2 Mayıs 2009 Cumartesi

derken...

afyon garındaki küçük kızı anımsa
hani trene binerken papuçlarını çıkarmıştı
varto depremini düşün
yardım olarak batıdan gönderilmiş ,
bir kutu süt tozunu ve sütyeni
adam süt tozuyla evinin duvarını badana etmişti.
karısı ise saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni .
kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın
tanrım gerçekten çocukluk günlerimizde mi ?
eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni .


''cemal süreyya''

anne mi ?...

...daha sonraki yıllarda sadece onun için değil ,birçok annenin aslında böyle olduğunu görmemiş miydim ?dünyada başka hiçbir şey yapamadıklarından ,ancak çocuk yapmayı becerebilen , bunu da çok büyük marifetmiş gibi etrafa sıvıştıran kadınlardan her zaman nefret ettim . bunlar bulundukları her yerde ,çocukları aracılığıyla kendi egolarını yayalar etrafa .
''erol buraya gel , ali oraya çıkma ,ayşe orayı elleme ,yemeğini yemezsen seni götürür çöplüğe atarlar ,değil mi teyzesi ? '',
gibi gürültülerle kendi zavallı var oluşlarına dünyada yer açmaya çalışırlar .dertleri kesinlikle çocukları değildir ,çocukları aracılığıyla dünyanın dikkatini çekmek isterler sadece . hayatta yapabildikleri tek marifet olan çocuklarını oraya buraya ittire kaktıra kendi zavallı varlıklarını duymaya ,hissetmeye çalışırlar .
umumi yerlerde çocuklarına gösterdikleri ilgide her zamankinden fazla bir şey vardır .hem çevreye ne kadar iyi anne olduklarını gösterme fırsatını kullanmak isterler ;hem de bulundukları yeri yalnızca kendi egolarıyla işgal etmeye uğraşırlar .çocuklarına ilişkin her şey ; yemek yemeleri ,uyumaları ,çiş yapmaları abartılı bir seremoniye , çirkin bir teşhirciliğe dönüşür .
çocuklarından başka hiçbir şey konuşulmasın isterler .birçok alanda dışına sürüldükleri toplumdan alabilecekleri tek aferinleri de ; tek intikamları da ''anne '' olmalarıdır .kendi beceriksizliklerinin ,çocuklarını kötü eğittiklerinin , aslında çocuk büyütmeyi hiç mi hiç bilmediklerinin asla farkında olmayıp , çocuklarının her türlü taşkınlığının ,edepsizliğinin , isterisinin genel bir çocuk olma hali olduğunu sanır , bu yüzden de , bulundukları her yerde ,her türlü anlayış ve hoşgörünün en doğal hakları olduğunu düşünürler ...

otobüste ,trende ,uçakta , daha oturdukları andan itibaren ,varlığıyla çevreyi kirleten çocuklarının başlarını göğüslerine bastırarak ,
''teyzeyi rahatsız etme çocuğum '' diyerek yan koltukta oturandan sözde anlayış beklerler . bu yaştaki çocuklar söz konusu olduğunda ,daha düne kadar kendisinden , ''abla'' diye söz edilen yan koltuktaki kişi ise , birdenbire şu münasebetsiz kadının uğursuz ağzında ,''teyze '' oluvermenin intikamını ilk fırsatta alır .
ama o salak kadınlar bunu bile akıl edemezler .işin kötüsü toplum da zaten bu kadınların doğurup büyüttükleri çocuklardan oluştuğu için , ne kadar boktan anneler oldukları hiçbir zaman anlaşılmaz ...
sonrakiler de ,en azından kendileri gibi boktan çocuklar yetiştirmeyi sürdürürler .

araba kullanmak için ehliyet alınıyor ; doktorluk ,avukatlık yapmak için diploma isteniyor , herhangi bir iş yeri için ruhsat belgesi şart koşouluyor , berber falan olmak için kalfalık ,ustalık belgesi gerekiyor da , ana baba olabilmek için neden hiçbir yeterlilik belgesine gerek duyulmuyor ??

