26 Ekim 2009 Pazartesi

gereksiz bir hikâye...

hep , gereksiz görmüştü
konuşmayı , gülmeyi...
sevişmeyi , öpüşmeyi , gezmeyi...
evet gereksiz görmüştü ;
insanların birbirlerine ''seni seviyorum'' demelerini
gereksiz görmüştü , annesini , babasını...
sevgilisini...
gereksiz görmüştü , yaşamak için çabalamayı...
belki de asıl gereksiz gördüğü şey ,
tuhaf olan benliğiydi...
hep , tuhaf olmuştu...
tuhaf varolmuştu ,
tuhaf olduğu için eleştirilmişti
ses çıkartmamıştı ,
dışlanmasına rağmen hiçbir şey yapmamıştı
çünkü her şey gereksizdi onun için
ta ki , hayatın gereksizlikleriyle dalga geçerek ,
gülümsemeyi becerebilen adamla tanışana kadar .
genelde , gereksizliklerden kurtulabilmek için
sürekli başını alıp bir yerlere kaçardı
hiçbir şeye inancı olmadığı gibi ;
gerçek sevgiye de inancı yoktu
fakat karşılaştığı o adam
onun birden siyah prensi oluverdi
ya olmasına izin verdi ;
ya da o adam izin almadan ,
onun tuhaf kâlbine giriverdi...
onu sevmişti bütün tuhaf benliğiyle
asla anlaşılamayan duygularıyla .
asla sevgisini anlatamadı ,
size anlatamadığı gibi .

her hikâyenin bir sonu vardır , öyle öğretildi bize
hayatımızdaki her güzelliğin bir sonu olduğu örneğini vererek
bu gereksiz hikâyenin de bir sonu olsun
gitti... gitti... gitti adam , kızın tuhaflığıyla , uzaklara
kızın tuhaflığıyla dalga geçerek...

gereksiz hikâyenin tuhaf olan kızı ise ,
hep başını alıp gittiği yerlerden sıkıldığının farkına varmıştı
farklı bir yer arayışı içine girmişti
bulmuştu aradığı yeri
şimdi orada ve adamı izliyor
sonsuza kadar... gereksizce... sessizce..
ve tuhaf...




''çaça''

Hiç yorum yok:

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...