

ama bütün bunların dışında sizlere , sarsılan güvenim ve kırılan kâlbim var . ne çok sevmeme rağmen ne çok kırdınız beni . bilmem anlatabildim mi ?

üstelik ''penbak ampisilin''e duyarlı gram pozitif ve gram negatif mikro organizmaların neden olduğu solunum sistemi , ürogenital sistem , deri ve yumuşak doku enfeksiyonları tedavisinde endikedir . yaa...


''lepistes''


''üsküdar'da güvercinlere yem
zonguldak'ta balıklara ekmek
üsküdar'da güvercinler
zonguldak'ta balıklar
aynı iştahla saldırırlar yiyeceğe
çünkü açlık her yerde aynı''

''engin çöl''

21 Aralık 2009 Pazartesi

akrepsiz...

ne olur bu gece çölü göreyim rüyâmda
susuz ve bitkin olayım ölüme yakın
sabah uyanayım
yeni bir yağmur henüz başlasın
kalkıp bir bardak serin su içeyim ; akrepsiz
canım gökkuşaklarını görmek istemiyor
bisiklete binişleri hâlâ gözümün önünde çocukların
aklıma sevgisiz bir şeyler , eksik geldiğinde ,
durup bir şeyler yazamıyorum yazık
bir öyküyü fısıldamak ,
görmediğin o adam ve bir başka andan düşen
gece iyice ilerliyor kendini sıkı tut
sabaha uyanmam gerekecek
sabah uyanayım
çölde olsun ,
akrepsiz .


''lepistes''

24 Kasım 2009 Salı

sen...

elleri bağlanmış birisi gibisin
çok uzakta bir şehirde dönüş bileti olmayan ,
hiçkimsenin tanımadığı ,
ve tek bir kelime onların dilini konuşamayan

fırtınanın mahsur bıraktığı yabani otlardan biri ,
tek bir bulut gökyüzüne takılı kalmış ,
ölmeye adanmış bir kurban
tek tanrısı kendinden başka biri olmayan birine üstelik

daha önce yaşamış ve sevmiştin hayatı
gözlerinin içinden koklamıştın tüm o bahar çiçeklerini ,
şiddetli bir baş ağrısı gelip yerleşinceye dek gözbebeklerine
ve mesafeler kokuları çok dağıtıyor

gece olunca uykudan uyanıp sebepsiz ;
ne olacağını düşünen biri
tüm gün boyunca adımını atmadan sokağa ,
herşeyi unutmaya çabaladıkça hatırlayan biri

bu tipi bitinceye dek huzurlu bir mağaraya saklamalı kendini
savaş alanının ortasında tarafsız bir er gibisin
uzak , sis içinde ve kaybolmuş cesaretinin erittiği ,
saçma sapan hayaller içindesin

bir an herşeyi anlamsızlaştırır ve onları kaybedersin
canını sıkan ne varsa görmezden gelirsin delirmemek için
oysa neden bu kadar korkar delirmekten insan ,
dışarısı bir tımarhaneyken hatta

bütün bunları yeniden görmen çok fazla zamanını almayacak
ve her defasında yeniden düşecek zırhların
kumdan kalelerini yıktığında rüzgâr ve dalgalar ,
bir kez daha yıkılacaksın

bence delir
bence bağır istediğin kadar
işte bu , işte orada diye kepaze et onları
susup öldürmekten kendini her zaman daha iyidir bu .


''lepistes''


''iktisat siyaset'ten de lepistes''

13 Kasım 2009 Cuma

soğuksu günlüğü iki...

mahâllede yeni bebek ; ekim 2007

doğukan'ı anlatmıştım size , annesine kızıp tırtıl olup evden uzaklaşmıştı . o günden sonra annesi ile babası hiç vakit kaybetmeden yeni bir çocuk yapmak istediler . ancak bu defa çocuklarının tırtıl olmaması için ellerinden geleni yapacaklardı . doğukan'ın annesi bu yeni bebeği beklerken çok dikkât etti kendine ; temizlik yapmadı , halılarını görümcesine yıkattı . en sonunda o gün geldi ve dokuz ay on gün doldu . derken onbir , oniki... fakat bebek bir türlü gelmiyordu . ben de bir mahâlleli olarak bebeği merak etmeye başlamıştım . bebek ya bir tırtıl ya da bir çiçek , börtü böcek filan olur diye endişelenmeye başladığım hâlde bunu kimseye belli etmedim .