bu tür tartışmalarda çocuk sahibi olmanın tabiat gereğiyle açıklanmasına da bayılırım .yüzyıllardır bütün dünyayı tabiata karşı giydirdikleri halde bir tek çocuk yapma konusundaki bu tabiatçılık sinirime dokunuyor doğrusu .
beşinci sınıf kooperatif evleri yapacağız , balkonunda mangal çevirip geğireceğiz diye beş yüzyıllık ağaçları hart hart doğrarlarken tabiat akıllarına gelmez ; kanalizasyon borularını su kaynaklarının tam ortasından geçirirken de tabiat hatırlanmaz . cinsellik ve türevleri söz konusu olduğunda ise bir tabiatçılık bir tabiatçılık !
üstelik hiç kimse cinselliğini sahiden tabiatına göre yaşayamazken ...

alıntı:
''murathan mungan''

hasretinden prangalar eskittim...

seni , anlatabilmek seni
iyi çocuklara ,kahramanlara
seni anlatabilmek seni
namussuza ,haldan bilmez ,
kahpe yalana

ardarda kaç zemheri ,
kurt uyur kuş uyur zindan uyurdu
dışarıda gürül gürül akan bir dünya
bir ben uyumadım
kaç leylim bahar
hasretinden prangalar eskittim ...
saçlarına kan gülleri takayım
bir o yana
bir bu yana

seni ,bağırabilsem seni
dipsiz kuyulara
akan yıldıza
bir kibrit çöpüne varana
okyanusun en ıssız dalgasına düşmüş
bir kibrit çöpüne ...

yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin
yitirmiş öpücükleri
payı yok , apansız inen akşamdan
bir kadeh , bir cigara ,dalıp gidene
seni anlatabilsem seni ...
yokluğun cehennemin öbür adıdır
üşüyorum ,
kapama gözlerini ...


''ahmed arif''

seni istanbul , seni el kızı ...

seni düşündüm bir terminal inişinde ...
sahilde esen rüzgarda saçlarını görür gibiyim istanbul .beni bu güzelliğinle karşılayacağını düşünmemiştim .geceden kalma halin mi bu ? yataktan kalktığın gibi gelmişsin .kim bilir akşamları nasıl da güzelsin sen .dur şöyle karşımda ,bir bakayım sana ...dur da saçlarını okşayayım ;boğazdan esen rüzgarlara dayanamayan ,daima yüzüme vuran saçlarını ...dur da saçlarına dokunayım ...şey diyorum ...saçının bir telini alıp boynuma bağlasam , balıkçılarını görür müyüm ? kızılımsı bir gün batımında ,ortaköyde ,siyah-beyaz bir resim olur mu saçının teli ? ...

ben kadıköyde martıları izleyecektim ,saçının bir telini daha ver bana ...ne oldu ? ...dur , ne yapıyorsun ?...neden ağlıyorsun ? ...dur !...küçükken çamurlu ellerimle dokunduğum yanaklarından çocukluğum akıyor. ağlama ...yüzünün maviliğine hasretim nicedir ...sesini özledim ...bana trenleri anlat ...karanlık istasyonun soğuk sahilinde üşümemek için birbirlerine sarılan trenlerle dolu bir resim çiz bana ...bana umutlarını ,üzüntülerini ,sevinçlerini çiz ...bilmem hatırlar mısın bir beyoğlu şafağında ,bir şarap bardağına düştüğümüz farklı şeyler düşündüğümüz zamanı ? birbirimizi yeni yeni tanımaya başladığımız anı ?...sokaklarda attığımız her adımda , şaraba biraz daha doyuyorduk , biraz daha yaklaşıyordum senin sıcak tenine ...zamanım fazla değil biliyorsun ...akşama kadar her şeyi yapalım seninle ...çünkü sabah olduğunda , sen karşımda olmamalısın ...akşam kopmalı ,bağlı olan ellerimiz ...arkama baktığımda seni görmemeliyim ...sesin duyulmamalı uzaklardan ...haydi tut elimden ,beni boğaziçine götür ...eski robert kolejinin taş merdivenlerinden boğaza inelim ...sonra gemilere el sallayalım ...ne olmuş bu gemilere ; ne kadar da soluk renkleri ...kim bilir ne yapmışlardır ...
seninle ayrılınca ben de mi şu yelkensiz gemiler misali ,arkama bakmadan usulca ilerleyeceğim ...ayrıldığımızda , yanında kim olur bana el sallarken ?...ayrıldığımızda ,fırtınalar çıkar mı karşıma ? yelkenlerim kırıl mı ; gömülür müyüm karanlık sulara ? insanlar beni unutur mu ; yosun tutar mıyım ? sonra günün birinde ,birisi yazar mı bizi bir mektubun ilişiğine ?...
konuş istanbul ...
cevap ver bana ...akdenizde çığlıklar yükseliyor ...
cevap ver seni istanbul ...seni el kızı !...

