30 Mart 2010 Salı

kuştan kaleler...

(yorgun sevda'ya...)

en erkenden gelir sahile kurulur . hemen hemen aynı giysiler olur üzerinde ; krem rengi kolsuz bir tişört , kahverengi bir uzun şort . popo üstü oturuyor ayaklarını uzatıyor denize karşı , hafifçe kırıyor dizlerini . sabahaları ben geldiğimde denizden yeni çıkmış oluyor , ekseriyetle saçlarını kuruluyor beyaz havlusuyla . eşi dostu var mı acaba diye geçiriyorum aklımdan . hep yalnız geliyor sahile . önceleri yalnız gözümün takıldığı biriydi o . eğer ona kalabalıkta saat ondan sonra rastlamış olsam belki hiç farketmezdim bile . ancak buraya geldiğimden beri her sabah benden erken sahile inmesi beni ona karşı meraklandırmaya başladı ister istemez . ben de erken kalkarım kahvaltımı yapar inerim pansiyonun hemen karşısındaki sahile . ama nasıl oluyorsa o benden erkencidir . koca sahilde bir ikimiz oluruz . saat ona dek . saat on oldu mu hemen kalabalıklaşmaya başlar , yanınıza ilkin bir havlu serilir sonra iki kız gelir bir çanta bırakır , derken kağıt helvacılar , meyveciler , falcılar . bir bakarsınız önünüz arkanız , sağınız solunu sobe . yakalandığını hisseden bir çocuk gibi kalabalıktan korkarsınız .

dokuz gün oldu ben buraya geleli . emekliliğimden sonra öyle çoğu emeklinin yaptığı gibi kendimi belli bir programın yasa gibi uygulandığı turlarla ziyan etmek istemediğimden küçük bir ege kasabasının denize nazır bir pansiyonunda geçiriyorum yazlarımı . bir önceki yaz da buraya yakın başka bir kasabanın pansiyonunda kalmış ve bu coğrafyaya hayran kalmıştım . kışın geçmesini sabırsızlıkla bekledim yeniden buralara gelebilmek için . havalar ısınmaya başlayınca , çiçekleri ve balıkları üst komşuma emanet ederek geldim yeniden .

dokuz gün boyunca hava bir defa olsun güneşli yüzünü göstermedi . öğlene dek hava sıcak , nemli ve kapalı , öğleden sonraysa yağmur yağıyor . akşamları ise bir şalı omuzlarına atmadan deniz kenarında durmak imkânsız . ancak bu sabah hava dokuz gün boyunca hiç olmadığı kadar güneşli ve sıcak . birkaç küçük siyah zeytini kepek ekmeğiyle atıştırarak ve bir bardak açık şekersiz çay içerek tansiyon hapımı aldım . saat daha yediye çeyrek var . ama hava nasıl güzel . bu satte böyle sıcak olduğuna göre öğlen kavurulur buralar . pansiyonun kahvaltı salonundan sahile değin terliklerimle yürüyorum. yürürken , beyaz plaj elbisem hafifçe kararmış omuzumdan düşüyor . pansiyondan çıkarken bir sigara yakıyorum . kumlar çok sıcak değildir diye düşünüp plastik ayağımı acıtan terlikten kurtuluyorum . denize doğru sigara içerek yürüyorum . bu sabah kimse yok . hayret , bizimki geç kalmış . yoksa döndü mü ? belki de buralarda yaşıyordur . çantamdan havlumu çıkarıp üzerine oturuyorum . küçük el radyomda güzel bir rumeli türküsü çalıyor . biraz cızırdayarak...

''mavrovadan çıktı sümbül üç gün eğlendim
üç günün içinde sümbül kimi beğendin ?
gel yanıma gir koynuma hâl etme beni
yedi de sene mapusta yatsam alacam seni...''

denize giriyorum . su serince . ama gökyüzü çok güzel , açık , bulutsuz . hava da sıcak . epey ilerliyorum . aklımda hiçbir düşünce yok denizden başka . su beni yorana dek yüzüyorum . karnım acıkıyor canım kağıt helva istiyor . geri geri yüzerken koluma biri dokunuyor . irkilip dönüyorum yüzümü . ''afedersiniz'' diyor paniklediğimi hissedince . gülümsüyorum ''önemi yok'' diyerek devam etmek niyetindeyim yüzmeye . ''pardon'' diyor tekrar bir şey sormak istercesine . ''bayan yolumu kaybettim . bana geri dönmem için yardımcı olur musunuz ?''

