3 Mayıs 2009 Pazar

''elbet acı duyar tomurcuklar açarken ,
acı duyar büyürken her şey zorlanır ''

''karin boye''

2 Mayıs 2009 Cumartesi

umudetmek...

aradığını belki de hiçbir zaman bulamayacaksın
gerçeklere gözünü kapatıp sırtını dönmek ;
seni mutlu edecektir kimi zaman
ama birileri kulağına fısıldayacaktır ;
ortalıkta gezinen su götürmez gerçekleri...
belki de hiçbir zaman eksik olmayacaktır ;
kâlbindeki o iyileşmez yara...
her okuduğun kitapta ,
kendini bulacaksın belki de
her yazdığın şiir ,
ve her dinlediğin melodi ;
hüzün dolu olacaktır hep...

belki de hiç kavuşamayacaksın sevdiğin insana
ve hep , sen başka bir şehirdeyken ;
o başka bir şehirde olacaktır...
bilsen de nerede ve ne halde olduğunu ,
cesaretin olmayacaktır ;
onu sevdiğini bir kez daha söylemeye...
her okuduğun kitapta ,
kendini bulacaksın belki de
her yazdığın şiir ,
ve her dinlediğin melodi ;
hüzün dolu olacaktır hep...

belki de hiç sarılamayacaksın bir daha
kendinden daha çok sevdiğin insana
ve sen yangınlar içinde ,
yaşamaya devam ederken ,
belki de o çoktan gitmiş olacaktır
arkasında göz yaşı ve hüzün bırakarak .

''proleter balık''

taş başı...

çok küçüktük , henüz bizim oralara karlar yağmamıştı .oyun oynardık elbet .ama öyle içinden seçeceğimiz çoklukta oyunumuz da yoktu .oyuncak ,zaten hiç tanışmadığımız bir hediyeydi ;kimin ne zaman ve nereden getireceği belli olmayan ...yalnız ,bol bol taş vardı bizim buralarda .biz de beş taş oynardık , kimse kavga etmezdi taş için .
okulu selden koruyan taşların arasında bulmuştuk bu oyunu .beş tane taşın birbiriyle olan çekişmesiydi bizi heyecanlandıran . bizi korkutan yine o dağlardan , soğuk kış gecelerinde bir türlü ısınmayan evlere düşen ,büyük beş taşlardı . ağlardık düşen taşlar yüzünden ,yıkılan taştan evlerimize ...biliyorduk uzaklarda bizi seyreden insanların varolduğunu . ve bir şey daha , bizce en kötüsü ; evi yıkan taşlardan daha kötüydü taşlaşmış yürekleri ...küçük insanlardık ,küçük taşlarımızla ...
ve o küçük taşlar ,küçük ellerimizde hiç de küçük olmayan yaralar açıyordu .
her şeye rağmen oynanan oyunun çoşkusunun unutturduğu acıları ,birer taş yapıp ,hiç görmediğimiz denizlere savururduk ;
yek ...du..se ...

bir gün soba dumanıyla kızıllaşan limanda batmaya çabalayan güneşe yardım için binmişlerdi ,karpuz kabuğundan gemilere . kenti saran sessizlik ,mavi denizin üzerine uzanmışken , geminin o eski türküsü güneşe çoktan ulaşmıştı .

kabuktan gemilere bindik çocuklar ...
ellerinde kağıttan rüzgar gülleriyle
güzel günler göreceklerdi
güneş ; onların o yalansız , sevgiye hasret gözleri için doğacaktı bir sabah .
bir sabah o ilk güneşin
sesi duyulacaktı
masaya erkenden bırakılmış sıcak bir sütün kokusuyla ...

elbette beş taş oynayacaklardı yine ,yıllardır hiç görmedikleri denizin tam da üstünde ...
bu sefer elleri acımayacaktı çocukların .denizden yapacaklardı taşlarını .taş ; taş olmaktan çıkacaktı ...
yürekleri taş bağlamış ve taşa tutsak olmuş bedenlere kucak kucak beş taş getireceklerdi uzak denizlerden .
sevmeyi öğrenin diyeceklerdi .taş olmasın yüreğiniz ,elleriniz acımadan oynayın ...sizin yerinize ,bizim küçük ellerimiz acısın , yeterki siz beş taş oynayın ...hadi ...

''crispos japon balığı''

ütopya...

bir albatros olup ,şili'nin dağlarına selam vermek
bir ütopyaya sarılmak
heyecanlanmak ...

