''proleter balık'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
''proleter balık'' etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2019 Çarşamba

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın
sakalları arasında saklanmış ağzıyla
konuştu işçilerle anlattı gerçeği
dedi ben memnunum hâlimden
ama üzüyor beni sizin hâliniz derinden
kalkın isyan edin köleliğinize
memnun değilseniz eğer bugünden

kaşıdı sonra sakallarını biraz
gürdü kapkaraydı parlaktı fikirleri gibi
sonra döndü tekrar işçiye yüzünü
üreten sizsiniz sömüren onlar
kalkın isyan edin bu sömürüye
gösterin onlara işçinin gerçek gücünü
kırın ücretli köleliği kesin kökünden.


''proleter balık''

12 Ocak 2014 Pazar

bir anda...

seni sevmeyi ben seçtim biliyorum
bunda senin bir suçun yok 
 

haberin bile yokken
bir anda sevdim seni
çok kısa sürede oldu bu
anlatsam inanmazsın...
biliyorum güzel geliyor sana yaşamak
güzel geliyor yeryüzünde geçen zaman
evet güzel , şimdi anlatamayacağım kadar çok olan şeyler
ben de güzel bulabilirim her şeyi
buna zorlayabilirsem kendimi
kelebeklerin ve kedilerin peşinden koşarken
bir güvercinin ta gözlerinin içine bakarken
ya da bir sokak köpeğinin bakışlarındaki saflığı hissederken
bana da güzel geliyor yaşamak
ama bunlar para etmez biliyorum
kendi deliliğimle kalakalırım öylece
tıpkı bunlar gibi seni sevmeyi de ben seçtim
senden habersiz
bir anda sevdim seni
çok kısa sürede oldu bu
anlatmıyorum
çünkü inanmazsın ...

''proleter balık''

21 Aralık 2010 Salı

juan ve ofelia...

1938 yılının ılık bir şubat akşamı , nasıl da kışkırtıcı şu sokak lambaları ve onların yerlere yansıyan pırıltılı ışıktan gölgeleri . sürekli gözünün önünde canlanan düşünceleri iyice yükseltiyordu vücut ısısını . ve tutamadı sonra kendine deniz kenarına gitti juan . telâşla ve hızlıca adımlarla geçerken ılık rüzgârın arasından ; bir şeyleri yırtıp parçalamak ve yerine daha güzelini koymak ister gibi bir hâli vardı . oysa parçalanan sadece kendisiydi juan’ın . ve yerine yenisi gelmeyen günlerini harcıyordu hep . deniz kenarına yakın bir yerde durup şöyle hafifçe kafasını kaldırdı ve gökyüzüne baktı ; sanki derin bir kuyunun içinden bakıyormuş gibi . koyu mavi gökyüzünde kar taneleri gibi uçuşan martılara dikti gözünü .. havada daireler çizerek uçuşan ; koyu mavi gökyüzünde şehir ışıklarının gövdelerine ve kanatlarına yansıdığı beyaz martıları izledi bir süre . sonra hiç aklından çıkmayan ofelia belirdi birden gözlerinin önünde . ofelia’nın 8 ay önce yazıp gönderdiği mektup geçen hafta geçmişti eline . giysisinin cebindeki mektubu avuçlarının içinde tekrar sıkarak hissettiği sırada bir ses işitti kulaklarında : ‘’hangisi gidiyor bunların ?’’ … juan evine dönebilmek için otobüs durağındaydı . hiç arkasını dönmedi , koyu mavi gökyüzüne bakamaya devam ediyordu . sağa sola uçuşan martılara bakarak şöyle geçirdi aklından ve hafifçe mırıldandı : ‘’hepsi gidiyor’’ .ve dudaklarında hoş bir gülümsemeyle birlikte yineledi bu lafı : ‘’hepsi gidiyor’’…



onu gülümseten şey ne gökyüzünde kar taneleri gibi uçuşan martılar ; ne ona anlamsız gelen o soruyu boşluğa soran adam ; ne de ılık bir kış akşamındaki bu koyu mavi gökyüzüydü . onu gülümseten şey belki de ofelia’nın 8 ay önce guernica’dan ona yazıp gönderdiği mektupta olan kokusuydu . onun ellerinden çıkan harfleri yeniden görebilmekti belki . belki de yaşanan çatışmalara ve bombardımana rağmen yaşıyor olduğunu bilmekti . o güzel parmaklarını düşündü , öpmekten büyük bir haz aldığı parmaklarını… mektubu geldiği günden beri defalarca okudu juan . ofelia’nın yazdıkları tüylerini ürpertiyordu . geçen yıl nisan ayında bir pazartesi günü almanlara ait kondor lejyonu hava kuvvetleri ile italyanlara ait olan lejyoner hava kuvvetlerinin şehri bombalarla yerle bir ettiği yazıyordu satırlarında .juan satırları okudukça sevinci ve hüznü aynı anda yaşıyordu . ofelia’nın yaşıyor olmasına sevindiği kadar saldırıda guernica’da bulunan yüzlerce insanın ölümünden bahseden mektubu okurken oldukça zorlanıyordu . juan’ın kendini parçalamasının sebebi belki de buydu . en kısa sürede , ispanya’ya ofelia’nın yanına gitmek ; ona ve diğer insanlara katkı sunmak istiyordu . mektupta yoğun olarak bu saldırıdan bahsediyordu ofelia ama çok fazla ayrıntıyı da anlatmıyordu juan’ı çok fazla üzmemek için . franco’ya başta hitler yönetimindeki alman ve İtalyan faşistlerden yoğun destek gelirken ; kendilerine sovyetlerden çok fazla destek gelmediğinden yakınıyordu mektubunda . almanların , franco’nun onlara sunduğu fırsatı yeni uçaklarını denemek için iyi değerlendirip yüzlerce insanın üzerine bomba yağdırmış olduğunu anlatıyordu ofelia .ve juan’a nasıl olduğunu soruyordu mektubunda, iyi olup olmadığını merak ediyordu onun da .



