26 Haziran 2009 Cuma

bir istasyon hikayesi...

seneler oluyor istasyondan aşağıya doğru yürümeyeli
gözlerim yere bakar hep dalar gibiydim
bir şarkı da bulduysam
tut ki denizler okyanuslar geçerdim

kime ne esen rüzgardan
sağdaki söğüt ağacından
küçük okul çocuklarının birine gözüm takılsa iyi
bir tek geçen tren sesi
öyle yakın öyle uzak...

arada aşağıdan dolaşırdım
bugün de şu yalının yanından döneyim
yarın da çorbacının önünden
hava kapalıysa ve hafifte çiseliyorsa
otobüsten hiç inmeyeyim
doğruca en yakınından kadıköy'e...

istasyonun yanından gelenler şu,
ellerinde simitler
gazeteye sarılı somunlar
işte saati gelmiş de fırından evlerine dönüyorlar...
şu kapının önündeki
sabahı karşılayan yüzü kırışık fırıncı
o yine orada...

daha sırt çantamı taşıyorken
çok kitap da varken içinde
çok ağır gelirdi istasyondan aşağı yürürken...
ben siyah askılı çantamı bulduğumda
işte o zamanlardı , içinde romanlar vardı

o zaman da gözlerim şişti
ama içleri o kadar beyazmış ki
çok uyumuşsun diyecek kıvamdaymış
güneşin kızılını iyi bilirmiş
maviyi de ondan tanırmış

şimdi mi
yani seneler sonra mı,
hikayenin henüz
başı gibi
hiç eskimemiş...

istasyon hikayesi der ki
daha ilk sayfalarında,


"işte
trenin sesi geliyor
gelen var mı bizimle
sınırların ötesine,
dünyanın tüm sabahlarına
merhaba demeye"...



''moda balığı''

2 yorum:

crispos dedi ki...

çorbacıdan sonra istasyondayız ve zaman durağında rotar yapmış treni bekliyoruz başka bir dünyaya yolculuk yapmak için

no pasaran ! dedi ki...

hergün başka bir şehirde başka bir istasyonda inip ; başka bir çorbacıdan çorba içip başka havayı solumak en güzel şey bu yolculukta...

bağışla...

ya zamanından çok erken gelirim dünyaya geldiğim gibi ya zamanından çok geç seni bu yaşta sevdiğim gibi mutluluğa hep geç kalırım...