ancak birkaç gün daha geçtikten sonra annesi de babası da endişelenip doktora gittiler . doktor daha önce olanları hayretle karşılamış , ama endişelenmemeleri ve beklemeleri gerektiğini söylemiş .

bir gün sabaha doğru doğukan'ın annesinin kasıklarından bacaklarına doğru dayanılmaz bir acı başladı . bir bağırış bir çağırış ki sormayın... az sonra bebek ağlaması... göbekbağını kestiler , yıkadılar , giydirdiler . annesinin yanına yatırdılar . uyudular... bir öğlen ben evden çıkarken çocuk sesleri duydum . gittim baktım , doğukan'ın karındaşı doğmuş da dillenmiş bile . makarna , çorba yiyiyordu benim gördüğümde... ne ilginç bir aile .

yan komşunun şarkısı

benim yan komşum her gece eve geç saatte gelir . rakısını açar ; şarkısını söyler . kürdi , hicâz , nihavent... ben uyumaya hazırlanırım . bilir... ''bunu da söyleyeyim son'' der . hiçkimseye etmem şikâyet ile başlayıp ağlayarak bitirir şarkısını . bir gece eve gelmedi . uyuyamadım bekledim . o gelmeyince ben başladım : ''hiçkimseye etmem şikâyet , ağlarım ben hâlime''...

alışmak iyi değil anladım . eve bilerek gelmiyormuş . ev sahibinden kaçıyormuş köşe bucak . kirayı ödememiş . elim mahkum , onu dinlemeden uyuyamıyorum ya... kirayı ödemeye karar verdim . benim gibi onun sesine alışanlar aramızda para toplayıp kirasını ödedik...

şimdi onun geri döneceğini umuyoruz .

''titrerim mücrim gibi
ağlarım istikbâlime''


''lepistes''
*burada anlatılan her olay yaşanmıştır

5 Kasım 2009 Perşembe

papatyayı kurtarma telâşı...

papatyaları kurtarma telâşı bu
sardunyaları da
bir rüzgârın taşıdığı kent , deniz kokusu
ayaklarımı öylesine bastığım
çıplak tenlerine dokunduğum bir yer
tümüyle görebileceğim kadar yüksekteyim
hiç olmaz mı dediğim neydi
neydi bu uzun yürüyüşe çıkaran beni
koparan biraz biraz
eksilten artıran
baktım da güneşe kapamış güzel yaşlı kadınlar şemsiyelerini
onların entarileri , tarat bezleri , aspirinleri
oysa çocuklar şemsiyelerini açmışlar güneşe
yeni bir başlangıç mı bizimki

gürültülü patırtılı kalabalık istanbul otobüsleri
ineceğim duraklara hazırlıklı mısın diyorum ses yok
öylesine bir kağıda not edilmiş dudaklar
yırtık yarısı yazılmamış adresler
silinmiş son üç numarası bir telefonun
yine de arıyorum
aradıklarım boşa çıkıyor
boşları arıyorum
bir yerde muhakkak hata yapıyorum

kitaplar sedir sedir , gün gün kitaplar
bir ucundan sen yakmışsın bir ucundan ben
boş bir çöp bidonu rastgele inlemekte düşerken yokuş aşağı
gözlerin içinde karanfil ışıkları
sırlarımı açtığım bulutlar sır oldu
yağmur gizliden bile yağmıyor
akşam olsa bir tur atsak sefaları
kadıköy'den ev tutma heyecanları
bırak allah aşkına kardeşimişin mi yok uykuları
günlük vitaminler
günlük nazlar niyazlar
akşam rüzgârlarına hasret yazlar
işte tüm bu çabam su bardağı
senin içindeki papatyayı kurtarma telâşı
sardunyayı da...


''lepistes''

30 Ekim 2009 Cuma

bir evde yaşamak...

sabiha gökçen havaalanından bir kuş uçuverdi
ona bu yaşadıkları ağırdı
alçacıktan bir taş battı ayağına
güneş halâ iğne iğne yakmaktaydı

onun tüm elbiselerini giydim
tüm anılarını gördüm
onun gibi yaşadığım bu günün sonunda
bütün bir günden daha ağırdım


''lepistes''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...