juan burada iyiydi . bir arkadaşında kalıyordu . ofelia’nın onu düşünmesini istemiyordu . ‘’sadece kendini düşün ofelia , sadece kendini’’ diye geçirdi aklından . 3 ay önce ispanya’ya giden konvoyun oraya ulaştığını yazıyordu ofelia . gözleri onu aramıştı tren istasyonunda .ama bombardımanın ardından yaraların sarılmaya çalışıldığı bir dönemde bunu fazla düşünemezdi . bir sonraki konvoyu beklemek üzere istasyondan ayrılıp yapması gereken işlerle ilgilenmeliydi . bu durumu ve bundan duyduğu üzüntüyü mektupta belirtmemişti . amacı juan’la görüşmek değil , yanında olması ve onun iyi olduğunu bilmek isteğiydi . bu zor günlerde ölürse yanında juan’ın olmasını çok isterdi .



mektup elinde otobüse bindi . bir an önce oraya gitmek isteyen juan’ın gözlerinden okunan derin bir hüzün vardı . karanlık akşamın içinde otobüsle evine doğru ilerlerken elinde tuttuğu mektubun üzerine bir damla yaş aktı gözlerinden . gözyaşı tam da ‘’guernica’’ kelimesinin üzerine düştü . tıpkı bir alman bombası gibi ve orada akan kanları anlatır gibi dağılmıştı mürekkep saman sarısı ve kirli kağıdın üzerinde …


''proleter balık''

13 Temmuz 2010 Salı

bir ayın son günleri...

belirsiz bir karanlığın içinde ilerlerken
yol boyunca yıldızların ve düşlerin aydınlığı
ve kıvılcımlar patlatan neşesi eşlik ediyordu bize
her yolculuğa başlarken hissedilen yorucu hüzün ;
belki de tüm gidişata yön ve anlam verecek ,
bir şeylerle son bulmalı diye mi düşünüyorsun ?
ama başlayan tüm yolculuklar gibi bu da
kendi içinde çözemediğin bir takım soruları barındırıyor
bir köşede gizli kalmış o yorucu hüzünden türeyen sorular...
ve belki de bir gülüşte ya da farkedilmeyen
anlık pırıltısında güneşle çarpışan gözlerinin
işte tüm bunlar senin kendini fırlattığın yolculuğunda ,
otobüsün camına yansıyan düşlerin


sabaha karşı artık bize eşlik eden zeytin ağaçları
ve coşkulu dalgalarıyla insanı kendine saplandıran
bir deniz işte ege denizi var gözlerimizin önünde
serin , tuz kokulu ve berrak bir dost gülümsüyor şimdi
tam karşımızda bak haydi uzat ellerini ona
izin ver seni sevmesine kaplamasına her yerini
ve kıyısında ilerledikçe yosun yerine
zeytin ağaçlarının yapraklarını görüyoruz saçlarında egenin

deniz sesleri mi bunlar yoksa bir piyano mu ?
ilerleyen zaman hiçbir şeyi umursamazca tekrarlıyor kendini
ne sesi bu tarif edebilir misin bana ?
bir ayın son günlerini yaşıyoruz bu aralar
güneşin batışıyla biten her gün
ağustostan kurtulup eylüle doğru ilerliyor
bir canbazın ip üstünde yürüyüşü gibi
her şeyi göze alarak
tıpkı yolculuğa çıkar gibi...
buralarda mısın ?
yoksa şimdi en uzak şehirlerden birinde mi ?


''proleter balık''

23 Mayıs 2010 Pazar

ölüm getirdim size bu trenlerle...

ölüm getirdim size bu trenlerle
siz adına yaşamak dediniz
oysa ben size ölüm getirdim
tüm diller yabancı bana
sustuğumda kendi dilimi tanıyorum ;
yalnız kaldığımda ise kendimi
şimdi bir müzik çalıyor
kendi dilinde anlatıyor kendini
oysa biz o kadar çok kelime uydurduk ki tarihte
ama yine de anlatamadık kendimizi


az önce geldim buraya
birdenbire ikiye yarıldı gün tam ortasından
bir çocuğu vurdular az önce kafasından
durduramadılar akan kanı
ölümü de
neredeyim ben
kim bu insan öldüren üniformalılar
az önce geldim buraya
nasıl bir fırtına esiyor
kapkara bir bulut gibi kaplamış her yanı insan çığlıkları
kandan bir karanlık çöktü güne
kim bu insan öldüren üniformalılar
hangi gezegendeyim

ölüm getirdim size bu vapurlarla
ne çok sevinmiştiniz karşınızda görünce
oysa ben ölüm getirdim size
gittiğim her kent yabancı bana
baktığım her göz kaçmak istediğim bir tanıdık
oturup denizin kıyısına
düşünmeye başladığımda anlıyorum ;
hayatın hiçbir anlam taşımadığını


''proleter balık''

31 Mart 2010 Çarşamba

diren işçi...

yalnızlığın karşısında
uçsuz bucaksız koskoca bir ormandır ,
günün ilk saatlerinde
güneşin öpüşleriyle uyanan o çiçek...
karlı bir toprak yolda ilerleyen
yüzü soğuktan tatlıca yanık
bir köy çocuğunun umududur karanlık gecede

çaresizliğin karşısında
ipe sapa gelmez bir direnişçidir
kenetlenmiş dişiyle
ve kavganın anlamını bilişiyle...
yalnızlığın karşısında
bir ormandır açan o çiçek
tiksindirici bu sessizliğin tam ortasında
zamanı gelince bir silâh gibi
patlayacak bir çığlıktır o
ve koskoca bir sınıfın haykırışıdır ;
saplı olduğumuz yalnızlığın karşısında...

dimdik yürüyen bir işçidir ;
avcumuzun içindeki güneşe doğru .