şaşırıyorum . soruyorum nasıl kaybolduğunu anlamadığımı belirterek , ''efendim'' diye açıklıyor boynuna dek suyun içinde ; bana doğru bakarken , ''insan nasıl havada , karada kaybolursa öyle işte . şaşırdım yolumu maviden , karayı bulamıyorum dün geceden beri yüzmedeyim''

iyice bakınca anlıyorum ki her sabah erkenden gelen bey bu . evet o vallahi . çeneme dek suyun içinde küçük hareketler yaparak gülümsüyorum kendisine , ''ilginç , peki beni takip edin o zaman diyorum'' ileri doğru atıyorum kulacımı o da atıyor ileriye doğru . bir süre sonra yüzüyoruz yanyana . karaya çıkıyoruz . yorgun...

''hanfendi çok teşekkür ederim , bu saatte sizden başkası olmazdı denizde siz de gelmeseydiniz öğlene dek gençleri bekleyecektim denizin içinde'' diyor .

karaya gelince anlıyorum . görmüyor ki bu adam . anladığımı anlamışçasına açıklıyor hemen . ''efendim ben görme engelliyim , denizden de vazgeçemiyorum işte . her sabah erkenden gençler gelmeden girip çıkıyorum denize , bir de geceleri . kalabalık denizde insanlara çarparak rahatsız etmek istemediğimden... anlarsınız ya , göremeyince...'' koluna giriyorum ''akşamdan beri denizde misiniz beyefendi farkeden olmadı mı ?''

biraz sohbet ediyoruz . onu benim havlumu serdiğim yere doğru götürüyorum . birer limonata içip dinleniyoruz . hiç evlenmemiş , burada yaşıyormuş çocukluğundan beri . gözleri ise çocuktan beri görmüyormuş . eski bir kaymakam olan babasından kalan evlerin kirasıyla yaşımını sağlıyormuş . hiç çalışmamış hayatında . ama işsiz de sayılmazmış . görme engelliler için yapılmış ; küçük bir çocukken almanya'dan dayısının getirdiği daktilo ile yıllarca yazılar , öyküler yazmış . iki de kara kedisi varmış , arkadaşlarının dediğine göre ikisi de zifir karasıymış .

evinde onun yaşamına yardımcı olan , ona kitap okuyan genç bir şair de yaşıyormuş . ancak ayda on günden fazla bu delikanlıyı evde tutmak imkansızmış . delikanlı bir gidiyormuş bir daha artık ne zaman gelirse .

ona böyle geceleri denize girmenin çok tehlikeli olacağını söylüyor , bundan sonra muhakkak beni de çağırmasını rica ediyorum . dostluğumuz ikimizinde hoşuna gidiyor . bir süre boyunca sabahları erkenden kahvaltı yaparak denize birlikte giriyoruz , bazı geceler çok yüzmekten yorulup sahilde birbirmize sarılarak uyuyoruz , bazen onun evine gidip yazdıklarını okuyoruz . eğer şair de gelirse birlikte gece boyunca şarkı söyleyip , dans edip , şiir okuyoruz . içip denize giriyoruz , kumsalda sabahlıyoruz...

sabah yanyana uzanmışız yine sahilde . yanağımdan öpüveriyor beni . hoşuma gidiyor , ben de onu öpüyorum .

ağustos sonu . yağmurun habercisi bir sıcak var . hava yapış yapış olmuş boğuyor beni . sabahın çok erken bir saati . beni alıyor pansiyondan . kumsala yürüyoruz . kendimi kötü hissettiğimi söylüyorum ona . denize girelim bir şeyin kalmaz diyor . denize giremeyeceğim . üzülüyor...

yan yana yürüdüğümüz o pansiyon çıkışı dünyanın en uzun koridoru oluyor . bir çile gibi . bitmiyor . sıcak hırpaladı beni . yağmur yağsa diyorum . sahilde kimse yok . herkes bir ağır uykuda sanki . denize yakın oturuyoruz . bir sigara yakıyorum , ''gelmiyor musun denize ?'' diye soruyor . ''yok'' diyorum üzülüyor biraz , yavaş yavaş yürüyor denize . denizden gelen rüzgâr bile sıcak . biraz izliyorum onu denizde . biraz uzanmak geliyor içimden , tansiyon ilâcımı almadığımı anımsıyorum . çıksın denizden , gidip alırız diye geçiriyorum içimden . uzanıyorum denizin karşısına . sessizliğin içinde , sıcak sıcak uğulduyor rüzgâr . uykum geliyor . dayanamıyorum...