8.henry ,bazı ünlü kişilerden, çıkardığı yasaya boyun eğeceklerine dair and içmelerini ister .kralın isteğini kabul etmeyen t.more ,1534 yılının mart ayında tutuklanarak londra kulesine kapatılır .1 temmuz 1535de yapılan yargılamasında ,pişman olup düşüncesini değiştirirse bağışlanacağı söylenir ...
thomas more'un yanıtı şöyledir :

''suç ,düşüncelerini başkalarına yaymakla olur .oysa ben sustum sadece . böyle sustum diye hiçbir yasa beni ,haklı olarak cezalandıramaz .''

idam cezasına çarptırılan more ,1565 yılının 6 temmuz günü , kafası kopartılarak öldürülür . çıkacağı idam sehpasının yıkılacak gibi olduğunu gördüğünde ,yanındakilere alaylı bir şekilde seslenir :

''rica ederim ,siz beni şuraya sağsalim bir çıkartın hele ; inerken durumu nasıl olsa idare ederim ''

gözlerini cellada bağlatmayıp , bu işi kendisi yapan ,ütopya'nın yazarı ; başını kütüğe koyduktan sonra sakalını özenle düzeltip son sözünü söyler :

''ne de olsa sakalım vatana ihanet etmedi , o da benimle birlikte idam edilmesin .''


''sarhoş balık''

küçük bir kentin büyük acıları...

bugün günlerden cumartesi , 23 nisan 2005 ulusal egemenlik ve çocuk bayramı . ama dışarda neler oluyor hiç bilmiyorum . ders çalışacaktım güya . erken kalktım ama , yapamadım ...
dün gazete okuyordum . 21 nisan 2005'te kütahya-gediz'e 30 km. uzaktaki gökler beldesinde , linyit işletmesine bağlı kömür ocağında , gece 12:00 sıralarında bir patlama olduğu haberi gözüme çarpmıştı . grizu patlamasıydı bu ! "350 metre"de... 350 metre derinlikte çalışan 16 işçi ve bir mühendis göçük altında kalmıştı . yani gece vardiyasının hemen hemen hepsi !... allah'ım ne büyük bir facia ! işçilerin yakınları , umut bekleyen bakışları , bir kişinin ağzından çıkacak ''kurtuldular'' lafına muhtaç bir şekilde etrafı inceliyorlardı sanki . ama ne yazık ki uzun süren çalışmalar sonucunda sadece kömürden kapkara olmuş bedenler çıkarılıyordu ; ailesini geçindirmek için ölüme her gün gittikleri , ekmeklerini çıkardıkları o yerden ...
çok iyi bilirim o duyguyu . her gün babanı işe yollarsın , ama bu iş öyle bir iş değil . yarına sağ gelip gelmeyeceğini bilmediğin bir iştir bu . arkasından dualarla yolcularsın . sabaha kadar uyuyamazsın .''babam şimdi yerin altında kazma kürek sallıyor ,ben nasıl yatayım '' dersin ...sabah ya da gece birkaç dakika geç kalsa , hemen paniğe kapılırsın . ''niye gelmedi ? ne oldu acaba ? çoktan gelmeliydi ? yolda mıdır ? çıkmış mıdır yerin altından ? '' diye sorular sorarsın kendine . dışarıda ayak sesleri ya da öksürdüğünü duyduğun anda dünyalar senindir ! (babamın geldiğini öksürmesinden anlarız biz )

bir gün yine geç kaldı babam , gündüz vardiyasındayken . saat 15:00 te gitti , gece 12:00 de dönmesi gerekiyordu , saat 12:30 olmuştu ama kapı hala çalmamıştı . uzaktan ne bir öksürme ne de bir ayak sesi geliyordu . iş yerini aradık , hala yeraltındaymış . kafesleri bozulmuş , yukarı çıkamamışlar . gece vardiyasının işçileri onların çıkmasını bekliyorlarmış , o zindan gibi yere girmek için . babamlar gecikince, gece işçileri de, kendileri için getirdikleri ekmekleri kuyudan aşağıya atmışlar nereye gittiğini bilmeden . kuyunun içi zindan gibi ve çok derin , görmek imkansız yani ...babam ve arkadaşları , kömürlü ellerle saldırmışlar ekmeklere ; ekmeğin , ellerinde ne hale geldiğine aldırmadan . bazen kömürü de yutuyorlarmış beraberinde , bunu da , ağızlarına gelen kara toz parçacıklarının kırıntısından anlıyorlarmış . çünkü sadece birbirlerinin gözbebeklerini görebiliyorlarmış o anda .