''proleter balık''

9 Mart 2010 Salı

bayan lâzım mı ?...


kadıköy’den 17:15’te kalkan ; o hiç de ısınamadığım büyük yeni vapurlardan biriyle geçtim karşı tarafa . karaköy vapur iskelesinden indikten ve sağ tarafa doğru yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra taksim’e çıkmak için tırmanacağım yokuşu düşünüyordum . arada sırada canım biraz daha yürümek istediği zamanlarda kabataş yönündeki ara sokakları kullanırım taksim’e çıkmak için . bugün de öyle yaptım ve karşıma çıkan o arnavut kaldırımlı sokaklardan birine ‘’alageyik’’ isimli sokağa girip o nefes kesen yokuşu çıkmaya başladım . istanbul’da mart ayının aniden bastıran soğuk ve yağmurlu günlerinden birinde sokağı adımlarken , bana her zaman ılık bir ilkbaharı ve papatyaları anımsatan kadınların eylem gününün ilkbahara denk gelmiş olsaydı ne güzel olurdu diye düşünüyordum birazcık da üşüyerek . sokağın ortasına doğru geldiğimde yol kenarından bana seslenen adamın sorduğu ''bayan lâzım mı?'' sorusu ile zaten soğuk olan havanın üstüne , zihnimden silinmeyecek bir durumla burun buruna gelmenin yarattığı tiksindirici soğukluğun pek de unutulması gereken bir şey olduğunu sanmıyorum . tam da 8 mart olması sebebiyle kadınların düzenlediği etkinliklere katılmaya çabalarken bu yokuşta...

saat 18:00'de ''ehp''li kadınlardan oluşan yaklaşık 60 kişilik bir toplulukla galatasaray lisesi önünden başlayıp , genelevin alageyik sokağındaki girişine dek devam edecek olan yürüşüye başlandı . sloganlar eşliğinde gelinen sokak girişinde polisin kurduğu barikat olaysız bir şekilde geçilerek genelevdeki kadınları temsilen orada günlerini geçiren bir kadına çiçek verildi ve megafon eşliğinde konuşması dinlendi . söz alan kadının söyledikleri farkında olduğumuz içimizi acıtan gerçekleri tüm açıkığıyla yüzümüze vuruyordu .


akşam 19:30 da ise anıtın önündeki tramvay durağı yanında toplanan feministler tüm istiklâl caddesini sloganlar ve müzik eşliğinde yürüdüler . en önde yürüyenlerin elindeki ''erkek egemen düzene karşı feminist dayanışma'' yazılı pankartla harekete geçen yaklaşık 400 kişilik grup yürüyüşünü tünel durağına kadar sürdürüp orada da etkinliklerine devam etti . galatasaray lisesi önüne gelindiğinde ise bir basın açıklaması yapılarak etkinlik hakkında bilgi verildi . sürekli çalınan müzik soğuk bir istanbul akşamında sokağın karanlığını aydınlatıyordu sanki . ve tüm renkliliğiyle 2010 yılında bir pazartesi günü , 8 mart dünya emekçi kadınlar günü tüm soğuğa rağmen neşeli bir kalabalıkla birlikte istanbul'da böyle yaşandı...ve evet bayan lâzım , ama öldürmeyen ve harcamayan bir sevgi için...


''proleter balık''


28 Ocak 2010 Perşembe

soğuk bir günün sonunda...

bu sabah da dünkü kadar soğuk bir hava var . gözlerimi açıp baktım pencereye doğru . kar yağıyordu . bir anda o kadar sevindim ki , beklemiyordum bunu . hiç aklımda yokken yağması ne hoş diye düşündüm . kısa süre sonra unuttum tüm bu düşünceleri . iki odalı soğuk bir evin ortasındaki sıcak yataktan çıkınca düşüncelerimi değiştiren soğuk gerçekler vardı bana bakan . rutubetlenmiş duvarlar , yanmayan bir soba , bütün gece soğuktan buz gibi olmuş giysiler ve siren sesiyle işbaşı yapan bir fabrika...

yine de içimi ısıtan bir şeyler var bu soğuk havada , unutturan herşeyi... bak ! ağacın yaprakları yok ! pencereye eğilmiş nası da duruyor öylece . ağacın yaprakları yok . ne komik değil mi ? içimden bu duruma delice gülmek geçiyor . ağacın yaprakları yok . yaprakları yok ! anne baksana , ağacın yaprakları yok ! aynı senin gibi... onun da dökülmüş umutları !

işe gitmeden önce yaksam mı sobayı acaba ? yeni doğan yavru fareler üşümesin . ne de sevimliler . insansı bencillik onları nasıl da sevimsiz bir canlı yapmış oysaki . ama ben seviyorum onları . ve buradalar şu an , insanlardan daha yakınımdalar... insanlar... ah nasıl da kendilerini olduğundan farklı bir yaratık olarak görürler onlar . anne baksana ? insanların suratlarında nasıl bir mutsuzluk var , görebiliyor musun ? bazıları nasıl da çirkin bakıyor , korkuyorum . çocukları da kendilerine benzetmeseler sakın !

artık duygular da lüks oldu . herşeyi tek başımıza yaşamaya başladık anne . aşkı , sevgiyi... artık konuşmak gereksiz . konuşuyorlar bizim yerimize . düşünmeye de gerek yok , düşünüyorlar . kimim ben ? yaptığım hangi işte kendim varım gerçekten ? ne oldu insan ? artık kendimize insan demeye de gerek kalmadı sanki...