''moda balığı''

söylenmemiş...

söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir ;
kağıtlarda yarım bırakılmış şiir
insan yağmur kokan bir sabaha karşı ;
hatırlar bir gün camı açtığını ,duran bir bulutu , bir kuş uçtuğunu
çöküp ,peynir ekmek yediği taşı ...
bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir .

''a.muhip dranas''

savaş oyunu...

'' eski savaş bir satranç oyunu gibiydi .iki taraf da karşı tarafın olabildiğince çok taşını almakla kalmıyor ; özellikle onu mat etmeyi (kurallarını nasıl uyuguladığı üzerinde düşünerek) hedefleniyordu .
oysa günümüzde savaş , her iki oyuncunun da (aynı ağ üzerinde çalışarak ) aynı renkte taşları alıpp hareket ettirdiği bir satranç partisi gibidir .(oyun siyah-beyaz değil ,tek renklidir ) kendi kendini yiyen bir oyundur ''

işte tıpkı yazarın da dediği gibi savaşlar artık eski savaşlar değil ...değişmeyen sadece acılar ...değişen ,gelişen ve sanallaşan savaş teknolojisinde sizi öbür dünyaya gönderenin yüzünü bile göremiyorsunuz , binlerce kilometre öteden vurulup ölüyorsunuz ...
savaşın gerçek yüzünü görebilir misin , tutabilir misin süngüleri , mevzileri ? patlayan mermilerin düştüğü karanlık odada ,şiddetin ,ölüm korkusunun ağırlığını taşıyabilir misin üstünde ? ya da kayıtsız kalabilir misin ,nefes almayı bile tam anlamıyla beceremeyen bir kız çocuğunun ; kışın ,yüzüne hasret kaldığı ateşte ,diri diri yanarak ölmesine ?
her ölüm yalnızdır unutma ! bu yalnızlığın seni bulamayacağını düşünerek en büyük yanılgıya düşeceksin .
venezuelladan ortadoğuya , her yer kan gölüne dönüşmüş durumda ve gün geçmesin ki ıraktan sivil ve askerlerden oluşan ölüm haberleri gelmesin ...çığlığın , acının , göçük umutların ,hüznün kasvetle geçmesini bekleyen günler ...

''savunma olmayan savaş , cinayettir ve bunun içindir ki insanoğlunun yazıyı bulmasından bu yana ,her biçimde her yere binlerce yıldır yazılıp durduğu gibi :

çamura yazılmış ilk
tahtaya ,demire, gümüşe
altına bile
barış !
bütün dillere
suca , ağaçca

birinin ötekine tepeden bakmasıyla , birinin ötekinin önünde diz çökmesiyle , birinin ötekini bağışlamasıyla sağlanacak bir şey değil barış !! hele hele savaşla !!olası değil !!! ''

tam da böyle diyor ,c.bektaş ,ingiltereye tabutlar taşıyan uçakta ve bitiriyor sözlerini :

''sal olmuş uçak
uçuyor ölülerimizle
altta üstte
sağda solda
doğudan batıya
göçmen kuşlar gibi ''

belirli bir noktadan sonra geriye dönüş yoktur .ama bu noktaya erişmek de gerekir , diyor f.kafka ...

insalık tarihinin yüzyıllarca yıllık birikimi , savaşların yararsızlığı ve yarattığı yıkımları değerlendirme açısından belirli bir noktaya erişmiş olunmalıdır ...bütün sorun bu noktadan geriye dönülüp dönülmeyeceğinde ...


''crispos japon balığı''
alıntılar:''umberto eco , cengiz bektaş''

ne kaldı bizden geriye...

kiraz ve kamıştan kavalımızın
sesleri
dağılıyor havada
bir kuyu ağzından geçiyor gibi
rüzgarı mor fistanlı zamanın
bu güzel şarkı da unutulacak
kıyımlar , acılar , kanlar içinde
savrulurken yaşadığımız günler
bu soruyu mutlaka soracaksın
ne kaldı , ne kaldı bizden geriye ?


''onat kutlar''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...