uykuya daldığım sırada , gök kararmaya başlıyor , turuncu bir karanlığa bürünüyor gökyüzü . çamur gibi bir hâl alıyor , birden kalabalıklaşıyor sanki kumsal , yattığım yerden gördüğüm gökyüzünün arasından kararmış insan gölgeleri geçiyor . kağıt helvacı geçiyor . sessizlik bir anda uğultu oluyor . gökyüzü dönüyor . ayağa kalkamıyorum . dalgaların arasından bir ses . ''denize gelsene , su çok güzel...'' ölmek üzere olduğum geçiyor aklımdan . nefes alamıyorum .

uyandığımda beyaz badanalı bir odadaydım . içerisi serin . elbisemin örtmediği bacaklarım ve kollarım üşümüş . hemen doğruldum . yanıbaşımdaki hemşire ''yatın lütfen !'' diyerek ikaz etti beni . çaresiz geri yattım . usul usul anlattı bana . güneşin altında uyuya kalmışım epeyce uyumuşum . sıcak hava tansiyonumu fırlatmış . şimdi iyiymişim . ama bu gece burada kalacakmışım . burası sağlık ocağının beyaz badanalı üçüncü odasıymış .

beni buraya onun getirdiğini düşünüyorum . hemşireye arkadaşımdan bahsediyorum . ''hayır'' diyor ''sizi buraya iki genç kız arabasıyla getirdi . öyle bir beyi ben hiç görmedim''

kalkmak ve gitmek istediğimi söylüyorum . hiç umursamıyor beni . gülümsüyor , hayatta olmayacak bir iş gibi bakıyor sözlerime . ama diyorum arkadaşım görme engellidir ve denizde kaybolmuş olabilir ve belki boğulmuş da olabilir . hiç olmazsa sahil güvenlik gitsin arkadaşımı arasın , ona bir şey olmasa beni bırakmazdı asla .

hemşire sözlerimi verdikleri ilçlardan dolayı söylediğimi düşünmüş ve yarı baygın hâlde konuşan beni pek de umursamamış olmalı . derken ben yeniden derin bir uykuya dalmışım .

ertesi sabah erkenden çıkmak talebinde bulunuyorum . bir torba yeni ilaç veriyorlar reçete ile . koşar adım sağlık ocağının önünden bir taksiye biniyorum . onun evine gidiyorum . kapıyı çalıyorum açan yok . iki kara kedisi kapının önünde uyuyor . komşuları , esnaf kimse bilmiyor nerede olduğunu . ''dün gelmedi'' diyorlar ''biz de sizinle sanmıştık''

sahile iniyorum hava serin . deniz çekilmiş . bir iki kişi var sahilde , dünkü fırtınayı konuşuyorlar . dün fırtına mı vardı diyorum . anlatmaya koyuluyorlar hem de ne fırtına... dinlemiyorum onları . elbisemi çıkararak hızla giriyorum denize . epey yüzüyorum kimse yok . sesleniyorum . kimse yok . dalıyorum denizin içi boş . denizin derininde başımı gökyüzüne kaldırarak bağırıyorum birkaç kez . yok... ağlamaya başlıyorum istemsiz . nefesim kesiliyor . ağlaya ağlaya karaya çıktığımda , titriyorum ve hareket edecek hâlim kalmamış .

yok... pansiyonun sahil güvenliğine haber veriyorum . hemen denize inerek aramaya koyuluyorlar . 3 gün arıyorlar . yok . bir yandan evine gidiyorum sürekli , şairi arıyorum , o da yok .

arama çalışmaları yapılırken dostumu sahilde bekliyorum korkarak . 3. günün sonunda falcı bir çingene geliyor uzaktan . sahilde sıkıntılı bekliyorum . yanıma yanaşıyor biraz kaygılı o da . reddedileceğini düşünüyor .

''abla be bi falına bakayım''. ''param yok'' diyorum . ''canın sağolsun'' diyor . ''olur mu öyle ?'' diyorum . ''olur'' diyor . bir torbaya atıyor elini . ''ne falı bu ?''
- bakla .
- nasıl oluyor o ?
- oluyor be abla hiç bilmiyor musun ?

kuma bir bez seriyor rengârenk . elindekileri rastgele atıyor bezin üstüne . bana bakıyor üzünçlü . topluyor baklalarını gidiyor . tutuyorum kolundan ayağa kalkıp :

''otur parasını vereceğim , niye gidiyorsun ?''
- bakmam abla ben bu fala .
- niyeymiş o ?
- kötü fal bu abla bakmam .

yalvaracak oluyorum... bak . isteksiz oturuyor . hava bir tuhaf sıcaklaşıyor . yüreğim sıkışıyor . anlatıyor birbir...