ağacın yaprakları yok baksana ! kuşların kanatları yokmuş gibi bir şey bu . delice gülmek geliyor içimden . kuşları ve çiçkeleri seversin sen anne . sana bir çiçek alsam doğum gününde , çiçeğe üzülürüm hep . kuşları kafeste görmek kadar üzer beni saksıda sıkışmış bir çiçek . anne deli misin sen ? sevme kuşları . öldüklerinde üzülüyorsun , uzak dur . sevme onları...

hey fareler ! bakın dışarıda kar yağıyor . sarılın birbirinize , üşümeyin . soba için odun ve kömür yok üzgünüm... ama durun bir dakika ! aklıma ne geldi bakın ! kuponla biriktirdiğim ansiklopediler var . evet ya iyi fikir , bekleyin . şimdi ısınacak ev . bu ansiklopediler işe yaramaz sanırdım , yanılmışım . ısıtacak şimdi evi , fareleri ve beni...

bütün yorgunluğuyla geldim işten akşam olunca . fabrikada çalan paydos ziliyle bitince tüm mekanikliğim . yeniden evdeyim şimdi . bir düş var aklımda hep benimle olan . tüm yorgunluğumu alıp götüren . bir şarkı dinlerken duyduğum ses o . bir kitap okurken aklımdan geçen kurgular onu getirir gözümün önüne . ne tarafa baksam bir şekilde karşımda . bir kedinin tüylerini okşarken , bir martıya bakarken , deniz üstünde bir vapurda . denizi düşlerken yine . soğuk , yalnız ve sıkıcı bir günün hemen ardından en güzel şeydi düşünmek seni...


''o çiçekleri çok sevdi
çiçekler ona düşman oldu
ben onu çok sevdim
o gitti verem oldu''


''proleter balık''

27 Kasım 2009 Cuma

bütünlüğü olmayan...

seni sevmemiş olsaydım
sanırım bu kadar nefret etmezdim bugün
şu an sevmiyor olsam da
öncesinde mutlaka sevmişimki ;
şimdi senden nefret ediyor gibiyim
aslında sevmedim seni belki de
kafamda yarattığım o insanı sevdim
sana yalan söyledim belki de biliyorum
ama üzgünüm
kendime de söyledim aynı yalanları
ama yalan söylediğim için üzgün olduğumu sanma
yalanı sana ve kendime söylediğim içindir üzgünlüğüm

seni sevmemiş olsaydım
nefret ettiğim hâlde seni düşünüp ,
bir şeyler yazıyor olmazdım bugün
neyi sevdim hiç bilmiyorum
belki dudaklarını yalnızca
ya da duyguları belirsiz bakışlarını
hiç bilmiyorum
belki de teninden etrafa yayılan o kokuyu
ya da bir şelâle gibi yüzüne dökülen saçlarını
hiçbir zaman bir bütünlüğü olmadı hislerimin
hergün başka bir şeyi başka bir yerini sevdim belki de
sanırım süreyi uzatan da budur çoğu zaman
bütünlüğün olmaması
tıpkı bir yağmurun damlalardan oluştuğu gibi
parça parçaydı sıcacık hissedilen adına sevgi dediğimiz şey

keşke
seni sevmemiş olsaydım da demiyorum
iyiki olmuş tüm olanlar
hep gözümün önünde duruyorsun
güzelsin , ama çok korkunçsun ,
tıpkı yaşanılan günler gibi .


''proleter balık''

23 Kasım 2009 Pazartesi

osmanlı devleti'nin ikiyüzlülüğü...


1912 yılının sonbaharında sırbistan , bulgaristan , yunanistan ve karadağ kendi aralarında avusturya-macaristan imparatorluğunun bosna-hersek'i kendi sınırlarına katmasından sonra , kendi topraklarına karşı yapılabilecek olası bir saldırıya karşı birlikte mücadele etmek için bir ittifak antlaşması imzalarlar . ve ayrıca hemen güneylerindeki o dönem osmanlı imparatoruluğu sınırları içindeki bölgeden de pay çıkartma hesapları içindedirler . bu tip gerginliklerin yaşandığı bölgede 8 ekim 1912'de ilk çatışmalarla ortaya çıkan balkan savaşı başlamış oldu . bu savaşta pek de başarılı olamayan osmanlı imparatorluğu bölgedeki topraklarını bir anda kaybetti . balkanlarda kurulan ittifak orduları çatalca'ya kadar ilerlediler . en sonunda 30 mayıs 1913'te londra'da imzalanan barış antlaşmasıyla tüm taraflar savaşı durdurdular . aynı dönemde iki işgâlci ulus osmanlı devleti ile italya güneyde kapital çıkarları doğrultusunda görevlerini yerine getirmekte , kuzey afrika'daki trablus (tripolis) bölgesinde savaşmaktaydılar . tüm bu gelişmelerin hemen ardından patlak veren 1.dünya savaşı ise ilginç gelişmelere sahne oluyordu . bölgede yaşanan sıcak gelişmeler sırasında osmanlı devleti 2 ağustos 1914'te sadrazam sait halim paşa ağzıyla tarafsızlığını koruyacağını açıklamıştı . oysa yapılan bu açıklamaya karşın aynı zamanda rusya'ya karşı almanların safında yer alacağına dair ikiyüzlü bir antlaşmaya da imza atılmıştı . bu durum sonunda 1914'ün sıcak günlerinde sıcak çatışmalar başladığında ingilizler ve fransızlar osmanlı devletini bu tutumdan geri çevirmek isteseler de ; osmanlı'nın çıkarcı şartları karşısında antlaşmaya varılamıyordu . almanya ise çıkarları doğrultusunda osmanlı ile arasını sıkı tutup birlikte savaşın içine çekmeye çabalamaktaydı .

