7 Mart 2010 Pazar

öylesine bir gün...

kışın bahara yaklaştığı bir sabah , öylesine bir gündü . belki öylesine günlerden tek farkı kışın tüm kasvetinin ardından bir parça güneşi yeryüzüne yansıtmasıydı . sakın yanlış düşünmeyin , o bir parçacık güneş ısıtmakta değildi kemiklerimizi , sadece bir aydınlık , sadece bir aydınlıktı işte...

bahar giysilerini hemencecik dolaptan çıkarmak isteyen genç kadınlar , artık üşümediğini kanıtlamak isteyen delikanlılar montları yerine ince ceketler giyinmişlerdi üstlerine ama dediğim gibi bu görüntü sizi yanıltmasın . hava sahiden soğuktu , soğuk esen bir rüzgâr bile asılıydı havada .

benim için yapılacak fazla birşeyin olmadığı bir gündü . bu güneşli havadan nasibimi almak için rutubetli odamın penceresinden işlerine gitmekte olan memurlara bakmakla yetinmemeye karar verdim . çıktım dışarıya .

ince bir kaşkolu doladım boğazıma . geniş ve nispeten dolu sokakları yürümeye başladım . bir niyetim yoktu tam olarak , gitmek istediğim yer sahiden de ayaklarımın beni götürdüğü yerdi . öylesine bir gün böyle başladı işte . öylesine bir yürüyüşle...

ama bir anda mı olduğu yoksa hep içimde vardı da ben mi bulamıyordum dememe sebep olacak bir hisse kapılmıştım . sanki gelmesini beklediğim birisi varmış gibi , sanki az sonra şehir garına doğru gidecekmişim gbi bir hisle yürüyordum uzaklardan bir dostumu bir arkadaşımı belki sevgilimi belki de kardeşimi almaya yürür gibi yürüyordum . öyle çok inandırmışım ki içimdeki bu hise kendimi , öylesine bir gün böyle başladı işte...

öylesine bir güne nasıl alıştırdım kendimi...

eskiden beklediğim bir araba vardı . onu en son o arabada gördüğümden aradan geçen yıllara rağmen -sanki arabasını satmamış veya başka bir arabayla takas etmemiş gibi inanıp- halâ o arabanın kapımıza yanaşacağını düşünürdüm . günler günleri böyle kovalardı . ne bir telefon gelirdi , ne bir mektup , ne de bir miktar para . ama ben yine de onu beklerdim küçük odamın penceresinde . o zaman odam rutubetsiz olduğundan daha kolay olurdu beklemek .

uzun bir süre bekledim . öyle ki beklerken hızla geçen çocukluk ve ilk gençliğimi anımsamam . sadece bir bahar günü artık beklemekten sıkıldığımı ve kendimce bir karar aldığımı anımsıyorum . karar almamın nedeni de anneannemdir . (bir kadının denize oynamaya giden bir çocuğunu beklerken kıyıda taş kesildiğini anlatmıştı bana) bir daha da pencerenin önüne arabayı gözlemek maksadıyla yanaşmadım hiç .

sonra ne araba , ne tren , ne vapur , ne uçak... hiçbirini ama hiçbirini beklemedim . beklemek insana hiçbir şey kazandırmıyordu ; tuhaf bir melankoli ve vakit kaybından başka . beklediğin zaman hiçbir yerde olamıyordun , hiç kimseyle olamıyordun , kimseye kızamıyordun , kimseyi sevemiyordun . beklemek öylesine meziyetli bir işti ki başka hiçbir iş yapmana izin vermiyordu . belki de dünyanın en zor , en ağır işiydi beklemek . en ağır işçiliği bu dünyanın bekleyen olmaktı belki . saatsiz , süresiz beklemek . aç kalıp , susuz kalıp beklemek . saçını bile tarayamazsın beklerken . ya gelirse , ya kaçırırsam... ayakkabılarını bağlarken gözün kulağın pencerededir . evden markete gitmek için ayrılsan beklediğinin gelmiş ve seni evde bulamayarak gitmiş olabileceğini düşünürüsün . kapına binbir gözetlemeci dikersin...

sonu gelmez beklemenin . sana geleceğim dese de geleceğini demese de beklemek zordur , çekilir iş değildir.

o gün de kendimi o eski buhranlarımın içinde buldum işte . ama yılların getirdiği acıya ve kendine acımaya alışmış bir ruh hâli olarak beklemeyi özlemediğimi ama beklemekten de kaçamayacağımın kanaatine varmıştım . ben ki çok uzun bir zamanı böyle atlatmıştım . beklemek artık benim kimliğim , ruhum , bedenim , iç organlarım olmuştu . beklemek , saçlarım gözlerim ellerim kadar bendi . beklediğim , beklemek olmuştu . karşı koyamayacağım bir şekilde içten içten reddederek beklemek fikrine alıştırdım kendimi.

alıştığım bekleme fikri , hiçbir kimseyi beklememi gerektirecek bir neden yokken beklediğim biri varmış hissine kapılmamı sağlıyordu . işte yeniden beklemeye öyle başladım .

