24 Temmuz 2011 Pazar

can ilahisi...

hamamın üçtür kurnası
üçünde üç kız yunası
mal canın yongasıymış
can kimin yongası
az ver ama candan
sadaka değil
garibiz yoksuluz ayıp değil a
görüp göreceğimiz nafaka değil
candır zorum , candır derdim
cana uzatmışım elim
can tükenmez dilim dilim
dostlar canı bölüşelim

candan kurmuşlar bir pazar
can alırlar can satarlar
candan terazi tutarlar
dostlar canı bölüşelim

ve

ölüm kapıya gelende
yağma olmuş bulsun canı

''bedri rahmi eyuboğlu''
''dol karabakır dol'' adlı kitabından

18 Temmuz 2011 Pazartesi

tambien la lluvia (2010)...



yüzyıllar önce cristof kolomb'un ve ona bağlı olan ordusunun latin amerika yerlilerine yaptıklarını ve o dönemde yaşanan olayları tarihsel gerçeklikler üzerinden yola çıkarak bir belgesel film haline getirmeye karar veren yönetmen sebastian ve ekibi bolivya'dalardır . ve orada belgeselin daha gerçekçi olabilmesi için yerli halk arasından seçilecek bir figüran grubu oluşturmakla işe başlarlar . filmin ilk bölümünde genel olarak bu belgesel filmin yapım aşamasını izliyoruz . sebastian ve ekibi başta costa olmak üzere
iyi giden bu belgesele kendilerini kaptırmış ve bir dönem yerlilerin yaşadıklarını üzülerek ve eleştirerek kayda geçmenin mutluluğunu yaşarken ; bir anda kendilerini içinde bulundukları dönemin başka gerçeklikleri ile içiçe bulurlar . ülkede yaşanan bu gelişmeler onları pek ilgilendirmese de , filmin yapımını sekteye uğratması ve figüran olarak seçilen bazı insanların da bu olaylardan etkilenmesi hatta birebir içinde olması sonucu bu gelişen olaylara kendi istekleriyle dahil olurlar . tarihsel bir yanı olan bu filmi , arada hüzünlü sahneler olsa da bir solukta izleyeceğinizi düşünüyorum ...

sunu : proleter balık












7 Temmuz 2011 Perşembe

reşo (zerdüşt)...



albüm için link

rar şifresi(key) : sisedekibaliklar


melodiler...

01- lo dilo
02- xanıma osmanlıya
03- xewna me
04- zerdüşt
05- yar béylim
06- yar gijloké
07- gulfıroş
08- here welle (çavreş)
09- jazz
10- zirave

diyarbakır'da...

diyarbakır’ın tozlu dağ yollarından bakıyorum
ve nazlı ceylanın yüreğini söken ;
dağ kedisini insafa getiren bir bakış
bir damla insaf sızıyor yüreğimin kılcalına
bir gözyaşı düşüyor yanaklarımdan
uzanıyor dilime
dur diyor savaş makinesi
dur senden de korkunçtur bu dağ
zordur hasretlik ana kuzusuna
zordur ölümün soğuk yüzü

ve bu dağların yetiştirdiği son yiğit sen değilsin ;
sen değilsin gözümün nuru
bu dağ yüzyıllardır analık etti bize
şimdi zehrini kusuyor bu dağa engerek
bu zulüm bu vahşet ata mirası değil
gel vazgeç bu sevdadan
gel vazgeç toy kartalım
sen ölüm makinesi
sen yüğereğindeki sevdasını yalnız bırakan genç


''beta''

8 Haziran 2011 Çarşamba

verimsizler...

ringo : usta bana yardım et . senden ayrılmak istemiyorum .
(dökümcü ustası ve ringo'nun altındaki sandalye devrilir . dökümcü ustası yerde sürünür . ringo ona sıkıca yapışır)

dökümcü ustası : neden birbiri ardına çocuklarımı elimden alıyorsunuz ? neden beni ; bayatlamış et parçasını almıyorsunuz ? tazminat , işsizlik parası , mağduriyet yardımı ödemenize gerek yok , kendi isteğimle fırına gitmek istiyorum ben . zaten ben çoktan yanmışım . karım beni terk ettiğinde ben de kendiliğinden vazgeçtim tüm terfilerimden . fırının ateşiyle kendi ateşimi boğdum . oğlum beni artık görmek istemediğinde altı hafta kızgın lavlarda yattım . tekrar yukarı çıktım , ve hiç geri dönmedim . hiç düşünmeden yakılacak bir ağaç dalıyım ben . alın beni .
(sessizlik . yalnızca ringo'nun hıçkırıkları duyulur . shakespeare masada duran şişelerden bira içer)

shakespeare : sen yetmezsin dökümcü , fırının iştahı açıldı şimdi . yaktığı her saçla , kendine yapışan her tenle iştahı daha da kabarıyor . şimdi uzun ölüm listelerinin zamanı .

dökümcü ustası : (bağırır) çeneni kapat , köpek herif daha ölmedik .

shakespeare : bağışlayın dökümcü bey , sizler cehennemin hakimisiniz , bense sadece tarih yazarıyım .
(dökümcü ustası odanın uç tarafına gidip , mezelerin üstünde duran beyaz örtüyü kaldırır . sekt , şarap , bira , soda şişeleri , üstlerine çeşitli şeyler sürülmüş ekmekler ortaya çıkar)

garson kız : (bağırır) kenara çekil usta . akşam için hazırlandı bu büfe . sendika temsilcileri ile fabrika yöneticileri arasında bir toplantı var .

dökümcü ustası : (güler) bu mu ? bu etimizin ekmeği , kanımızın şarabı . artık yenmek istemiyoruz . kendi kendimizi yeriz .