osmanlı'nın almanya ile birlikte savaşa girmesi , almanya'ya karşı yapılacak saldırıların bir kısmını başka yöne çekeceği ; yani osmanlı devletine yönleneceği düşüncesi almanların işine geliyordu . ve sonunda ekim 1914'te iki alman savaş gemisi olan ''goeben'' ve ''breslau'' ilk hareketle yola koyulurlar . ilginç bir şekilde ingiliz ve fransızların kontrolündeki
iki önemli boğazdan ''dover'' ve ''cebelitarık'' boğazlarından geçerek 5 gün sonunda ''çanakkale'' boğazına ulaşırlar . ingiliz ve fransızların ortak bir çalışması gibi görünen bu gelişmeler sonunda osmanlı devleti de balkanlarda kaybettiği toprakların ve kapital çıkarların iştah kabartan hevesiyle çanakkale'ye kadar gelen bu gemilerin durumunu örtbas edebilmek için bir başka ikiyüzlüğünü de gerçekleştirerek ; önce gemilere türk bayrağı çekilerek , gemideki tüm alman domanmaya fes giydirilir . bu iki geminin adları da ''midilli'' ve ''yavuz'' olarak değiştirilip satın alınmış süsü verildi . işte bu iki sahte osmanlı zırhlısı ''istanbul'' boğazını geçerek enver paşa kontrolünde karadeniz'e açıldı . rusya kıyılarına yaklaşarak ''odessa'' ve ''sivastopol'' gibi önemli limanlarını bombalar ve birçok rus gemisini batırarak rusya'ya ağır bir darbe indirir . osmanlı devleti'nin bu ikiyüzlü davranışları sonunda tüm itilaf güçleri osmanlı devletine karşı saldırıya geçtiler . ve böylelikle birçok cephede savaşmak zorunda kalan osmanlı bu çıkarcı davranışını ağır şekilde ödemeye başlamıştır .

1917'de rusya'da gerçekleşen lenin önderliğindeki bolşevik devrim yönetimi ele alınca çarlık rusya ordusu dağıldı . devrimin hemen ardından rusya tüm ülkelerle olan savaşı durdurmak için görüşmelere başlamıştı . kısa süre içinde rusya osmanlı ile savaşı keserek barış imzalaya karar verildi . 3 mart 1918'de imzalanan ''brest-litovsk'' barış antlaşması imzalandı . rusya adına bu antlaşmaya imza atma görevi ''lev troçki''ye verilmişti . kısa dönem içinde işte tüm bu kapitalist ikiyüzlülük sonunda osmanlı devleti açgözlülüğünün sonucu olarak daha çok toprak ve kâr elde edeyim derken , kendi gibi emperyal düşüncelere sahip ingilizler ve fransızlarla savaşmak zorunda kalacak ; ve soğuk günlerde daha soğuk bir döneme girecektir .


''proleter balık''

14 Kasım 2009 Cumartesi

yozlaşma...

duraklarda otobüs bekleyenler...
nasıl da tanımazsınız yanınızdakileri
caddelerde yürüyen milyonca insan
biri bir tarafa ilerlerken diğeri onun aksi yönde ilerliyor
hepsinin kafasında ayrı bir düşünce
kimisi yapacağı işten kazanacağı mangırları düşlüyor ;
kimisi akşam seviştiği kadınının kalçalarını .
nasıl da küçülmüşsünüz bir kentin ortasında
nasıl da yabancısıznız birbirinize
modern insanlarsınız canım...
teknolojik ilerleme yaşıyorsunuz

otobüste tıka basa dolu gitmek işe
ne kadar da normal artık sizin için
insanların suratlarında bakmaya korktuğumuz bir nefret gizli
biri kalksa da ben otursam düşüncesi gözlerinin içine işlemiş
durakta bir kadın biniyor otobüse ;
tüm gözler onda...
kadın
ilerliyor alımlı bir şekilde
erkeklerin tuhaf bakışları arasında
gözler onu ; ben de onu takip eden gözleri izliyorum
kadın olmak zor diyorum sonra içimden
nasıl da açsınız
nasıl da kirlenmişsiniz bir kentin ortasında .
hava da çok sıcak
otobüsün en çekilir yanı , hareket ediyor olması .
sürekli gitmek istiyorum
arkamda bir şey kalmasın
geri dönmek istemiyorum geldiğim yere
anlık hazlar
yaşam bunlarda gizli işte
ama safça
çıkarsız
kirletmeden .


''proleter balık''

10 Kasım 2009 Salı

makineleşmeye karşı tavır...

makine çalışıyor dinle seslerini
bu akan alnımın teri
elimin kiri bu ufalanan
sevgilim , içimdeki çiçek
duygularımı cebimde saklıyorum

sevgi sağ cebimde
aşk sol cebimde duruyor
arka ceplerimde ise umut ve kavga

makine çalışıyor eğ kulağını
kâlbimi makineye kaptırdım
makinenin sesleri var şimdi göğsümde
kâlbimin sesi
gözümden akan yaş
makineyim ben
sevgilim
insan değilim artık
sevme beni !