''biri var , kaybolmuş . mutsuz çok , seni arıyor , bekliyor . bulamayacaksın onu , sonsuza dek kaybettiniz birbirinizi'' diyor . ağlaya ağlaya kaçıyor bunu deyip kadın . yeniden ayağa kalkıyorum . tam denize gireceğim , çıkan rüzgar gözüme koca bir kum parçasını kaçırıyor . acıdan yere atıyorum kendimi . çeşmeye dek zor yürüyorum . suya tutuyorum gözlerimi . acıdan ağlıyorum . çıkıyor çıkmasına da kocaman şişiyor gözüm .

pansiyona girdiğim yok . gündüz denizde gece evinde arıyorum onu . sahil güvenlik artık vazgeçiyor aramaktan . ölmüştür diyor . ölüm kararı çıkarıyor hakkında emniyet . dostum resmi olarak ölüyor...

daha durmanın anlamı yok diyorum kendimce . pansiyona gidip ilkin borcumu ödüyorum . odama gidip eşyalarımı topluyorum . son kez denize bakarak evine gidiyorum şairi bulma umuduyla . kediler aynı yerlerinde uyuyor . kapıdaki çiçekler kurumuş . posta kutusundaki anahtarla içeri giriyorum . bir şişe su doldurup suluyorum çiçekleri . bahçesindeki masa en son bıraktığımız gibi duruyor . masanın üzerinde bir taşın altında bir mektup zarfı dışında . mektuba doğru gidip , açıyorum onu .

şair bırakmış mektubu . şöyle yazmış şehre gitmeden önce . ''o öldü . sen de daha fazla arama . ben kendimi toparlamak adına şehre gidiyorum . çok üzgünüm . aşağıdaki şiiri sizin için yazdım . seni son kez göremezdim çünkü onu anımsamak istemiyorum''

''rüzgârla dağılırdı kumdan olsa şehirlerimiz
yaşadığımız bütün bir aşktı
yorgunluğu denizinden çıkaran sarışın bir ölü
kuma bulanmış saçlarını temizliyor , ıslak
bir kadın gözlerinin altında taşıyor adamı
tarih bir şehirden daha gitmeyi düşünüyor''

şairin kısa mektubunu ve onun diğer yazılarını alarak , ayrılıyorum buradan . otobüsüm kasabadan çıkarken kasaba çöplüğüne dadanan martıları görüyorum . çok kalabalık bir martı grubu bir çöpün üzerine eğilmişler . çığlıklar ata ata yiyiyorlar suyun çöplüğe getirdiğini . kasabanın tozlu çıkış yolundan kıvrıla kıvrıla giden otobüsün penceresinden geri dönüp izliyorum onları .

çok geçmeden , jandarmanın yolu kapamış olduğunu görüyoruz . araçtan iniyoruz hepimiz . kimliklerimiz kontrol ediliyor . biraz geride kalan sahile giderek martıları izlemek istiyorum . çöplüğe yanaşıyorum . martıların bir kale gibi üzerinde inşa olduğu çöpü arıyor gözlerim . ama kuşlar artık çöpün üzerinde değil , etrafında uçuşmadalar . iki jandarma eri , bu kuşları sürekli kovalayarak ambulans görevlilerine yardım etmeye çalışıyor .

suyun taşıdığı çöp , şişmiş , ıslak bir ölü . dostum . kuşlardan bir kale , uçuşarak yıkılan bir kale . başıma yıkılan bir kale . kale yıkıntıları arasından otobüse biniyorum . kimlik kontrolü bitinceye değin tozlu kıvrımlı yol üzerinde bekliyoruz . en son şöför biniyor otobüse . motorun gürültülü sesi çalışıyor . tozu dumana katıyor koca tekerleri otobüsün...

otobüs bizi götürüyor , ağlıyorum . dostuma şöyle söylüyorum , ''bir insan karada da kaybolabilir havada da , sen denizde kayboldun , ben karada''...


'lepistes''

Hiç yorum yok:

yasal uyarı

sitemizden indirmiş olduğunuz dosyalar her sanatçının kendi isimleriyle tescil edilmiş eserlerinin cd ve kaset kopyalarıdır... bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır . müzik dosyalarını bilgisayarınızda 24 saatten fazla tutmanız t.c. yasalarına göre suç sayılmaktadır. bu tür bir yasal işlemde www.sisedekibaliklar.blogspot.com ve sitemizde reklamı ya da banner'ı bulunan diğer siteler bu duyurunun yayınlanmasını takiben sorumluluk kabul etmeyecektir.

iletişim

paylaşmak istediğiniz konular ve yazılar için mail adresimiz...

sisedekibaliklar@windowslive.com