neyse o gün babam sabah 5:00 e doğru geldi eve .bizim halimizi siz tahmin edin artık .her gün bu şekilde kim yaşayabilir , siz söyleyin ?..

yine bundan 13 yıl önce ,yani 3 mart 1992de babam her zamanki gibi işe gitmişti .gece vardiyasındaydı bu kez .bu vardiya 23:00 ile 06:00 arasındaydı .babam da vardiyadan dönmüş uyuyordu .biz de evin içinde ,mümkün olduğunca ses çıkarmadan dolanıyorduk .evin sessizliğini telefon sesi bozmuştu .arayan ,babamın iş arkadaşıydı .babamdan bugünlük onun yerine gündüz vardiyasına gitmesini istemişti .yani değiş tokuş yapacaklardı vardiyalar arasında .bu arkadaşıyla arasıra böyle değişmeler olurdu .kabul etti babam da bu isteği tabi . ve apar topar giyinip arkadaşının yerine işe gitti...

gece olunca da ,arkadaşı babamın yerine gece vardiyasına gelmişti .görüşmüşler orada ,sonra babam eve ; arkadaşı da yeraltına gitmişti .babam eve varır varmaz telefon çaldı yine .''ocakta grizu patlaması '' olmuştu ! babam içeri yeni girmişti ki ,apar topar tekrar iş yerine döndü .haberi duyan yollara dökülmüştü ,herkes feryat ediyordu . ne olduğunu kavrayamıyorduk , şaşkındık . ocağa gittik . kapının önünde , çıkan kömür karası cesetleri tanımaya çalışıyorduk .babam arkadaşını arıyordu .yoktu ...bulamıyordu ...neredeydi ?. ona bir şey olursa ne yapardı ? .onun yerine babam olsaydı orada , ne olurdu ? biz ne yapardık ? ''allahım ne olur bir şey olmamış olsun adama '' dedim içimden ...

sonunda , kömürün arasına sıkışmış bir vaziyette bulundu .yaşıyordu . nefes alıyordu ,nefes alabiliyordu adam .çok sevinmiştik ...
fakat o gün 236 kişi hayatını kaybetmişti ! 236 can ,bir gecede yok olmuştu ...geride ,gözü yaşlı analar ,babalar , yetim çocuklar bırakrak .çoğu arkadaşım , babasız kalmıştı . bir akrabamız ölmüştü o gece .karısı yeni doğum yapmış bir komşumuz ,evine dönmemişti o gece ...bir faciaydı , grizu faciası !!

buraya ,
yani zonguldak'a üniversite okumaya gelen arkadaşlar
biliyorum , çoğunuz burayı beğenmiyorsunuz
niye ?
küçük bir şehir diye !
niye ?
her yer kömür diye !
niye ?
hayat yok diye !

evet burası küçük bir kömür kenti ama buradakilerin hayatı hayat değil mi peki ? onlar nasıl yaşıyor ; biz nasıl yaşıyoruz sizce?

unutmayın ki , üniversite okumak demek , aileden uzak bir yerde gününü gün etmek değildir .okumak , bir şeyler öğrenebilmek , yeni hayatlar tanıyabilmek ,bunlardan yola çıkarak kendini yetiştirebilmek ,olgunlaşmak ,bunlardan ders çıkarmak ve ayaklarının üzerinde durmayı öğrenebilmektir .

tabi ki biraz da buranın yerli halkına saygılı olmayı bilmektir .
ne alaka ?
o alaka işte ...

23.04.05


''konuk balık''

nazım'a bir güz çelengi...

neden öldün nâzım?
senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi?
senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar
bulabilecek miyiz bir daha?
senin gururundan,
sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?
bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı,
ateşle suyun birleştiği
gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler
kazandırdın bana
denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
düşerlerdi orada, uzakta.
yaşarken kendine seçtiğin
ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

sana şili'nin kış krizantemlerinden bir demet
sunuyorum
ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
halkların kavgasını ve kavgamı benim
ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...
kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
yalnızım sensiz.
senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
yüzünden yoksun
dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
kuyu gibi kapkara zindanlardan
canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
ellerinde izi vardı eziyetlerin
hınç oklarını aradım gözlerinde
oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
yaralar ve ışıklar içinde.

şimdi ben ne yapayım?
nasıl tanımlanır,
senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
teşekkürler, böyle olduğun için!
teşekkürler o ateş için
türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

''pablo neruda''
''seni acele yaşayıp ; usulca anlattım kendime...''

''s.erdoğan''

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...