''proleter balık''

5 Kasım 2009 Perşembe

uzun bir yolculuk çekiyor bizi...

geçmişi ve geleceği umursamadan çıkılan bir yolculuk bile olsa , küçük bir umuttur yola düşüren insanı . içimizden gelen sesi dinleyip aklımıza ilk geleni yapmak , heyecan katar yozlaşmış ve çürüyen yaşantıya . kimsenin seni tanımadığı bir şehre kaçmak , ama alışmamak hiçbir şeye ve alıştırmamak kendini hiçkimseye... eylül'ün bitişine üzülmüş bir mevsim gibi yağışlı bir şehirde bulmak sonra kendini . kaçarken yine karşılaşmak kendinle . beklentisiz bir yaşam da olsa umut içine işlemiştir ve bir kez daha nefes almak için sebep yaratır düşüncelerinde . dokunmaktan çok korktuğun , bir o kadar da dokunmak istediğin yeni bir ten bekliyordur seni belki de bu umarsız çıkılan uzun keşif sonunda...

sabahın erken saatlerinde varılan bir şehir ve uyuyan evlerde uyuyan insanların yalnız bıraktığı sokaklar derin bir sessizlik içinde çıkıyor karşımıza . işte insan da bu sokaklar içinde , ne tarafa atacağını bilmeden çoğaltırken adımlarını , geçen zamanla birlikte yalnızlığa gömülüyor sanki . loş bir güneş ışığı ile aydınlanan sokaklar , sabah serinliğinin hoş kokusuyla bir fotoğraf gibi karşılıyor insanı . gecenin çiğiyle buğulanan arnavut kaldırımlı taşlı yollardaki yansıması güneşin ; ağlayan bir kadının yanaklarındaki ıslaklık gibi hüzün veriyor...

gecenin karanlığı bir kan gibi sıçrarken yüzüne , ne yapsam da rahatlasam diye düşünür durursun . gideceğin yer çok mu güzel gittiğin yerden ? göreceğin yüzler çok mu güzel gördüklerinden ? ya da burada yaşanan duygular ya da adı her neyse , çok mu farklı bırakıp gittiğin şehirdekinden ? bir adres yok hayatımızda . bir şey beklemek iğrenç geliyor kimi zaman ; bir şeyler verdikten sonra...

öncelikle kendini kandırmalı insan mutluyken . çünkü bilir , mutsuzluğun sürekli ve mutluluğun geçici olduğunu . ve sürekli artan tek şey ise özlemdir hayatımızda . şimdi bir bayram sabahı izmir'in bu boş sokaklarında yaşamaya çalışırsın belki de geçmişi . kimbilir belki de geleceği . ve görürsün ; bayramların birçok insanı kavuştururken , birçok insanı da ayrı tuttuğunu...

yağmurun ardından ne güzel de parlıyor şimdi güneş... verdiği şeyi geri alıyor belki de yeryüzünden...


''proleter balık''

30 Eylül 2009 Çarşamba

ve ışık karanlıkta parlıyor...

''beni rahat bırakın ! size acıyorum , bana söyledikleriniz midemi bulandırıyor !''

bir tren geçti usulca istasyondan... kimsecikler yoktu . kasaba uzakta ışıklarıyla karanlığa ve ekim ayına inat soluk alıyordu . o , buz tutmuş bedeniyle soluksuz yatıyordu eski bir bankın üzerinde ; bütün dünya nimetlerinden vazgeçerek hem de kimseye aldırmadan...

''beni öldürebilirsiniz ama size boyun eymeye zorlayamazsınız''

çarlık rusyasında toprak sahibi bir ailenin oğlu olarak 1828 yılında dünyaya geldi... dünyaya geldiğinde onu nelerin beklediğini bilmiyordu elbette... o da herkes gibi olup alışılagelmiş bir çürümeyi yaşayabilirdi ya da farklı bir hayatı seçip yalnız kalabilirdi bu çürümüş kalabalık içinde...ve o yalnız kalmayı tercih etti .

16 yaşında üniversiteye başlayan tolstoy , resmi eğitimin , sistemin dayatmasından başka bir şey olmadığını anlayınca okulunu bırakıp , ''yasmaya polyana''daki çiftliğine döndü .

belki de yaşadığı toplumun şartlarından etkilenerek 24 yaşındayken orduya katıldı ve kırım'dan kafkasya'ya kadar birçok bölgede 4 yıla yakın subaylık yaptı . biraz geç de olsa bu 4 yıllık subay hayatının içinde ilerlerken verdiği bir kararla , ''savaşa ve şiddete'' tepki olarak bu görevinden istifa edip ordudan ayrıldı .

kafkasya'da geçen subaylık günlerinde , insan doğasını bozan kent yaşamına karşı ; doğal ve geleneksel köy yaşamının sadeliğini benimseyen ve bundan önemli ölçüde etkilenen tolstoy , belki günümüzde benim de dile getirdiğim ''teknoloji ilerledikçe insanlık geriler'' düşüncesine yakın şeyler düşünüyordu sanırım o günlerde . çünkü ona göre hayat , uygarlıktan uzak oldukça ''gerçek''tir . tolstoy'un düşüncesi , bir ideal olarak ilerlemeyi olumsuz bulur .

tolstoy'un teknolojik ilerlemenin reddi düşüncesine pek katılmasam da , çağdaş bilimin ''ayrıcalıklı sınıfların yapay ihtiyaçlarını tatmin eden ve onların halk üzerindeki (işçi sınıfı üzerindeki de denebilir) iktidarlarının devamını sağlayan bir araç '' olarak görmesi yerinde bir tespittir .ve ayrıca savaşa ve şiddete karşı duyduğu nefretle , ayrılmaya karar verdiği ''ordu'' da , bu egemen sınıfların çıkarlarını ve mülkiyetini korumaktan başka bir anlam taşımıyor diye düşünüyorum !

