9 Nisan 2010 Cuma

unutkan hamsi'lere cevap...

şişedeki balık , zonguldak'ın kara sularından ; bu günden yaklaşık altı yıl önce çıkıverdi . altı yıl gibi uzun bir süre içerisinde yayın hayatına -basılı olarak- dört yıl devam edebildi . bu süre içerisinde şişedeki balık bizlere sevmeyi , aşık olmayı , mücadele etmeyi , başka bir dünya için çalışmayı öğretti... insan olmayı , insanca yaşamayı talep edebilmeyi öğretti . biz şişedeki balık yazarları için , hiçbir gün araç olarak görülmedi aksine şişedeki balık , zonguldak'ta güzel kentimizde bizim amacımızdı...

bir çok sıkıntıya rağmen şişedeki balık'ı hep çıkardık bu dört yıl içinde . sıkıntılarımızın büyük çoğunluğu , bizler gibi üniversitede okuyan bazı arkadaşların , bu işi yeterince sahiplenmemesi başta olarak ; yazılarını vaktinde vermemeleri , baskı aşamasına dek yapılacak tek bir işe dâhi ellerini taşın altına koymamaları oldu . ama bütün bunlara rağmen şişedeki balık her dâim kalabalık görülen gövdesinin altında yalnızca -ne yazık ki- birkaç arkadaşın sorumluluğunda çıkabilmiş bir fanzin oldu . ama devam etti...

biz hiçbir gün ; yazılar gelmedi , paramız kalmadı gibi sebeplerle şişedeki balık'tan vazgeçmedik . birkaç yazı fazladan yazıp , birkaç gece fazladan uykusuz kalıp , dizgisi , basımı gibi işleri üstlendik , harçlıklarımızdan ayırıp çıkardık onu denizinden . Sadece bir yayın olarak değil ; bir çok arkadaşın da emeğinin geçtiği gibi , yer altına maden işçilerinin yanına yeraltının ıssız karanlığına indirdik onu , yoldaşlık etsin işçilere diye yeri geldi 1 mayıs'ta alanlara çıkardık , sinop'a kadar gittik rüzgâr gülleri sırtımızda... ağzımızda neşeli türküler , bir avuç kadar inançlı insandık , rengârenk süslerdik balığımızı , okyanuslara dökülürdük okurken şiirlerimizi...

tek bir gün hiçbirimiz bu benim deme cüretini göstermeden (çünkü bizler kapitalizmin meta fetişizmine karşı balıklardık , nasıl olur...?) her zaman onun tüm sorumluluğunu aldık . onun bize verdikleri yanında bizim ona kattığımız hiçbir şeydi belki , yine de birbirimizi büyüttük . bir fanzin olarak şişedeki balık , fanzin olmanın gereğini üstlendi fazlasıyla , isteyen istediği şehirde çoğaltıp dağıtımını yapabildi , kimseden izin istemeden . çünkü öenmli olan yazdıklarımızın bize ait olması değil ; okunuyor , düşünülüyor , bir başka coğrafyada paylaşılıyor olmasıydı . şişedeki balık bu yüzden karşıcı bir balıktı . sahip olmanın çirkin bahanelerine kulak asmayacak denli onurlu bir balıktı...

ancak böyle düşünen ve bu işin sorumluluğunu üstlenmiş balıklar olarak biz , çoğu kez fanzin'i tekelimize almakla suçlandık , oturduğumuz kahvelerde konuşulanları duyduk... kollektif bir iş olarak şişedeki balık hiçbir zaman böyle bir ikileme düşmediği hâlde neden böyle anlışıldı biliyor musunuz ? çünkü yazılarını verip fanzinimiz çıkıncaya dek tek bir iş yapmayan diğer arkadaşlarımız kedi pisliğini örter maharetiyle hareket etti . ayıbın en ayıbını yaptılar , suçun sorumluluğu ne ağırdır bilir misiniz ? şişedeki balığımız karşısında suçlu olan arkadaşlarımız ne yazık ki alamadılar suçun sorumluluğunu...

biz onlara kızmıyoruz , onlar sistemin azizliğine yenilmiş , sözlerinin gerisine düşmüş , şarap şişesinin dibini boylamış ama hayyam'dan tek bir nebze yararlanamamış arkadaşlar... kızmıyoruz çünkü yaşadığımız dünyanın büyük bir kısmı bu hastalıkla başedemiyor... kızmıyoruz çünkü şişedeki balık bize , orhan veli'nin şu şiirini fısıldadı durdu bize :

''sevdiğim insanlara kızabilirdim
eğer sevmek bana mahsun durmayı öğretmeseydi''

şişedeki balık 2008 yılından sonra yaşamına devam edebilirdi . neden etmedi ? bu soruyu soralım birazcık olsun yüzümüz varsa ? çünkü birçok arkadaşımız onu avladı . evet avladı...

sürekli bir uğultu ve fısıltı devam etti , konuşmalar sürdü ama tek bir arkadaşımız elini o taşın altına koymaya yeltenmedi , onu beğenmeler onu değiştirmek daha güzeline adım atmak için yürümedi . yalnızca uğultu vardı , balık yoruldu . bizden tek ricası , onu filyos açıklarında bir koya , rahatı kaçan bir ağaç'ın altına bırakmaktı , böylelikle bir başka gün başka insanlar onu yeniden şişesinden çıkaracaktı...

onun istediğini yaptık çünkü çok uğultu vardı . böyle cesaretsiz uğultular , korkak alaylar ve insanlığımıza yakıştıramadığımız hareketler balık'ımızın ince pullu derisine dokundu . bu sebeple güneşli bir mayıs sabahı elini taşın altına koyan bir kaç arkadaş onu filyos'ta bir koya bıraktık . yeniden geldiğimizde yeniden bulabilmek adına...

kısacası , şişedeki balık'ın ruhuna en çok zararı uğultuların sahibi ; korkmuş , sinmiş , genç yaşlarında yorulmuş yenilmiş arkadaşlarımız verdi . şişedeki balık'ı hiç tanımadığımız birisi eğer filyos'ta bıraktığımız koyda bulmuş ve onu yeniden gün ışığına çıkarmış ise amacımıza ulaşmışız demektir...

şişedeki balık'ın bir sahiplilik üzerinden anılamayacağını halâ anlamamış , onun ruhundan bihaber arkadaşlara sadece üzülüyoruz . biz eski şişedeki balıklar olarak sizlere karşı mahzun duruşumuzu sergiliyoruz . sizler adına derin keder içindeyiz . kimbilir belki bir gün sizler de anlarsınız , sizin için de çok geç olmadığını düşünenlerdeniz...

bizim umudumuz devam ediyor , biz şişedeki balık'ın bize öğrettiği insani hayatı arıyoruz gündüz gece . arkadaşlar siz aynı dirayeti gösterebiliyor musunuz ? hayatınızı günlük alaylardan sıyırıp , uğultularınıza son verdiniz mi ? bir şeyleri değiştirebilmek adına bir şekilde bir eylemlilikte bulundunuz mu ?

yazısının yayınlanmasından dolayı rahatsızlık duyacak arkadaşların ricâsıyla elbette bu gerçekleştirilebilir ama anlaşılmayan şey şu , yazılarımız bize değil balık'ımıza aitti . bunu bugün halâ anlamamış olmanız üzücü , vahim , acıklı . bir yeşilçam klasikliğinde hüzünlü....


şişedeki balık'ımızın yorgun anısına...


''lepistes''

Hiç yorum yok:

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...