öylesine bir günün acıtan elleri...

kendisine acı çektirmekten , mutsuzluktan mutlu olan birçok insan tanıdım . hiç sevmem acıdan beslenen insanları . kargalardan daha umutsuzdur sesleri . ama beni karıştırmayın onlarla . ben onlardan değilim çünkü . acıdan hiç keyif almam . ama öylesine bir gün bana çektirdiği tüm acıya rağmen karşımdaydı işte . karşı koyamadığım , diretemediğim... sonrası malum...

bir el kabuk tutmuş hattâ kapanmış yaralarımı kanatıyordu . utanmadan aynı elller kanayan yeni yaraları tırmalıyordu . çektiğim acı dayanımazdı . yürürken kendimi kaldırıma fırlatacağımı , acıdan kıvranarak ağlayacağımı umuyordum . acım dayanılası değildi . ama bu elleri durduramıyordum . eller hiç acımadan hiç sakınmadan gıdıklarmışçasına açıyordu açılmış yaralarımı . parmakları derimin altına , kemiklerime değin dokunuyordu . yürümeyi sürdürüyordum acıma rağmen .

öylesine bir günün acıtan elleri ne dikenliydi , ne de elinde kesici bir alet saklıyordu . öylesine bir günün elindeki en keskin bıçak benim yaralarımın nerede olduğunu bilmesiydi . bir defa açık vermeyegörün kendi tarihinize , hiç acımadan aynı yaralarınızı kanatır durur . o da öyle yaptı . yerlerini bildiği yaralarımı bir daha kapanmayacak üzere açtı .

tamam abartmayalım . kapanmayacak bir yara yoktur belki . hele günümüzün dünyasında türlü türlü ilaç ve tedavi varken . zamanın derinimde açtığı yaranın yeri , bedenimin tam orta yerinde boylu boyunca uzanıyor dursun , yürümeye devam ediyordum bir şekilde .

ama acıdan beslendiğimi ve keyif aldığımı düşünmeniz inanın beni bir defa daha yaralar . bunun için size az biraz çocukluğumdan bahsedeyim . kimseyi beklemediğim o zamanlar , nasıl mutlu bir çocuktum . hüzün içimden geçmezdi . yalnız neşelerin , küçük yaz çiçeklerinin ve güzel kar mevsimlerinin durakları vardı . tüm gün bahçelerde , haşarı bir çocuktum . fotoğrafım yoktur ki hiç ; çocukluğun can sıkıcı hüznüyle gölgelensin . devamlı mutlu , gülen bir çocuktum . inanın benden çok mutsuzluktan nefret eden kimse yoktur bugün bile...

öylesine bir günün sonu...

çok uzatmayalım . ben bu yazıyı öylesine bir günün çok yakınından yazıyorum ama inanıyorum ki bu yazıyı okuduğunuzda ve belki ben de sizlerle birlikte tekrar okuduğumda yani öylesine bir günün çok uzağında , yaralarımdan kurtulmuş değilsem bile artık onları iyiyleştirmiş olacağım . yeni bir sevincin insanda sınırlanamayan coşku seli gibi , küçük bir çocuğun yeni çıkan eğri büğrü dişlerinin arasından çıkan bir gülümseyişi gibi aniden ve ansızın kahkahamı patlatacağım . ama şimdi gelelim öylesine bir günün sonuna .

yürüyerek şehrin dışındaki gara ulaştım . kanıyordum oluk oluk . nefesim ciğerime dek yükseliyor . ağlamamak için kendimi zor tutuyordum . içinde asitli bir sıvı taşıyormuşçasına yanıyordu burnum . peronların arasında şehre yeni gelmiş otobüsleri gözlüyordum . güneşli havaya aldırmayın , rüzgâr üşütmek maksadıyla esiyordu . ortadan ikiye bedenimi ayıran elleri bekliyordum . beklediğim kimse olmadan öylesine bir günün ellerini bekliyordum .

geldi mi dersiniz öylesine bir günün elleri ? onu yaralarıma rağmen karşıladığım öylesine bir günün elleri geldi mi ? ben de bilmiyorum geldiyse de ben görmedim . televizyonda izleyip konuşmasını beğendiğimiz aktristlerin , balkonunda çiçek yetiştirmenin hayâlini kurduğumuz tüm o güzel günlerin , karşılıklı birer bira içmenin , yol biletlerinin , karayollarının , kayan yıldızların , nükleer santrallerin , saatlerin , amaçsızca yürümenin tüm bunların uzağında çok uzağında , sıvı nitrojene batırılmış kırılmış düşlerin tedavisinin yapıldığı bir bilim kurgu roman hastahanesinde açtım gözlerimi . her yanım yara bere içindeydi . her yanım kanıyordu .

bir bardak su istedim...


''lepistes''

Hiç yorum yok:

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...