''kendi benliğimizi yoketmek için elimizden geleni yapmalıyız''

tolstoy bu dönemlerde resmi hıristiyanlık inancına olan eleştirilerinin yanı sıra ''modern devlet'' oluşumunun da , yurttaşlarını sömürmeye ; ama daha önemlisi onların maneviyatını bozmaya yönelik bir komplodan başka bir şey olmadığını söyleyerek , bu çürüyen uygarlığa karşı anarşist bir tavırla eleştirisini belirtmiştir . o'na göre , politik yasalar ; hangisinin doğru , hangisinin yanlış olduğunu seçemeyeceğimiz büyük yalanlardan ibarettir .

daha sonraki yıllarda bu düşüncelerini geliştirip , romanlarındaki imâların yanı sıra , el broşürlerinde de kendine ait anarşizminin ve hıristiyanlık anlayışının gelişimini sürdürür . tolstoy'a göre ; ''insanın dışında bir tanrı egemenliği yoktur''... ''tanrı ancak insanın içinde olabilir'' . proudon'un ''içkin adalet'' düşüncesindeki gibi , tolstoy da ''içkin tanrı'' düşüncesiyle , anarşizmde kendine özgün bir tavır geliştirmiş sayılır .

öte yandan tolstoy'un anarşizme en yakın düşüncelerinden biri de devletin ve özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerektiğidir . insanların özgürce yaşayabilmesi için bu iki unsurun yokedilmesi gerektiğini savunur . ancak tolstoy bu iki unsurun , ''sosyalist'' bir devrimle değil de ''ahlâki'' bir devrimle ortadan kaldırılacağına inanır . ama toplumdaki ahlâki unsurların değişmesi ve insancıl olabilmesi için öncelikle sınıfsal bir devrim gerçekleştirecek bir işçi kitlesi gerekmektedir kanımca . bu bakımdan tolstoy'un bu ahlâki devrim düşüncesine tam olarak katılmasam da yine de öncelikle bu tip bir oluşumu gerçekleştirecek bir psikolojiye ve dürüstlüğe sahip olunması gerektiğini de kabul etmek gerekir .

bütün bu düşüncelere sahip olan ve bir dönem birçok kitabı yasaklanan , sansüre uğrayan ; dahası sovyetler birliğinde stalin'in ölümüne kadar kitapları basılmayan ve son olarak bugün türkçeye çevrilmeyen kitapların sahibi tolstoy , 1910 yılında 28 ekim gecesi evini gizlice terederek bütün yaşamını bir kenara bıraktı... 10 gün sonra bir tren istasyonunda ölü bulunduğunda 82 yaşındaydı...

''rahipleri , savaşı , askerliği , mülkiyeti , ticareti , resmi evlenmeyi ve boşanmayı reddediyorum''


''proleter balık''

6 Eylül 2009 Pazar

kâlbini kanatırcasına...

yeryüzündeki çılgın insanları düşün
hayâlleri de çılgındır onların
çılgınca yaşarlar
ölümleri de çılgıncadır
çılgınca gelir diğer insanlara ölümleri
onların akılları almaz bu çılgınlığı...

bir kavgaya girdilermi ;
çılgınca girerler...
sevdilermi çılgınca ;
kâlplerini kanatırcasına severler
diğer insanlar anlayamaz onları
ve milyonlarca insan içinde ;
yalnız yaşamaya mahkum edilmişlerdir
ama yine de bulurlar ;
kendi dillerinden anlayan birilerini...

onlar çılgındırlar...
bedenleri fikirlerine dar gelmeye başladığı vakit ;
gözlerini kırpmadan
hiç düşünmeden
yırtarlar derilerini yürüdükleri yolda
onlar çılgındırlar...
ve elleri kolları bağlıyken bile ;
tükürmüşlerdir içlerindeki öfkeyi ölümün suratına...

yeryüzündeki çılgın insanları düşün
her ne kadar çılgın da olsa hayâlleri
bir o kadar da insancadır
ve tüm insanlar içindir...

dur ve düşün şimdi
en çok kim dinler ;
güvercin kuşlarının
uzaklaştıkça azalan kanat seslerini
en çok kim üzülür ;
dalından düşen kurumuş bir yaprağın ;
sonbaharı haykıran hüznüne ?
ve en çok kim içerlenir ;
bir düşün bakalım
sonbahardaki yapraklar gibi ;
dalından düşerek ölen gençlerimize...

onlar çılgındırlar...
katlanamaz hiçbir ölümlü
onların çektiği acıya...
göçmen kuşlar gibidir onların ruhları
yolculuklara mahkum edilmişlerdir
aradıkları şey
burada değildir çünkü !


''proleter balık''

28 Ağustos 2009 Cuma

trafik terörüne karşı operasyon istiyoruz...

bir başka bayramın yaklaştığı şu günlerde , her bayram olduğu gibi onlarca insan trafik kazalarında hayatını kaybediyor . bu kazaları ve ölen insanları ufak birkaç ayrıntıdan oluşan haber gibi gösteren , fakat yaklaşık iki yıl öncesinde güneydoğu'da ölen askerlerin hemen ardından gündemi jet hızıyla değiştiren ve operasyon tamtamları çalan sahte basın kuklaları , barutla beslendiklerini bir kez daha kanıtlamışlardı . hükümet ve basın aynı dönemde bayram süresince trafik kazalarında ölen 88 kişiyi sanırız insan yerine koymuyor olacak ki ; aynı günlerde hayatını kaybeden asker cenazelerini gündeme taşıyarak , ölen 88 kişiyi bir kenara itip , toplumdaki milliyetçilik hastalığını daha da onulmaz duruma sokmayı başarmıştı . ama bu savaş ve operasyon hazırlığının sadece kürt sorununa yönelik olmadığı ; dahası yıllardır hesapları yapılan ortadoğu'ya ilişkin emperyal hedeflerin bir parçası olduğunu çok iyi bilinmektedir . yıllardır gizli planları yapılan asıl amaçlara yönelik operasyon isteğiyle yanıp tutuşan savaş ağaları , dolarları ve euroları için deri çantalarını hazırlamışlardı .