''peter turrini''
''verimsizler'' adlı kitaptan

3 Haziran 2011 Cuma

vapur iskelesinde...

- eğer ev tutacaksan ,
suyu içinde olsun
ev sahibi dışında ,
zehir eder insana lokmasını...
sokakta kalmak istersen
kız da yüzüne karşı çek kapıyı
şimdiden hazırdır kiracılar...
- yığın yığın insan taşısın
trenler , boğaziçi vapurları
biz bu pazarı da öldürelim
vapur iskelesinde...
farkında değiliz mevsimin ,
ne yazlık gömlek var arkamızda ,
ne modaya uygun bir ceket ;
papuçlar kıştan kalma ,
üstümüzdekiler geçen yazdan .
- açık kalmasın da sırtımız
giyinmek bizim için değil...
bütün zorumuz boğazdan ,
hasretiz bol sirkeli salataya
henüz girmedi mutfağımızdan içeri
ayşekadın...
dilimiz bağlı geçiyoruz
manavların önünden ,
ne karpuzun turfandası bizim ,
ne üzümün .
- hadi senin başında çoluk çocuk ,
ben kimin için katlanıyorum
basık evlerin küf kokusuna
ve pisliğine bekar odalarının ?

bütün kış ,
sabah uykusunun
ve bir bardak ıhlamurun hasreti çekilir .
bizim gayretimiz getirir de yazı
tadını başkaları çıkarır...
kimin için bırakmışız sıcak yatağı
fabrika düdüklerinden önce ,
bu kör boğaz için mi bütün çilemiz !
- işte ada vapuru kalkıyor ,
dolaş candan bir tanıdık bulabilir misin
dert yanacak ,
çımacıdan , ateşçiden gayrı...
bakır yüzlü kadınların arasında
bizim cibali kızlarını göremezsin .
rastlayamazsın ,
unkapanı köprüsü'nde karşılaştığın ,
göz kapaklarındaki uykuyu ,
avuçlarıyla dağıtan işçilere...
ve sigaranı destursuz yaktığın
defterdarlı arkadaşlara...


''rıfat ılgaz''
''bütün şiirleri'' adlı kitaptan


21 Mayıs 2011 Cumartesi

yalan roman

...
tanrı , boynuna ip geçirilmiş bir halde ''ok corral''e götürülmüş , kendini aklamak için at olmuştu . atlar tanrı'ya inanmadıklarından onu gübrelerine karıştırmışlardı . tanrı utançla kişniyordu . atlar kendilerini savunmak için çifteler atıyorlardı , çünkü mutluluklarının bilincindeydiler .

ara sıra çevremde dil kışkırtmaları algılıyordum , ama kısırlaştırıcı sözcükler hemen işe el koyuyorlardı . alfabe , gramer , söz dağarcığı , söz dizini , uygarlık , dil yanaçları , doğallık , bastırma , hepsi vardı .

haloperidolün hiç tadı yok . hiç fark ettirmeden bir sovyet bozguncusuna yutturulabilirdi . bir ay önce monde'un üçüncü sayfasında çıkmıştı . haloperidol , gerçekliği yatıştıran ve saldırganlığı azaltan bir sanrı doğurucudur . gerçekliğe haloperidol günde üç kez , toplam yüzelli damla verilir .

sayıklayan bir hastaysanız , haloperidolün üzerinizde hiçbir parkinson etkisi olmaz ; kereste gibi kaskatı kesilmezsiniz . gerçekliğe iyice uyum gösteriyorsanız , normalsiniz , damlaların etkisiyle parkinson belirtileri gösterirsiniz . böylece şizofreninin fizyolojik bir nedeni ve kalıtımsal umudu olduğu kanıtlanmıştır .

doktor christianssen'in bana güven vermek için söylediği bu sözleri dinledim . bağırıp çağırdım . ''sizin o haloperidolünüz gericinin dikalası . sağcı . baskıcı . öfkeyi azaltıyor , başkaldırıyı önlüyor , devrimci saldırganlığı engelliyor . düşüngücüne karşı .''

danua kuyruğunu oynattı . koca kafasını dizlerime dayamıştı . ''doğrudur'' diye havladı . ''aralarında bir tek anafranil solcudur . uyarıcıdır , coşku vericidir , öfkelendiricidir , iticidir . haloperidol faşo ; anafranil goşisttir .''

havlamasını sürdürdü , bir yandan da kuyruğunu sallıyordu , çünkü köpekler umutsuz değildir .

...

''emile ajar''
''yalan roman'' adlı kitaptan

birleşin...

çıktı bir gün bir aydın sakalları arasında saklanmış ağzıyla konuştu işçilerle anlattı gerçeği dedi ben memnunum hâlimden ama üzüyor beni s...