o dönemde bayramın hemen birkaç gün sonrasında oynanacak bir de futbol maçı vardı tabi . yunanistan'dan gelen açıklamalar sonrası , türkiye ordusu ve körüklenmeye hazır ''vatanseverler'' iyice ateşlenip , dört gözle bu maçı beklemeye başlamışlardı . ilginçtir ki , bu maç esnasında televizyon ekranları koca türk ordusunu yardıma muhtaç bir durumda gösterip , ''mehmetçikler'' için yardım kampanyaları düzenliyorlardı . hatta cep telefonunuzun mesaj bölümüne girerek yazıp gönderdiğiniz bir sms ile birlikte size , ''ırmağının akışına ölürüm türkiyem'' melodisi de içinizdeki şiddeti canlı tutmak için hediye ediliyordu . anlaşılıyor ki , devlet artık insanlarına sağlıklı hiçbir hizmet sunamıyor ve onları dağlarla , ırmaklarla yani doğanın güzellikleriyle uyutmaya çalışıyor .

yine yakın dönemde bayramlardaki trafik terörüyle ve ''kürt açılımı'' ile oluşan tepkilerin , bir iç ya da dış operasyona dönüşmesiyle oluşacak sorunlar tehlikeli şekilde karşımızda duruyor . insanlar tüm dünyanın güzel olduğunu , herkese ait olduğunu anlamalı artık . tüm dünya bizim , paylaşalım demeyi ne zaman başaracak bu insanlar ?


''proleter balık''

23 Temmuz 2009 Perşembe

hamur-iş'te bir düş yolculuğu...

sıcak bir kadıköy akşamüstüsü . sırtımızda ıslak gömleklerle , içimize işleyen kuraklığa yazarak çözüm arıyoruz , bu basık ve yarı aydınlık hamur-iş'te . sokaktan gelen sesler insana nerede olduğunu unutturuyor . bir ingiliz'in cümleleri ingiltere'ye ; bir alman turistin cümleleri avrupa'ya veya bir çinli'nin ilginç sözcükleri bizi asya'ya götürüyordu . ama biz hep aynı noktada bir masanın başında bir şeyler karalıyorduk sarı saman kağıda ; şimdi bambaşka yerlerde olma heyecanıyla...

otobüs az önce kalktı . nereye gittiğimizden habersiz muavinin sorularını yanıtsız bırakıyoruz . üç kişiyiz...gökyüzü , yüzündeki gülücükle otobüsün penceresine sıcak mektuplar yolluyor . önümüzde yollar , umuda heyecana koşuyor . şimdi geçtiğimiz sıra dağları görmemiştim hiç . altında yolaldığımız gökyüzü yepyeni . aldığımız her nefes yepyeni . eskiyen her şeyi geride bıraktı bu yolculuk . neşeli bir balkan ezgisi çalıyor , her notasında neşe ve coşku dolu . üç kişiyiz ...dördüncümüz gülümseyen bir kadın yüzü gibi ışıldıyor . yeniden başlıyor her şey . ver elini dünya , götürelim seni de ...


''crispos ve proleter''

20 Temmuz 2009 Pazartesi

bir temmuz akşamı...

hey asker ne yapıyorsun diye sert bir ses duyuldu , derin bir denizin dibi gibi karanlık bir gecenin içinden . kulağıyla sesi dinleyen asker , omzunda silâhı ile serin bir temmuz gecesi van'ın gürpınar ilçesinde , karanlık gökyüzünün ortasına ufak pırlantalar gibi serpiştirilmiş yıldızlara dikmişti gözlerini . alıp onu götürmüştü belki de o gece yıldızlar başka bir zamana . hey asker ne yapıyorsun diye sert bir ses duyuldu ,en yüksek yerine pırlantalar gibi parlayan yıldızlar serpiştirilmiş karanlık gecenin içinden . asker , omzunda silâhı ile gökyüzünde kayan yıldızları sayıyordu . saydı , saydı , bıkmadan saydı . üç saatlik nöbeti içinde tam yirmi yıldız kaydı . omzunda silâhı asker , saydı tüm kayan yıldızları gözünü kırpmadan baktığı gökyüzünde . oysa yakışmazdı omzunda silâhı asılı olan bir askere , nöbet sırasında kayan yıldızları saymak . oysa asker her şeyden nefret etmeliydi . kayan yıldızlardan bile . ama o omzunda silâhı varken bile düşünmedi öldürmeyi ne yıldızları ne de başka bir canlıyı .



''proleter balık''

18 Temmuz 2009 Cumartesi

özledim insanlığımı...

kilitli kapılar korkutuyor beni
ağlayan bir çocuk sesi ,
içimi yaralayıp duruyor
betonlarla çevrili bir kentin ortasında...
bir taraftan yağmacılar
toplayıp yakarken kitaplarımızı
bir taraftan da gergedan sürüleri gibi
karanlığın içine uzattığımız ateşi
söndürmek için geliyorlardı ayaklarıyla...

onlar karanlık odaları seviyorlardı
birbirlerinin yüzlerindeki çirkinliği ,
görmekten korkuyorlardı .

kilitli kapılar korkutuyor beni
tutsak sevdalarla kuşatılmış bir ülkede...
nasıl sevebilirimki bir başkasını ,
devrimi bu kadar çok sevmişken ?

sen ki seviyorsan gerçekten
aç kapımı , gir içeri
dal odama , yak ışığı
özledim çünkü insanlığımı
betonlarla çevrili bir kentin ortasında...


''proleter balık''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...